Elime kahvemi alıp balkona açılan sürgülü kapıyı sola doğru, biraz zorlanarak ittim. Evde giydiğim terliklerimi içeride bırakarak ayaklarıma balkondaki tozlu ve ne renk olduğu anlaşılmayan eski terlikleri geçirdim. İlk anda yüzüme akan hoş geldin rüzgârını çekebildiğim kadar içime, gizli saklı bir yerlere çekmeye çalıştım. Hızla akan zamana inat dondurmak istediğim dakikalar gibi, nedense bu nefesi de damarlarımla kemiklerimin arasındaki sığ köşelere saklamak istedim. Acaba ne zamandır gecenin karanlık havasını içime çekmiyordum ki? İkinci nefesi almak için göğsüm yavaşça inerken birkaç adım atıp dirseklerimle birlikte kollarımı balkon demirlerine yasladım. Üstümde gömleğim olmasına rağmen demirlerin koluma değen kısımlarındaki serinliği hissedebiliyordum.
Kahvemden bir yudum aldım ve başımı aşağı eğdim. Aşağıdaki karmaşaya eğdim başımı. Ruh karmaşası oluşturan yığına eğdim yorgun boynumu. Aynı cinstenmişim gibi görünen ama bir kiraz ve muzu andıran benzersizliğimizi simgeleyen insanlara baktım.
Evimin önündeki yamuk yumuk taşlı yolun diğer tarafında kalan ve art arda sıralanan kafelere, kahvehanelere kaydı, dışarıya da içeriye de yabancı gözlerim. İnsanlar vardı. İnsanlar çoktu. Her yerdeydiler. Gözlerimi nereye kaçırsam korku filminde rol sırası gelmiş bir aktristi andırarak kamerada kendilerini gösteriyorlardı. Kimi çayını muhabbet eşliğinde yudumluyor, kimi hızlıca akan dedikoduları yakalayabilmek için son sürat çiğdem çitliyor, kimi televizyonda oynayan maçı takip etmeye çalışıyor, kimi gruplar okey kimileriyse tavla oynuyorlardı. Evime yakın tüm ara sokaklarda bulunan hareket halindeki, ışıkları yanan arabaları seçebiliyordum. Evimin altındaki marketin önüne, park edilmesi yasak olan yere alt komşum, aldığı cezalara inat hala park etmeye çalışıyordu.
Ağrımaya başlamış, dünyayı taşımakta güçlük çeken ensemi sağa sola çevirip ayrıntılarına kadar görmeye çalıştım yeryüzünü ve anladım ki, her santiminde hummalı bir işleyiş vardı. Korneama yansıyan, zihnimin algıladığı her şeyde bir aktiflik vardı. Oturan, yürüyen, araba ya da bisiklet kullanan, koşan, konuşan… Hepsinde bir eylem devam edegeliyordu. Küçükten büyüğe, meydandan metruk köşelere, cinsten cinse fark etmeksizin bir kaynaktan, kesilmeyen faal bir dirilik enerjisi akıyordu.
Bitkin düşmüş ve ağrılı başımı yukarı kaldırdım, yabancı gözlerimi kapatarak. Aşağıdaki sesler gitgide boğuklaştı, bulanıklaştı, belirsizleşti ve sonunda kuru bir uğultuya dönüştü. Ayırt edilemeyen toplu bir uğultu. Deminkinden daha az rahatsız eden bir ses ordusu.
Kapalı gözlerimin kapağından içeri loş bir ışık sızıyordu. İçerisi karanlıktı. Yanıma tekrar uğrayan hafif rüzgâr kirpiklerimi gıdıklayarak bana yukarılardaki devasa sanatı ve dinginliği göstermek için çabalıyordu. Biraz naz yapıp gözlerimi sıktıktan sonra usandırmamak için uzatmadan kirpiklerimi birbirinden ayırdım. Parçalanmış, ayrı yerlerde öbeklenmiş toz yığınlarını andıran bulutları gördüm. Muhtemelen ılımış olan kahvemden bir yudum almak isterdim ama eğer başımı eğersem tekrar aşağıdaki ordunun içinde kendimi kaybetmekten korkuyordum. Onun için kahvemi elimde boş boş tutmaya devam ettim. Kahve bir daha yapılabilirdi ama şu an. Şu an bir daha geçer miydi ele? Bu kafayı bir kez daha yaşayabilir miydim ölmeden?
Kendini gerdirerek tüm endamını sergilemek isteyen göğü gördüm. Arka planında siyah fon olmasına rağmen, ayın ışığının vurduğu kısımlarda bazı renkler beliriyordu. Koyu griye çalan ağır bir mavi. Başka bir yerde bulamayacağıma emin olduğum bir mavigil mensubu.
Sanki gözlerim beynimin içinde dönmeye başladı. Balkon demirlerine sıkı sıkı sarıldım. Avuç içlerimde serinlik hissediyordum. Aynı demin dirseklerimde olduğu gibi. Ayaklarım sanki boşluktaydı ve uçuyor gibi hissediyordum. Bir tüy kadar hafifmişim gibi özgürdüm. Ruhum binlerce senedir hapsedildiği hücresinden kurtulmuştu. Tekrar sonsuz göğün gözlerime akmasını istedim.
Parmak uçlarıma kadar tüm bedenimle düşünmeme rağmen anlayamıyordum. Bu kadar kargaşa ve öbeklerin oluşturduğu huzur senfonisi nasıl karşı karşıya durabiliyordu senelerdir? Nasıl bu kadar yakın olup birbirlerine karışmıyorlardı? Beynime sokulan iğne hissiyle kulaklarımdaki bulanıklık sıyrıldı.
Bu, yüz yüze bakan iki komşunun arasında tüm insanlığı barındıran derin bir uçurum vardı. Bense bu yer ve gök arasındaki keskin uçurumda kör bir şekilde sıkışmıştım. Yere yakın olmak benliğime bir dünya mesabesinde uzak olmaktı. Göğe yakın olmaksa dünyaya uzaklaşmaktı. Bu uçuşan fikirler beynimi en ucundan kemirmeye başlamıştı ve ben hemen verilmesi gereken yaşamın kırılma noktasındaki cevabın ne olması gerektiğini bilmiyordum. Sadece iki şıktan da olabildiğince uzaklaşmak istiyordu baskı altındaki ruhum ve kenara sıkışmış zihnim. Tüm hücrelerimle boşlukta içim gıcıklanırken tattığım lezzet bana sonsuzluğun bu olduğunu fısıldadı. Ve ardından, gitgide yaklaşıp beynimin içinde yankılanan siren sesleri dağıttı bilinçaltıma çöreklenen düşünceleri.

