Geceleri dolaşmak gibi bir huyum olmadı hiç. Arada bir çıkıp yürüyesim gelmiyor değil. Sözgelimi yağmur atıştırırken veyahut lapa lapa kar yağarken boş sokakları arşınlama, Necip Fazıl'ın Kaldırımlar'ını okuyarak yürüme fikri bambaşka bir duygu gibi gelmiştir bana. Ya hasta olmaktan korktuğum için ya da sabah erken kalkacağımdan dolayı hep vazgeçtim.
İstanbul geceleyin başka bir şehir oluyor der bazıları. Hangi şehir geceleri aynı ki? Artık n’olduysa, bir çılgınlık(!) edip sokağa atıyorum kendimi. “anlamı aradım sordum, sonunda buldum / sokaktaymış!” diyen şaire kulak veriyorum bu kez. Hava biraz serin. Ilık bir Haziran gecesi de diyebiliriz. Rüzgârın saçlarıma dokunduğu, tişörtle gezmenin insanı hasta edebileceği bir hava işte. Üzerime iyi ki bir şeyler almışım. Saat gece yarısını geçtiği için dışarıda in cin top oynuyor. Bekçilerin çaldığı düdükler de yankılanmıyor sokaklarda. Yollar bomboş, tek tük arabalar geçiyor. Evlerin ışıkları bir bir sönerken, balkonda sigarasını tüttüren bir amcaya tesadüf ediyorum. Öyle bir içişi var ki, sanki kahpe dünyaya lanet ederek içiyor. Sormadım ama onun da zor bir hikâyesi vardır eminim. Uyku tutmayınca aklına balkon geldi belki. Biraz ileride ise biri bayan iki genç muhabbet mi ediyorlar kavga mı ediyorlar, belli değil.
Bu saatlerde Anadolu Hisarı'nda açık kafe bulmak zor. Yine de kapanmayan bir kafeye denk geliyorum. Dedim ya, hava da serin. Girip bir çay içsem mi içsem mi derken, Göksu Deresi'nin hemen kıyısında, üstelik bir kayısı ağacının altında otururken buluveriyorum kendimi. Ağaca bakıyorum, maşallah kayısılar hem sapsarı hem de bol. Seyredilmeye değer doğrusu. O an sandalyenin üzerine çıkıp birkaç tane koparasım geliyor ama yanlış anlaşılır diye tutuyorum kendimi. İki sene öncesi geliyor aklıma hemen. Baharda bu ağacın altında iki saat oturmuş, kalkacağım esnada ağacın kayısı olduğunu fark ettiğimde kendime kızmıştım. Nasıl görmedim diye. Oysa iyi bilirim kayısı ağacını. Dalıp gittiğimde hiçbir şey görmüyor gözüm. Masanın hemen yanında sardunyalar, derenin her iki tarafında kayıklar, tekneler, ıhlamur esintisi ve de içimi ısıtan sıcacık bir çay... Geceye sığınmak böyle bir şey galiba. Bir şarkıda ne diyordu Ferdi Tayfur: "Bildiğin yollarda kaybolmadınsa / Geceye dost diye sığınmadınsa / Kadehleri kırıp ağlamadınsa / Yalnızlık ne demek bilemezsin sen..."
Arada bir kurbağalar vırak vırak diye ötse de derenin sessizliği adeta beni içine çekiyor. Bir çay daha söylüyorum. İçimdeki müziğin ritmine, gecenin sessizliğine kaptırmışken bir ambulansın siren sesiyle irkiliyorum. Hemen ardından bir polis otosu geçiyor. Yine bir şeyler oldu herhalde diyorum. Öyle değil mi, kim bilir neler yaşanıyor İstanbul'un bilmediğimiz sokaklarında? Birileri tatlı uykusundayken, birileri ecelle güreş tutuyor. Oğullarının yolunu bekleyen anneleri, bu saatte ekmek parası için çalışanları da unutmamak lazım.
Böyle saatlerce oturabilirim ama oturmak da bir yere kadar. İkinci çaydan sonra kalkıp tekrar yola koyuluyorum. Sabaha kadar açık olan manavın önünde, birkaç köpek bir arabaya saldırıyor. Beni görmesinler diye, park halindeki arabaların arkasından geçiyorum hızla. Yakalanmadım diye sevinirken, iki köpek beni fark edip havlamaya başlıyor. Korkmadım desem yalan olur. Tırstığımı belli etmeden oradan uzaklaşıyorum. Köpeklerin havladığını duyan başka bir köpek uzaktan karşılık veriyor. "Asayiş berkemal mi?" der gibi sanki. Hisar tarafına doğru yürümeye niyetlenmişken, otobüs durağında uyumayıp bekleyen üç köpek görüyorum. Ne çok sokak köpeği varmış arkadaş deyip yolumu değiştiriyorum. Yollar hiç tekin değil anlayacağınız. Bekçilerin yerini köpekler almış galiba.
Sokağın başında park edilen karavan dikkatimi celb ediyor. Dizicilere ait herhalde derken bir taksi korna çalıyor. Taksiye herhangi bir tepki vermeden yoluma devam ediyorum. İki dakika içinde birkaç taksi daha aynı harekette bulunuyor. "Ben yokum desem kimse bırakmıyor / Yokum diyorum inanmıyorlar / Yokum diyorum, bulup çıkarıyorlar / Yokum." diyor Turgut Uyar. Ona bu mısraları taksiciler mi yazdırdı diye düşünmedim değil.
Şortları dizlerine kadar uzanan ve ellerinde uzun sopalar bulunan iki genç geliyor karşıdan. Demek ki geceleri dolaşmanın raconu bu diyorum. Yürüdükçe gecenin büyüsü benliğimi sarıp sarmalıyor. Eve gidesim yok, sokaklarda oyalanıyorum avare bir genç gibi. Bazen duruyor, ilk gördüğüm banka oturuyorum. Hava iyiden iyiye serinlemeye başlıyor. Dolayısıyla bende de üşüme. Durma, nerede hareket, orada hararet dediğim sırada genç bir delikanlı, koluna girdiği yaşlı bir amcayla bana doğru geliyor. Çaktırmadan bakıyorum. Ne hazindir ki, amcanın gözleri görmüyor. Oğlu olduğunu tahmin ettiğim genç, âmâ babasını gezdiriyor ıssız ve tenha sokaklarda. Bir kez daha halime şükretmem gerektiğini anlıyorum.
Karanlık basınca sokaklardaki pisliğin, çirkinliklerin üstü örtülür denir ya, gerçekten de öyle. Gün aydınlandığında her şey çıkıyor ortaya. Ha bir de, gece insana tarifi imkânsız bir şeyler katar çoğu zaman. Hüzün kadar huzur çöker. Gece aslında insanın herkesten gizlediği şeye yani kendine kaçışı, kendini buluşudur. İnsan bir tek kendinden kaçamaz zaten. Aynı zamanda pek çok şeyle yüzleşme fırsatını bulduğu bir vakittir. “Ben senin gündüzünü de bilirim!” diyor içimdeki ses. Burayı geçelim en iyisi. Her şeye rağmen gece hep sürsün isteriz. Hatta bazen üstad gibi, "Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; / Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!" dersiniz. Heyhat, ne çare!
Gecenin hüznü büsbütün çöküyor. Aldırmayıp gökyüzüne bakıyorum. Biraz açık. Hareket halindeki bulutları görüyorum evvela. O da ne? Bir yıldız kayıyor sanki. Evet, ama bu bir yıldız değil uçak. O arada bir pizzacı çocuk hızla geçiyor motosikletiyle. Acıkmanın da yemenin de saati yok dercesine. Köpeklerden dolayı Kandilli’ye doğru yol alıyorum. Sevda Tepesi’ndeki ağaçlardan yere düşen eriklere basmamaya gayret ediyorum. Keza, yerlerdeki incirler, dutlar beni maziye, eski evime götürüyor. Neyse, yol üzerinde, güvercinler için hücreler bırakılan duvara bakıyorum bir an. Hepsi yuvasında uykuya dalmışken, bir güvercin başını dışarı çıkarmış, dışarıyı seyrediyor. Belli ki, onu da uyku tutmamış. Kafayı bir şeye takmış mı ne?
Birkaç dakika sonra Kandilli’ye vasıl oluyorum. Solda Kandilli Feneri'nin yanıp sönen ışığı, önümde ışıl ışıl FSM. Ve de karşıda Rumeli Hisarı ile Aşiyan Müzesi. Sahildeki parkta kimseler yok. Gün boyu burada balık tutanlar olurdu. Hayret, köpek de yok. Gündüzleri bir iki tane olurdu mutlaka. Kim bilir nerde geziyorlar şimdi? Boğaz hafif dalgalı. Sahile vuran dalgalardan başka ses yok. Zaman donmuş gibi. Aaa, bir kedi geliyor buraya doğru. Pisi pisi desem de duymuyor bile. Öyle olsun bakalım. Kediye bakarken iki sevgili parka teşrif ediyor. Saate bakıyorum, ikiye çeyrek var. Gecenin o eşsiz tadına doyum olmuyor ama hem geç oldu hem de hava iyice soğudu. Geldiğim gibi dönüyorum. Sessiz ve hesapsız. Belli mi olur, belki yine gelirim…

