Vazgeçilmez Öteki
Batı düşüncesinde, ötekinin tarihsel gelişimini Kartezyen felsefe sonrasında Modern Batı Felsefesi’nin tesirleri üzerinden incelemiştik. Ancak ötekinin varoluşunu Batı düşüncesinden bağımsız bir şekilde ele almamız da elzem gözükmektedir. Zira Bauman gibi düşünürler ötekinin var oluşunu aslında kişinin kendisini var etme çabasıyla bağlantılı olarak okumaktadır. Bu bağlamda öteki meselesi epey mühim bir yerde durmaktadır. Meseleyi Batı üzerinden tartışıp eleştirel bir çerçeve çizmek tabi ki önemli. Ancak sadece bununla sınırlı bir mesele olmadığı kanaatindeyiz.
Öteki’lik tartışmasının öncelikle düşünce eyleminin nasıl gerçekleştirildiği ile yakından ilgisi vardır. Kategorik düşünme Aristoteles’ten bu yana hem mantığın hem dilin düşünme biçiminde tesirini korumaktadır. Aristo’nun Kategoriler1 ve Poetika isimli eserinde sınıflandırma gayreti göze çarpar. İnsan düşünme eylemini daha kolay hale getirmek için bu eğilimi göstermektedir. Çünkü olayları ve olguları bölerek belli kalıp ve sınıflar içerisinde düşünmek düşünmenin kendisini kolaylaştırır. Bu sayede artık düşünme biraz tecrübeye bağlı bir eylem haline gelmektedir. Daha evvel vurgulandığı üzere bu durum aslında olağan bir haldir. Belli bir noktaya kadar anlaşılabilecek bu husus insanın düşünme eyleminin önüne geçmesi ve onu ketlemesi riskini de barındırmaktadır. Zira düşünce daha tümel ve kümülatif bir perspektiften neşet eder. Bu durum da aslına bakılırsa Aristo’nun bilgi teorisinde önemli bir yerde durmaktadır. Aristo bilgiyi asli, doğru, dolaysız ve genel olduğu ölçüde sebep ve öncül olarak kabul etmektedir. Parçacı okuma biçimleri ise istenilen sonucun sadece bir kısmını verir. Modern düşünce açısından parçacı okuma belli ayrımların ortaya çıkartılması için elzem bir okuma biçimi gibi gözükmektedir. Ortaçağ’da egemen düşünce biçimi olan dini eğilimlerin bastırılıp yerine yeni bir biçimin oturtulması için belirli “alan”ların oluşturulması gerekmekteydi. Kilisenin alanı, kamunun alanı, devletin alanı, bireyin alanı vs. gibi. Bu alanların her birisinin kendi ilkeleri, prensipleri ve daha önemlisi ahlakları mevcuttur. Bu bağlamıyla düşünüldüğünde düşüncenin parçalanmasının riski daha anlamlı hale gelmektedir. Zira bu kaçınılmaz olarak bizim açımızdan kabulü mümkün olmayan binlerce yeni ahlakın yani herkesin kendi ahlakının ortaya çıkışına sebep olacaktır. Ancak yine de atlanılmaması gereken husus ise düalist düşünme mantığının kaçınılmazlığıdır. Bu bağlamda İslam düşüncesi içerisinde İmam Gazali’ye yönelik eleştiriler de vardır. İmam Gazali bilindiği üzere ilimleri beşeri ve ilahi olarak ikiye ayırmıştır yani sınıflandırmıştır. Bu ayrım da tüm ayrımlar gibi yukarıda zikredilen handikapları içerisinde taşımaktadır. Bu durum da yine düşünmenin mahiyeti üzerinden tartışıldığında anlamlı hale gelmektedir şüphesiz. Yoksa Gazali’nin ilimler içerisinde din dışı bir alan yaratma kaygısından söz edilemez. Buna karşın genelleme de bir düşünme metodudur. Aynı vakıalar aynı sonuçları verdiğinde zihin bunu geneller. Bu durum da anlaşılabilecek bir husustur ancak genellemeciliğin de sıkıntıları olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Düalist düşünce tarzının bir sonucu olarak görülebilecek öteki/başkası ayrımları ve bu düşünce tarzına karşı Müslüman zihnin durumu hakkında Aliya İzzetbegoviç’in şu tespiti önemli bir farkındalığı içeriyor: Özünü göz önünde tutarak diyebiliriz ki, İslam, dünyanın esas özelliği olan bu düalizmi evvela anlamak ve kabul etmek; ondan sonra da onu yenmek yoludur.2 Düalist düşünme, insanın düşünce faaliyeti içerisinde kaçınılmaz bir kusurken bu durumda karşısında düşüncenin daha bütünsel bir hale getirilmesi için ne yapılmalıdır sorusu bizim yeterliliğimizi aşıyor. Bu konunun ötekilik-benlik bağlamında ele alınması ise görebildiğimiz kadarıyla sadece şu sonucu ortaya çıkarmaktadır: Aslında öteki düşüncesi vazgeçilmez bir düşüncedir. Olabildiğince insan olmakla alakalı başka/öteki ayrımları insanın kendi varoluşu üzerinden anlamlı hale gelmektedir. Yani biraz ne isen o olmak, ötekini de var kılmaktadır denilebilir. Bu bağlamıyla Müslümanlar da haliyle öteki olan bir şeye sahiptir. Dünyanın inanan ve inanmayan olarak ayrımı3 Müslüman zihinde işleyişe sahiptir. Burada öteki ile hukuk kurulur. Müzakere edilebilir alanlar oluşturulur. Hukuk kurma işi zaten başlı başına tanımak ve kabul etmenin göstergesidir. Ancak ilişkinin doğası gereği sınırlar vardır. O sınırlara da belirtildiği üzere hukuk karar verir. Hukuktan yoksun ötekilik tanımlarında ise ilişki yok etme, asimilasyon üzerinden işler. İnsanlığın tarihi ne yazık ki bu durumun örnekleri ile doludur. En bilenen ve sinemadan edebiyata en çok işlenen örneği ise şüphesiz Nazilerin Yahudi toplumuna yönelik yaptığı soykırımdır. Bugün aynı şekilde İsrail tarafında Filistinli Müslümanlara yönelik olarak devam eden zulüm de örnek olarak gösterilebilir. Bu durum zulme uğrayanın yarın bir gün zalim olabileceğini de göstermektedir. Daha yakınlara, ülkemize gelmek gerekirse cumhuriyet tarihi de bu durumun birçok örneğini içerisinde barındırmaktadır. Kürt, Ermeni, Rum kökenli insanlar ötekileştirilerek yabancılaştırılmış ve dışlanmışlardır. Ermeni ve Rumlar trajik bir şekilde ülkeyi terk etmek durumunda kalmıştır. Kürt nüfus ise bugün siyasi olarak devam etmekte olan Kürt sorununun taraflarından birisini oluşturmaktadır. Asimilasyona dayalı Kemalist politikalar kapanması mümkün olmayan yaraları toplumsal hafızaya kazıdı. Daha acı olan ise bu politikaların içselleştirilmesi ve dışlayıcı milliyetçi söylemin toplumsal bir karşılığa sahip olmasıdır. Sosyolojide katı ve esnek kültür tipleri bu bağlamda ele alınabilir. Esnek kültür ötekiye sahip olan ama onu katı ve kesin kriterlere boğmayarak daha hoşgörülü bir kimlik tanımına ulaşmaya çalışırken katı kültürlerin öteki ile ilişkisi; ya ötekiyi kendisine dâhil olmaya ya da onu tamamen patolojik bir hale zorlamaya çalışması üzerine kuruludur. Burada öteki kendi haline bırakılmaz, asimilasyon, entegrasyon süreçleri sonucunda var olabilir ya da yok olur.4
Kafka’nın Çakallar ve Araplar Öyküsü
1888’de Prag’da dünyaya gelen Franz Kafka Yahudi bir aileye mensuptu. O tarihte Bohemya Krallığı olarak bilinen bugün Çek Cumhuriyeti olarak bildiğimiz ülkede ana dili Çekçe olmasına rağmen babasının isteği üzerine Almanca eğitim gördü. O yıllarda zikredilen bölgede elit kesim Almanca konuşmaktaydı. Dil konusunda yaşanan bu enstantanenin aslına bakılırsa Kafka’nın tüm hayatına yansıdığı söylenebilir. Yahudi kökenli bir Çek azınlık olarak Almanca konuşup yazıyordu. Çekçeyi belirli bir düzeyde konuşabildiği bazı kaynaklarda geçmektedir. Ayrıca ilerleyen yaşlarında İbranice’ye merak saldığı bilinmektedir. Bu dil ve memleket karmaşası az evvel dediğimiz gibi Kafka’nın hayatının hikâyesidir. Franz Kafka, dünya edebiyatının en yersiz yurtsuz yazarlarından birisidir. Bu yüzden yapıtları kendisi olmanın yolunu arayan ve bu yolda hep yalnız kalan, trajik bazen trajikomik durumlarına şahit olduğumuz karakterlerle doludur. Kendi olmak ne demektir? Aslında bu hal Kafka’nın babası ile olan ilişkisi bağlamında çok fazla üzerinde durulan bir husustur. Babası baskıcı ve güçlü bir tip olarak Kafka’nın hep kendisini “geri çekmesine” sebep olmuştur. O da babasına karşı yarı nefret yarı hayranlık karışımı bir his duymaktadır. Benzeri durumlar Dostoyevski için de zikredilmektedir. İkisinin eserlerindeki karanlık hava belki biraz buradan gelmektedir. Ancak biz bu noktanın fazlaca abartıldığı kanaatindeyiz. Zira her iki edebiyatçı da karanlığın yanında mizah ve güldürüyü çok iyi kullanmış yazarlardır.5 Konumuzdan uzaklaşmadan Kafka’nın benlik ve ötekilik ilişkisi bağlamında çok enteresan bir yerde durduğunu düşündüğümüz Çakallar ve Araplar isimli öyküsüne değinmek istiyoruz. Kısa sayılabilecek bir öykü olan Çakallar ve Araplar üç kimlik üzerinden kendisini anlatan bir yapıttır. İlk olarak çakallar, ikincisi Arap Bedevileri ve son olarak anlatıcı konumunda Kafka olarak bir Avrupalı vardır. Öykünün kimlik bağlamında ele alındığında en ilginç hususlardan birisi burada yatmaktadır. Biz okuyucu olarak anlatıcı olan Kafka’nın Yahudi olduğunu bilmekteyiz. Hayvanlaştırılan bir insan karakteri olarak çakalların ise Yahudi toplumunu anlatmak için alegorileştirildiği kanaatindeyiz. Yani yabancılaştırılan Yahudiler yine bir Yahudi anlatıcı tarafından öykünün içinde temsil edilmektedir. Araplar ise açıkçası daha tarafsız ve basit bir şekilde temsil edilmektedir denilebilir. Yani bizce yazar bu öyküde ötekinin üzerine yine hiçbir zaman kendisi olamamış bir öteki olarak ayna tutmakta ve aslında onu yargılamaktadır.
Çakallar, Batılı olan yazardan isteklerde bulunurlar. Öncelikle onu senelerce beklediklerini ve artık ona kavuştukları için ne kadar mutlu olduklarını anlatırlar. “Kuzeyden gelmiş bu efendiye” çakalların en yaşlısı: “Biliyoruz senin kuzeyden geldiğini, Bizi umutlandıran da bu değil mi? Çünkü aklın sözü geçer kuzeyde; oysa bu, bizim burada, Araplar arasında rastlayamadığımız bir şey, Araplardaki o soğuk azametten bir zerre akıl bile beklenemez. Yemek için hayvanları öldürür, ama leşleri küçümserler.” Diyerek onu kendileri ile empati kurmaya çağırırlar. Aslında bu, hikâyenin tamamında hâkim bir havadır. Çakallar, Avrupalının kendilerinden yana bir tutum takınması için çaba sarf ederler. Avrupalı ise ne olduğunu çok anlamamış ve biraz da tedirgin olmuş bir izlenim verir. Bu tedirginlik iki çakalın Avrupalı anlatıcının ceketine dişlerini geçirdikleri esnada iyice artar. Avrupalı kurtulmak ister. Çakalların en yaşlısı ise “Sen istersen seni bırakacaklar ama biraz zaman alacak” diyerek onu sakinleştirmeye çalışır. Kafka, sevgilisi Milena’ya yazığı bir mektupta bu sahiplik hissini “Yahudilerin, yalnızca ellerinde zapt ettikleri ya da dişleri arasına sıkıştırdıkları şeylerin sahibi olabileceklerini düşünmeleri, temel olarak kendi içlerinde, insanlar arasında güvende olmamalarından kaynaklanmaktadır.” diyerek anlatmaktadır.6 Burada Avrupalının Yahudiler için kurtarıcı Mesih olduğu havası sezilmektedir. Çakallar, Araplardan nefret eder. Bu öyle büyük ve kadim bir nefrettir ki ancak kanla biteceğe benzemektedir. Ama burada enteresan olan ise çakalların Arapları yok etme isteğine karşı onlara dokunmak bile istememeleridir. “Biz onları öldürecek değiliz ki. Kendimizi pislikten arındırmak için Nil'in suyu bile yetmez sonra. Çünkü daha onların canlı vücutlarını görür görmez soluğu kaçmakta alıyor, temiz bir hava arıyoruz kendimize, koşup çöle sığınıyoruz. Zaten bu yüzden değil mi, çölü yurt edindik.” Kötü hallerine rağmen üstenci bakış açısından vazgeçmeyen çakallar bu işi yapmasını Avrupalıdan istemektedirler. Ona bir makas uzatırlar, eski bir makastır bu, sanki bu kadim hesaplaşmadan kalan bir ata yadigârı gibidir: “Ey asil yürekli, ey asil iç organları olan Sahip! Bu duruma sen nasıl katlanabiliyorsun? Beyazları pislik bunların, karaları pislik; saç sakalları dehşet saçıyor; göz pınarları görülünce, kusmadan durulamıyor; kollarını kaldıracak olsalar, koltuk altlarında sanki bir cehennem kapılarını açıyor sanırsın. Madem böyle ey Sahip, madem böyle, ey aziz Sahip; her şeye gücü yeten ellerinin yardımıyla, her şeye gücü yeten ellerinin yardımıyla şu makası al, gırtlaklarını kes şunların!” En acıklı durum ise hikâyenin sonuna bırakılmıştır. Çakalların Avrupalıya sırnaştığını gören bir Arap, kırbacıyla onlara vurmaya başlar. Bu durum -daha evvel aksini söylemelerine rağmen- çakalların korkup kaçmasını sağlar. Ardından Araplar, Ortodoks Musevi inanışında necis bir hayvan olarak görülen bir devenin leşini çakalların önüne atarlar. Daha evvel söyledikleri onca lafı unutan çakallar leşi zevkle yemeye başlarlar. Bu durumu gören Avrupalı şaşkındır.
Kafka kendisine dönük bir yazar olarak yine bir iç muhasebe yoluna gidiyor gözükmektedir. Biraz sert bir eleştiri olarak görülebilecek bu hikâyede tabi ki üstü örtülü birçok öge yazarın alegorik anlatımıyla birleşince farklı anlamların önünü açmaktadır. Basit bir şekilde kalıplaşmış “Yahudi açgözlülüğü”nden bahsedildiğini söylemenin çok doğru bir düşünce tarzı olmayacağı kanaatindeyiz. Yazar, öteki ile olan ilişkisini kendisini konumlandıramadığı bir ilişkide anlatmaya çalışmaktadır. Ve burada önemli olan ise iğneyi karşısındakine çuvaldızı ise kendisine batırdığı söylenebilir. Avrupalı ise Araplar için de bir efendi konumundadır. Hikâye, Avrupalının, deve leşi üzerindeki çakalları kırbaçlayan Arap'ı durdurması üzerine şöyle biter: ‘Haklısın Sahip!’ dedi, ‘Bırakalım, meslekleri olan işi görsünler. Hem yola çıkma zamanı geldi. Gördün işte. Harikulâde hayvanlar, değil mi? Bizden de ne kadar nefret ediyorlar.’7
1- Kategori öğretisinin temelinde, pek çok Platon ve Aristoteles yorumcusuna göre, Akademi’nin özerk varlık ile göreli varlık ayrımı bulunur. Buna göre, metafizik bir öğretiden tek tek nesnelere ilişkin bir betimlemeye geçen Aristoteles, bu çerçeve içinde, özerk veya kendinden kaim olan şeyin kendisi ve özsel özellikleriyle sınırlarken, göreli olanı ya da başka bir şeye bağlı olanı, o şeye yüklenebilen ilineksel (özünde bulunmayan yani araz ile ilişkili olan E.K) özelliklerle ifade eder. Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci, Say Yayınları, s. 116-117
2- Doğu Batı Arasında İslam, Aliya İzzetbegoviç, Klasik Yayınları, s. 21
3- Küresel Sistem ve Kavramları, Abdurrahman Arslan’ın sunumu, Özgür-Der Müzakereli Seminerler, s.242
4- Medyada Temsil Türleri ve Sosyolojisi, Burcu Kaya Erdem, Ders Notları
5- Farklı bir Kafka biyografisi için: Hayatınızı Mahvetmeden Önce Neden Kafka Okumalısınız, James Hawes, Sel Yayıncılık
6- Alıntılayan: Linh Dinh. Çeviri için: https://www.evrensel.net/haber/42417/kafka-ve-israil
7- Yazıda hikâyeden alınan kısımlar için Cem Yayınları’nın Kamuran Şipal tercümesinden faydalanılmıştır.
