Tren Penceresinden Hayata Tutunan Bir Adam
TEMMUZ Sayı: 29 - Şubat 2019

Jean-Paul Didierlaurent’in 6.27 Treni, 2017 yılında yayımlandığında dünya edebiyatında oldukça ses getirmişti. 2018’de Notre Dame De Sion Ödülü’nü, Micher Tournier Ödülü’nü ve birçok başka ödülü kazanan kitap, Türkçeye de Can Yayınları tarafından kazandırıldı. Dilimizde ise beşinci baskısını yaparak aslında bir nevi önemini gösterdi. Bu tür kitaplarda baskı sayısını önemsiyorum; çünkü iyi olan birçok kitabın bile ikinci baskıyı göremediği dilimizde, yaklaşık 1,5-2 yıl önce yayımlanan kitabın beş baskı yapması sevindirici ve şaşırtıcı.

133 sayfadan oluşan bu kısa roman dünyada 29 dile çevrilmiş. Yazdığı öykülerle birçok ödülün de sahibi olan Didierlaurent’in ise dilimize çevrilen ilk kitabı. İnsanı içine çeken bir konuya sahip 6.27 Treni. Başkarakter Guylain Vignolles’ün üzerinden anlatılır hikâye.

“…Guylain Vignolles’ün ise hayata başlarken tek yükü, soyadıyla adının birlikteliğinin sunduğu talihsiz bir kelime hece oyunuydu: Vilain Guignol (hain kukla demek), hayata adım attığından beri kulaklarında yankılanan ve asla peşini bırakmayan kötü bir kelime oyunu” şeklinde tanıtır yazar bize Guylain’i. Bir kâğıt geri dönüşüm fabrikasında kitapları makineye atma, makineyi temizleme gibi işlerle ilgilenen Guylain, aslında bu işten nefret eder ve vicdan azabı duyar. Çünkü her gün tonlarca kitabı, canavar olarak gördüğü ve ‘şey’ olarak adlandırdığı Zerstor 500’e yem etmesi ona ağır gelmektedir. “Şey, öğütmek, dümdüz etmek, parçalamak, yırtmak, kıymak, lime lime etmek, karıştırmak, yoğurmak, haşlamak için doğmuştu. Ama Guylain’in duyduğu gelmiş geçmiş en iyi tanım, yaşlı Guiseppe’nin gün boyu yuvarladığı ucuz şarap, yıllar içinde Zerstor 500’e karşı biriktirdiği kini söndürmeye yetmediğinde söylenmekten zevk aldığı şeydi: Soykırım bunun yaptığı!” O da akşamları, makineyi temizlerken dibinde kalan birkaç sayfayı (canavarın ağzından kurtulanları) patronuna göstermeden alır ve evine götürür. Ertesi gün ise işe giderken, bindiği trende bu sayfaları yüksek sesle okur. (Akşamları okumaz çünkü hiç mecali kalmaz) Sayfalarda ne yazdığı önemli değildir. Bazen bir yemek kitabının sayfalarıdır bazen bir romanın: “Okudukları birbirleriyle hiç ilgisi olmayan kitaplardan parçalardı. Bir yemek tarifinden alıntıyla Goncourt Ödülü’nü alan son kitabın 48. sayfası yan yana olabilir, bir tarih kitabından geriye kalmış sayfanın arkasından bir polisiye romandan bir paragraf gelebilirdi.”

Fakat bir gün Guylain’in hayatı değişir. Bindiği trende bir tane akıllı bellek bulur. Akşam eve döndüğünde bu belleği çatı katında küçük dairesindeki bilgisayara taktığında, bir kişinin (Julie) günlük tarzı yazdığı yazıları görür. Yazılar ilgisini çeker ve artık bindiği trende sabahları bu yazıları okur. Aynı zamanda ilginç bir şekilde Julie’ye bir bağlılık duymaya başlar, onu çok merak eder ve yazdıklarından yaptığı çıkarımlarla onun kim olduğunu bulmaya çalışır.

Bu konuda ona, arkadaşı Guiseppe destek olur. Guiseppe, Guylain’in kullandığı makineye ayaklarını kaptırmış, bu travmayı farklı yöntemlerle atlatmaya çalışan biridir. İki dost, yaptıkları analizlerle Julie’yi bulmaya çalışır ve bu gayretleri sonucu bir ilerleme de kaydederler.

Kitap bir taraftan bize bir olay sunarken, diğer taraftan Paris’te yaşayan ‘küçük’ hayatları aktarır ve betimler. Kapitalist sistemin içinde ezilen, sadece çalışmak ve uyumak üzerinden bir hayat süren insanları Guylain’in üzerinden okura aktarır. Bütün hafta çalışıp hafta sonunu dört gözle bekleyen insanlar, yalnızlıktan ve terk edilmişlikten bunalan ihtiyarlar da vardır romanda. (Fransız burjuvası yoktur, iyi ki de yoktur.)

6.27 Treni’ni, Guylain’in akıllı belleği bulmadan öncesi ve bulduktan sonrası olarak ikiye ayırabiliriz. Guylain’in belleği bulduktan sonrasında, onun iş hayatına pek değinilmez. Olaylar farklı bir yöne evrilmiştir ve Zerstor 500 ikinci planda kalmıştır.

Didierlaurent’in son derece sade bir üslûbu ve akıcı bir dili vardır. Lafı dolandırmaz, betimlemeleri gereksiz uzatarak okuru romandan koparmaz. Vurucu bir romandır 6.27 Treni. Ayrıca mizahi unsurları da yerli yerinde kullanmasıyla, zaman zaman okurun yüzünde bir tebessüm oluşturur. Her şey dozundadır bu romanda.

Kitap, bence, bir şaheser değildir ancak inanılmaz sahici bir anlatımı ve konusu vardır. Guylain, sanki her sabah bizimle aynı trene binen bir tanıdığımızdır. Son derece realist çizilmiş bir karakterdir. (Diğer karakterler gibi.)

Ayrıca çeviriden kaynaklanan suni bir his de bulunmaz romanda. Aysel Bora’nın tercümedeki başarısı, romanın okunmasında çok önemli bir etken diyebilirim.

Türk okuruna karşı iyi bir başlangıç yaptı Jean-Paul Didierlaurent. Gerisinin gelmesiyle, çeviri edebiyatımızda önemli bir yer edineceği şimdiden görünen bir durum kanaatimce.

Mehmet Âkif Öztürk Arşivi
29 Sayı: 29 - Şubat 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler