Derdim Var
TEMMUZ Sayı: 29 - Şubat 2019

Yağan yağmurla beraber dışarı atmıştım, kendimi. Sisli düşüncelerimle. Kimseye hesap vermeden, sorguya çekilmeden yaşamak istiyordum, nice zamandır. Hatta objektif bakacak olursam herkes bunu istiyordu. Hesap vermemek. İnancımıza göre bizi var edene mahsustu, sorguya çekmek. Gel gör ki yaratılan, yaratandan daha fazla oynardı tanrıcılığı, nefsanî dünyamızda. Günde belki binlerce insan gelip, geçiyor şu çöp konteynırının yanından. Hangisi dönüp bakıyor, yanındaki adama ve o kalın kitaplara. Oysa bir zamanlar ne çok para sarf etmişlerdir o mücevher değerindeki kitaplara. Şimdi bakılınca kullanıp atılmış, sümük peçetesinden farksızdı, diğer insanlara. Hoş bakmışlar mıdır, o da muamma. Gözlerimi karşıdan bana doğru gelen arabanın farlarıyla beraber, ancak ayırabilmiştim o adamdan ve kitaplardan. Araba yanımdan gelip, geçmekle kalmadı sadece, üstüm başım çamur oldu sayesinde. Şimdi, içimin ısınması için gidip şu kırmızı tabelalı kâffe de sıcak bir boza içmek vardı ama insanların şaşkın bakışlarına şu anda tahammül edemeyeceğimden bu fikrimden ışık hızıyla geri döndüm. Bu yağan yağmurun altında sahipsiz köpek misali başıboş yürüyordum. Ne ben eve gitmek istiyordum ne de yağmur dinmek biliyordu. İkimizde birbirimize inat ediyormuş gibi, vazgeçmiyorduk. Daha ne kadar ilerlemem gerekiyordu bilmiyorum ama bir an önce bir yere oturup, zihnimi boşaltmam gerekiyordu. Bunları insanların arasında yapamayacağıma göre, diğer mahalle ile aramıza köprü olan merdivenlerin arasındaki boşluk benim için idealdi. Uğurum olan altı numaralı basamağa oturduğuma göre artık, ince eleyip sık dokumanın vakti gelmişti. Ne zamandır çevremdeki insanlar, buna ailem de dâhil olmak üzere bana iyi değilsin, düşüncelerin çok ürkütücü ve benzeri şeyler söyleseler de ben onlara inanmamak için elimden geleni yaptım. Doğruları söylememin onların bu kadar canını yakacağını tahmin ediyordum, ama aşırıya kaçıracaklarını tahmin etmiyordum. Düşündükçe düşünüyordu insan, üzerime yağan yağmur, köpek sesleri uykumu kaçırmak yerine sanki uyumam için yarışıyorlardı. Direncimin daha fazla bunlara dayanamayacağını anladıktan sonra kafamı usulca yedinci basamağa uzattım.

Etraftaki seslerin uğultusu, kulaklarımın yanından gelip geçiyor ama bir türlü beynimin içindeki düşüncelere uğramıyordu. Hayat diye adlandırılan bu dünyada, beni ve benim gibi düşünenleri anlayanların sayısı az desem bile hiç yok denilecek kadardı. Bazen olayları aşırıya kaçırdığımı bu yüzden de bu duvarların ardında olduğumu düşünüyordum. Ne yapsaydım, boş. Oturmak, yazmak, gezmek hatta çoğu an nefes almak, bile. Evet, tam olarak böyle düşünüyordum. Bu düşündüklerimi doktoruma anlatınca, hemşireye talimat vererek, ilaçların ve iğnelerin içindeki, vücuduma enjekte ettikleri dozun arttığını, uyuşan bedenimden anlamayacak kadar, delirmemiştim. Hazır söz konusu iken buraya da değinelim. Delirmek; bilimsel olarak ya da halk arasında aklını yitirmek diye adlandırılıyor. Oysaki ben aklımı yitirmemiştim. Yitirmek istemediğim için şu an da buradaydım. Ayrıca buradaki hiç ama hiç kimse buraya tıbbi bir teşhis konulduğu için gelmemiştir. Bunun da garantisinin veririm. Halktan kaçmak için en doğru yer, mekân burası olduğu için hepimiz buradayız. Delilik ne güzel bir unvanmış. Bunu geç de olsa anladım. Bu doktorları hiç anlamıyorum, anlamak da istemiyorum. Kendi gönül rızamla gelip yatmasam, asla benden haberdar olmazlardı, olamazlardı. Şimdi bu ahkâm niye hiç anlayamıyorum işte. Benim bir derdim var herkes gibi, doğru, fakat derdim başkaları değil. Benim derdim içimdeki kendimle! Buraya yattığım günden beridir, her gecem böyle temiz sayfaları kendi düşüncelerim ile siyaha boyamaktı. Aslına bakarsak -ki çoğu zaman asıllar göz ardıdır- onların siyah olduğunu düşünmüyordum. Onların bana karşı direnmelerini istiyordum, tıpkı benim onlara direndiğim gibi. Karşılıklı bir biçimde, galip gelen ise, neyse…

Nasıl olmalıydı hayatım, ya da bir hayatım olsaydı şu an ne olurdu? Analiz edecek olursam varsayımlarla, dışarıdan sızan ışıkla yazı yazmak yerine, muhtemel olarak yatağımda uyku halini almış olurdum, şimdiki gibi bağdaş kurmak yerine. Sabah da buradaki gibi camın pervazında oturup güneşi izleme eylemi yerine, yataktan gerinerek (ki birçoğu da istemeyerek) kalkardım. Sabah sporu olan (işin sonunda ödül varmışçasına herkesin yapması da bu gülünç işin, ironisi) aktiviteyi yapıp (gene burada da bir değil büyük çoğunluğu es geçiyor, gözden kaçmamalı, neyse devam edecek olursam sabah rutinine…) iş yerinin yolunu tutardım sabah trafiği arasında, büyük ihtimalle. Bunları yazmamı sağlayan aklımı, patronun boş, önemsiz dosyasındaki evrakları için heba edecektim. Sırf ay sonunda elime para geçecek ve bedenimi tatmin edecek hırsımı söndürmek için. Ne acınası! Adalete bak ki aklımı kullandırmak istemediğim için, bu duvarların arkasına hapsolmuştum. Daha doğrusu yukarıda da belirttiğim gibi kendimi, bu özgür düşünmemi sağlayan duvarların ardına gizlemiştim. Bir nevi kendimi korumuştum. Hem dışarıdaki beyin sömürgecilerinden hem de içimdekinden. Çarşının ortasında beyaz gömlek giydirilip getirilmemiştim. Kefen ölçüsü alır gibi, gömleğimi kendi vücut hatlarıma göre diktirip kendi gönül rızam -burası çok önemli, altı bile çizilmeli okunurken- ile girmiştim, kapıdan. Duvarların ardındaki bedenlerle aramdaki yegâne ve tehlike uyandıran fark. Heyeti toplayıp bana teşhis koymak istedikleri zaman doktorlara öyle manidar cevaplar verdim ki aralarından (bir akıllı beni erken postalamak için ) “Anladığım kadarıyla biraz dış dünyaya ara vermek istiyorsunuz. Sizi bir kaç gün misafir edelim sonrasında, hayatınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.” Hunharca kahkaha attım, doktorun yüzüne karşı utanmadan karnımı tutmadan, dizlerimle yeri döverek sürdürdüm, sıkılmadan. Ne demişti bay kasıntı bana az öncelerde? “Hayatınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz”. Bir başlangıç yapmış mıydık? Konuşmaya gerek bile görmedim.

Bu siyahlar son kez işleniyor beyazın üstüne. Bu gecenin, gökyüzü olmayacak. Kendi rızamla gelmediğim (belki isteğim sorulmuştur, hafızamda değildir.) hayata kendi rızamla veda ediyorum. Siyah defterim kendime vedadır. Boynumda bir urgan ya da burnumun üstünde bir yastık yok, boynumda derdim var. Anlaşıl(a)mayan!

Uyuşan kolumun karıncalanması ve boynumun felç olmuş gibi tutulması ile gözlerimi hafifçe araladım. Şu an da evimdeki kanepede olmamam gerekiyordu. En son yağan yağmurun altında merdivenlerde uzandığımı hatırlıyordum. Kendime gelmek için bir iki dakika olduğum yere uzandım. Uzuvlarıma kan gitmesiyle geceyi hatırlayıp kafamı sola çevirdim ve tüm gerçekler yüzüme tokat gibi indi. Orta sehpada ki kahve kupam, dışarıdan söylediğim hazır yemekler ve benim siyah kaplı günlüğüm. İmkânsız. Bu yaşadıklarım sadece bir rüya mı? Olamaz. Bunu kendime kabul ettiremem. Rüya değildi, sonuna kadar gerçekti, yaşadığım. Benim hikâyemin, son evresiydi.

Afranur Karabaş Arşivi
29 Sayı: 29 - Şubat 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler