Sabahattin Ali’nin romanlarında aşk teması oldukça yoğun biçimde yer alır. Üç romanında da ana konu aşktır ve yan konularla romanın akışı sağlanır, olay örgüsü detaylandırılır. Yazarın romanlarının klasik aşk romanlarından farklılaşmasını sağlayan onun yaşadığı dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına vukufiyeti ve bunu bazen satır aralarında bazen anlatıcı olarak ama çok da öne çıkartmadan yapabilmesidir. Yazar bilinçli biçimde siyasi görüşlerini hiciv ve eleştiri yazılarında en net ve keskin biçimde yansıtmış, roman ve öykülerinde ise genellikle ana konu dışında tali değinilerle yetinmiştir. Sabahattin Ali, klasik sosyalist romancıların katı vaazcılığını yansıtmaz romanlarına. Onun aynı zamanda yaşam tarzı, zevkleri, alışkanlıkları da mensubu olduğu ideolojik kesimden farklılaşır. Bir bütün olarak kendi yaşamından kesitleri ve izdüşümleri, insan ögesinin çok katmanlı karmaşık yapısıyla iç içe kurgulayarak sunar. Kurgu dünyası tıpkı anlatımı gibi gerçekçiliğe dayanır; betimleme ve tasvir becerisi, roman tekniklerine dair bilgisi ve yaşamı tüm yalınlığıyla yansıtma gayreti yazarı da yaşamıyla birlikte anlatıya dahil etmek zorunda hisseder. O nedenle romanlarında kendisini yalıtmaz, her romanda ana karakterlerde bir parça Sabahattin Ali’nin yaşamına dair izler bulunur. Bu yönleriyle Kürk Mantolu Madonna da aşk temasının ön plana çıkartıldığı ve Sabahattin Ali’nin yaşamından izler barındıran bir romandır.
Kürk Mantolu Madonna
Kürk Mantolu Madonna 18 Aralık 1940 – 8 Şubat 1941 tarihleri arasında Hakikat Gazetesi’nde “Büyük Hikâye” başlığı ile tefrika ediliyor sonra da 1943 yılında Remzi Kitapevi tarafından kitap olarak basılıyor. Sabahattin Ali bu eser için roman demek yerine uzun bir hikâye demeyi tercih etmiştir. Bu yönüyle bu kitap bir novella olarak da değerlendirilebilir. Ancak eserin teknik yapısı daha çok roman özellikleri taşır. A. Ömer Türkeş bir mülakatta “Kürk Mantolu Madonna, gerek edebi değeri gerek dönemini siyasi, toplumsal, bireysel ve edebi eğilimler anlamında temsil etme özelliğiyle, bana göre Türk edebiyatının başyapıtları arasındadır.” demektedir. Bu roman hem hüzünlü bir aşk hikâyesini anlatır hem de psikolojik roman özellikleri taşır. Kaybetmiş, tükenmiş bir insanın psikolojik tahlili çok iyi tasvir edilmiştir eserde.
Roman işsiz kalan Rasim’in (romanın anlatıcısı) bir arkadaşı aracılığyla iş bulması ve işyerinde tanıştığı Raif Bey’le kurduğu arkadaşlığın hikâyesi ile başlar. Çerçeve hikâyeyi, Rasim ve Raif Efendi arasında yaşananlar oluşturur. Yaşlı, içine kapanık, sessiz, sakin Raif Efendi, işyerinde kendisine verilen çevirileri titizlikle yapar ve arta kalan zamanında çekmecesinden çıkardığı bir kitabı okuyup düşüncelere dalar. Rasim, neredeyse hiç konuşmayan, işini düzenli yapan, iş yoğunluğundan şikâyet etmeyen ve buna rağmen iş arkadaşları tarafından sürekli azar ve hakaret işiten ama bunların hiçbirine de aldırmayan Rasim’e karşı içten içe bir sempati besler ve bu adama karşı merakı gün geçtikçe artar. Bir gün Raif Efendi hastalanır, işe gelemez ve o gün de şirket yazışmalarından birinin acilen çevrilmesi gerekir. Rasim bu yazıyı Raif Efendi’nin evine götürür ve onun kalabalık bir evde sürekli ezildiğini ve evin tek geçim kaynağının da Raif Efendi’nin geliri olduğunu görür. Raif Efendi’nin yaşadığı hayatın zorluğunu ve psikolojisini anlamaya, suskunluğunu ve içe kapanıklığının nedenlerini kavramaya başlar. O günden sonra Rasim ve Raif Efendi’nin dostluğu pekişir, birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Zamanla Raif Efendi’nin hastalığı ilerler, artık işlerin çoğunu evde yapmaya başlar, neredeyse iş yerine hiç gitmez, hastalığına aldırmaz ve kendisine hiç bakmaz. Hastalığının şiddeti artmış neredeyse ölmek üzeredir Raif Efendi. Rasim’i yanına çağırır ve iş yerindeki eşyalarını eve getirmesini ister. Rasim çekmecedeki kara kaplı defteri merakla okumaya başlar ve devamını okumak için Raif Efendi’den müsaade ister ve okuduktan sonra defteri yakacağına dair Raif Efendi’ye söz verir. Bu defter Raif Efendi’nin yıllardır yaşamını gün gün tuttuğu günlüğüdür ve onun gençlik yıllarındaki ruh halini, yaşadıklarını, duygularını barındırır. Romanın asıl hikâyesini Raif Efendi’nin defterinde yazan olaylar oluşturur; Kürk Mantolu Madonna hikâyesi, Raif Efendi’nin günlüklerinde yazılanlardır.
Raif, kitaplara meraklı, içine kapanık genç bir delikanlıdır. Avrupa’yı görmek oralardaki yaşamak arzusunu yıllardır içinde büyütür. Raif’in babası bir sabun fabrikası işletir ve işi öğrenmesi için Raif’i Almanya’ya yollar; Raif’in hayali gerçekleşmiştir artık. Raif Almanya’da işle pek ilgilenmez, sürekli gezip dolaşır, sergilere, parklara gider. Gittiği bir sergide Kürk Mantolu Madonna isimli bir tabloyla karşılaşır. Günlerce serginin açılışından kapanışına kadar oradaki insanları rahatsız edecek bir ilgiyle bu tabloyu seyreder. Bir gün tabloyu seyrederken yanına bir kadın gelir, tablo hakkında konuşurlar ve Raif utancından kafasını kaldırıp kadına bakamaz bile. Bu tablo Raif’in düşüncelerini teslim almıştır, asla aklından çıkmaz, rüyalarında sürekli bu tabloyu görür. Bir gece pansiyon arkadaşıyla dışarıda dolaşırken Kürk Mantolu Madonna’ya benzettiği bir kadını görür takip eder ama yakalayamaz. Ertesi gece kadını tekrar görme umuduyla aynı yerde bekler ve bu kadının tablodaki Kürk Mantolu Madonna olduğunu anlar. Tabloyu seyrederken konuştuğu kadının da aynı kişi olduğunu bu sırada öğrenir. Söz konusu tablo Maria Puder isimli bu sanatçının otoportresidir. O günden sonra ikisi arkadaş olur, Maria Puder’in yakınlaşmayı engelleme girişimlerine rağmen Raif kendisine sırılsıklam âşık olur. İlk zamanlar birlikte arkadaşça vakit geçirirler. Sonunda Maria da Raif’e âşık olduğunu itiraf eder. Bu aşk hikâyesi Raif Eefendi’ye gelen telgrafla sonlanır. Babası ölmüştür ve işleri toparlaması için yurda dönmesi gerekmektedir. Raif Efendi işlerini düzene soktuktan sonra Maria’yı da yanına aldırma düşüncesiyle yurda döner. Bir süre mektuplaşırlar. Sonra mektuplar kesilir, gönderdiği mektuplar iade olur. Raif derin üzüntüler içinde senelerce olanlardan habersiz yaşar, Maria’nın kendisinden vazgeçtiğini, başka biriyle birlikte olduğunu düşünür. Evlenir, yaşamla bağı kalmaz, çoluk çocuğa karışır. Babadan kalan miras kardeşleri ve enişteleri yüzünden tükenir. Bir şirkette çevirmenlik yaparak tüm aileyi geçindirmeye çalışır. Seneler sonra Maria’nın kuzeni ile tesadüfen İstanbul’da karşılaşır, yanında küçük bir kız vardır. Yıllar önce Maria’nın öldüğünü ve arkasında kim olduğunu bilmedikleri bir Türk’ten olan bu küçük kızı bıraktığını öğrenir. Raif Eefendi kızın kendi kızı olduğunu anlar. Ama ne yapacağını bilemez. Trene binip oradan uzaklaşan Mari’nın kuzeni ve küçük kızın ardından sadece bakakalır. Yaşadığı pişmanlıkla bu günlüğü yazmaya başlar. Bütün yaşadıklarından sonra söyleyebildiği tek şey “böyle olmayabilirdi” olmuştur. Roman Rasim’in günlüğü okumasının ardından Raif Eefendi’nin ölümünü öğrenmesiyle sona erer.
75 yıl evvel basılan bu romanı güncel kılan ve hatta popülerlik düzeyine ulaştıran sadece bir aşk romanı olması değildir; eserin dramatik yönü, yazarın insan psikolojisini duygu ve düşünce dünyasıyla birlikte anlatma beceresi, roman kahramanının yaşadığı trajedinin eserde ustalıkla aşama aşama yansıtılması ve yazarın anlatımdaki hassasiyeti önemli faktörlerdendir. Trajedi ve hüzünlü aşk hikâyesinin yanında herkesin yaşayabileceği bir düşüşü-tükenişi ustaca kurgulamıştır Sabahattin Ali. Okuyucu böylece karakterlerle ve yaşantılarıyla hiç zorlanmadan özdeşlik kurmaktadır. Raif’in aşkı, kişiliği ve yaşamı etrafında gelişen olay örgüsü bu yönleriyle sürekli günceldir aslında. Onun iç dünyası, dramı, yaşadıklarının altında ezilmesi, pişmanlığı ile duyguları ve aşkı arasındaki bağlantılar; çerçeve hikâye ile ana hikâyenin zorlanmadan, okuyucunun ilgisini dağıtmadan iç içe geçmesi sonucu çarpıcı biçimde öne çıkmaktadır. Raif Efendi bu romanda sadece yalnızlığı temsil etmiyor aynı zamanda yabancılaşma olgusunu da okuyucunun dikkatine sunuyor. Türk romancılığının daha çok 70’li yıllardan sonra işlemeye başladığı yabancılaşma olgusunu Sabahattin Ali tüm romanlarında belli yoğunlukta ele almaya çalışmıştır. En çok Kürk Mantolu Madonna’da hissettirmeye çalıştığı bu duygunun kendi yaşamıyla da ilgisi olduğu söylenebilir: “Dış dünyaya karşı çok hareketli, neşeli ve radikal bir adam gibi görünen sanatkâr, iç dünyasında oldukça yalnız, sessiz, duygulu ve romantik bir insandır.”1
Mordernleşen Türkiye’de hem toplumsal katmanlar arasında hem de aydın zümresinin toplumla ilişkisi çerçevesinde hızlı bir yabancılaşmanın yaşandığı bilinmektedir. Toplumsal planda yaşanan bu değişim, bireyi de etkilemiş, onu başta kendisi olmak üzere geçmişi ve yarını arasındaki sürece yabancılaştırmıştır. Osmanlılının son döneminde hız kazanan ve Cumhuriyet döneminde ciddi sosyal sarsıntılara yol açan bu değişimin hızı bugün bile dinmemiştir. Kürk Mantolu Madonna’da bir anti-kahraman olarak işlenen Raif Efendi’nin yalnızlık ve yabancılaşma duyguları, onun dış dünyadan kendisini soyutlayarak, kitap okuma, aşık olduğu kadına dönük duyguları, resim merakı gibi özel zevklere yoğunlaşmasıyla öne çıkartılır. Zamanla tüm topluma yabancılaşan, giderek içine dönen ve iç dünyasında yeni bir yaşam inşa ederek genel bir yabancılaşmaya yönelen Raif Efendi’nin psikolojik tahlillerle işlenen yaşantısı okuyucuyu da bu duygularla ortaklaştırır. Çok okuyan ve sıkça hayal dünyasına dalan Raif Efendi, kendisini ifade etme gereği duymaz, duygu ve düşüncelerini kimsenin okumasını istemediği kendisine özel bir deftere not eder. Bu özel ve genel yabancılaşma olgusu yazar tarafından belki de aşk temasından daha çok ön planda tutulmak istenmesine rağmen eserin popülerleşmesiyle birlikte roman bir aşk romanı olarak okunmaya başlanmıştır. Oysa yazar büyük oranda kendi yaşadığı yalnızlığı ve içine düştüğü yabancılaşmayı anlatmak niyetindedir.
Kürk Mantolu Madonna, İkinci Dünya Savaşı sırasında kaleme alınmıştır ve Sabahattin Ali savaş nedeniyle ikinci defa askere alındığı dönemde yazmıştır bu romanı. Hiç aksatmadan her gün gazeteye tefrika için yollamıştır metinleri. Romanda savaştan hemen önceki Almanya, savaşa dair kimi aktarımlar da yer almaktadır. Son tahlilde Kürk Mantolu Madonna edebi değeri yüksek bir romandır ve romanda değinilen aşk ve trajedinin, yalnızlık ve yabancılaşma olgularının etkileyici biçimde sunulması nedeniyle eser okuyucu nezdinde iz bırakmayı başarmış, güncelliğini de muhafaza etmiştir.
İçimizdeki Şeytan
İçimizdeki Şeytan Sabahattin Ali’nin 1940 yılında yayımlanan ikinci romanıdır. Bu roman, dönemin aydın çevrelerini ayrıntılandıran anlatımı, özellikle Turancı kesime odaklanması nedeniyle politik bir roman olarak görülse de yazar diğer romanlarında olduğu gibi burada da aşk, yalnızlık, yabancılaşma gibi duygu yoğunluklarını ön plana çıkarmıştır. Ayrıca roman karakterlerinin psikolojik tahlillerine de çok fazla yer verilmiştir. Bu nedenle bu eser salt bir politik roman olarak değerlendirilemez. Romandaki “şeytan” kavramı romantizmle ilişkilidir. İnsanın doğallığını ortadan kaldıran, saflığını ve masumiyetini tüketen “içimizdeki şeytan”dır. Yazar bu romanında da romantizm ve gerçekçiliği birlikte sunmaya çalışmıştır. Sabahattin Ali’nin karakterlerine bu özgürlük alanını sağlaması onu diğer gerçekçi edebiyatçılardan farklı kılmaktadır. O halktan yana bir gerçekçiliğe ve toplumculuğa inanır ve anlatıcı olarak bunu eserlerinde ortaya koyar. Ancak roman karakterlerini kendisine benzetmez, her birinin ayrı bir dünyası, yaşamı, anlayışı ve inancı olduğuna inanır. Bu nedenle kimi eleştirmenler Sabahattin Ali’yi çok sesli roman türünün Türkiye’deki ilk temsilcisi kabul ederler.
İçimizdeki Şeytan romanının olay örgüsü şöyle özetlenebilir: Üniversite öğrencisi Ömer, bir akrabasının yanında gördüğü Macide'ye âşık olur. Macide de onu sever. Babasının ölümünden sonra yanında kaldığı akraba aile ile arası bozulan Macide bir gece yarısı evi terk eder. Sokakta rastladığı Ömer onu alıp, kendi pansiyonuna götürür; herkese karısı olarak tanıtır. Ancak yapmaya söz verdiği evlilik işlemlerini bir türlü gerçekleştirmez. Onu şairlerin, yazarların, profesörlerin de bulunduğu arkadaş çevresine sokar. Bir akşam gittikleri sazlı bahçede Macide'nin memleketi Balıkesir’deyken tanıştığı, ortaokuldan müzik öğretmeni Bedri’yle karşılaşırlar. Geçmişte birbirlerine aşka benzer bir ilgi duymuş olan Macide ile Bedri, arkadaşça bir ilişki içine girerler. Gerçekte Ömer’in de eski arkadaşı olan Bedri, onlara her yönden destek olur. Fakat Ömer, kimi zaman, niteliğini bile bilmediği yasa dışı işlere giren arkadaşlarına yardım ettiği için, onlarla birlikte tutuklanır. Bir gün kendisini görmeye gelen Bedri’ye, Macide’yi ona bıraktığını söyleyerek, aradan çekilir. Gerçekte o sırada Macide de ondan ayrılma kararı almıştır; ancak bunu açıklamayı o hapisten çıktıktan sonraya bırakmıştır. O gün salıverilen Ömer, yeni yaşamında içindeki şeytandan kurtulmaya çalışacaktır. Macide ile Bedri de hüzünlü bir başlangıçla bile olsa bundan sonraki yaşamlarını birlikte sürdüreceklerdir.2
Romanda aydın sorunsalı önemli bir tema olarak yer alır. Öne çıkan ana karakterlerin ve kalabalık yan karakter grubunun tümünün “aydın” kimliklerini tartışmaya açar yazar. Romanın ana ve yan karakterlerinin “aydın” kavramı bağlamında nasıl değerlendirildiği meseleyi anlamayı kolaylaştırır. Ömer kafası karışık, düzensiz okuyan ve çok sık fikir değiştiren, tez canlı, zeki ama ölçüsüz bir kişiliktir. Sürekli eleştirir, hem kendisini hem de başkalarını. Ancak değişime kapalı biri olduğu gibi dağınık yaşamaya devam eder. Sorumluluk almayan, disiplinsiz ve iradesi zayıf bir kişiliktir Ömer; bir aydına değil daha çok bir boheme benzer. Macide dobra bir kişilik olarak sunulur, kendi doğrularını savunan ve bunların arkasında duran bir karakterdir. Ne var ki kimseyle anlaşamaz, kimseyi pek beğenmez. Bu nedenle küçüklüğünden beri hep yalnız kalmış, arkadaş edinememiştir. Aile ve akraba çevresine de hep mesafeli yaklaşmıştır. İnsanların yanlışları ve tutarsızlığı, onu uzaklaşmaya itmiştir. Zeliha Güneş, Macide için şu tanımı yapar: “Henüz kişiliğini tamamlayamamış, yetişmekte olan bir gençtir. Dolayısıyla onu da aydın saymak doğru değil.”3 Romanın bir diğer öne çıkan kişisi Bedri’dir. İyi ve nazik bir insandır, idealist ve hümanist bir karakteri vardır. Ülkenin aydınlarını, yazar ve şairlerini çelişkilerinden dolayı eleştirir, kimliklerinin ve kişiliklerinin gelişmediğine inanır. Ailevi ve sosyal sorumluluklarının farkındadır. Aydınların çoğunun hem kendilerini hem de insanları kandırdığını düşünür. Bedri’ye göre sıradan insanlar, Prof. Hikmet, İsmet Şerif, Nihat gibi romanda yer alan yarı aydın tiplemelerinden daha değerlidir. Yaşadığı sıkıntılara rağmen ümitsiz biri değildir, insanlara ve topluma güvenmekte ve geleceğin daha iyi bir yer olacağına inanmaktadır. Topluma karşı sorumluluğunun farkında olmayan, bunu umursamayan yazar ve şairleri çok sert eleştirir. Romanda Sabahattin Ali, Bedri’yi gerçek ve duyarlı bir aydın olarak tasvir etmiştir.
Nihat, Ömer’in en yakın arkadaşıdır. Felsefe öğrencisidir ve gizli bir örgütle birlikte hareket eder. Öğrencilikle pek ilgisi yoktur, sürekli bir yerlerden para bulmaya çalışır, bunu nasıl yaptığının önemi yoktur. Bunun için hırsızlık da yapar zorbalık da. İnsancıl değildir, toplumu güdülmesi gereken bir sürü olarak görür. Kişisel çıkarlarını önde tutar. İnsana, topluma, hayata dair görüşleriyle birlikte çizilen Nihat portresi olumlu bir aydını temsil etmemektedir. Profesör Hikmet hem düşünceleri hem de ahlaki tutumu bakımında çelişkili biridir. Ahlaklı, güvenilir ve tutarlı biri değildir. İsmet Şerif, kendisi asla eleştiri kabul etmediği gibi yazdığı dergide sürekli başkalarını eleştirir; müzmin muhalif, asla yapıcı bir şeyler önermeyen bir karakterdir. Zaman zaman düzeysizleşecek kadar saldırgan bir mizaca sahiptir. Önemli ve nüfuzlu insanların yanında ise insanları hayrete düşürecek kadar dalkavukça davranır. O da Profesör Hikmet gibi kadınlar konusunda ahlaksız tutumlar sergiler. Şair Emin Kâmil, işsiz güçsüz, av meraklısı ve herkesin yaşantısıyla alay ettiği bir bohemdir. Sabahattin Ali, Bedri dışındaki tüm karakterleri olumsuz aydın tiplerinin numuneleri olarak tanıtır. Profesör Hikmet, İsmet Şerif, Nihat gibi zaaflarıyla öne çıkarttığı karakterler yoluyla yaşadığı dönemin aydınlarına ciddi bir eleştiri sunmaktadır yazar. Aslında kendi dönemimin aydınlarının bir özetini sunar. Döneminin aydınlarından rahatsızlığını göstermek için yazmıştır belki de bu romanı. Öyle ki bu olumsuz aydınların dış görünüşlerinin de çirkinliğini bilerek vurgular. Nihat soluk yüzlü zayıf ufak tefek biridir, profesör hikmet insanı korkutacak kadar çirkindir, İsmet Şerif boynundan aldığı yara nedeniyle eğik boyunludur, Muharrir Hüseyin iri yarı, ablak yüzlüdür… Yazar, döneminin aydınlarının çoğunluğunun çıkarcı, ahlakça zayıf, sorumluluk sahibi olmayan, kompleksli ve yetersiz kişiler olduğunu vurgulamaya çalışır.
İçimizdeki Şeytan romanı, Turancılığa eleştiri getirdiği için başta dönemin önde gelen Turancısı Nihal Atsız ve milliyetçi kesim tarafından oldukça ağır eleştirilmiş, Nihal Atsız bu romana karşı “İçimizdeki Şeytanlar” adıyla bir broşür yayınlamıştır. Aralarında siyasi çekişme ve hesaplaşma da böylece başlamıştır. Bu iki isim 40’lı yılların Turancı-Solcu çekişmesinin önde gelen iki ismi olarak anılır. O dönemki siyasal davalarda sürekli karşı karşıya gelirler. Sabahattin Ali, bu romanda sadece Turancılığı ve onları temsil edenleri değil, aynı zamanda birçok kesimi temsil eden aydınları da genelleyerek eleştirmiştir. Bu elbette bir siyasi değerlendirmeye de karşılık gelmektedir. Sabahattin Ali’nin romanında tasvir ettiği olumsuz aydın zümresi, o dönem Kemalist ve sol kesim içinde yer alan edebiyatçıları, yazarları ve eleştirmenleri de kapsamaktadır.
1- Ramazan Korkmaz, Sabahattin Ali İnsan ve Eser, YKY, s.45
2- Zeliha Güneş, Sabahattin Ali’nin Romanlarında Aydınlar, Sosyal Bilimler Dergisi 2000-2001, s. 174-175
