Alın yazında kalbim olsa! Kalbim alın yazına hasret… Seni seyre dalmak istiyorum zamanı durdurmak istercesine. Güneş kalsın yerinde ve dünya dönmesin o anda; dalgalar dövmesin kıyıları, martılar asılı kalsın havada… Kim demiş, “Uzaktan sevmek acı verir.” diye? Kavuşmak mahşere kalsa da olur. Umutları diri tutmak gerekir çoğu zaman. Kubbesi yıkılsa da saraylarımın, can suyu zannedilen kirlenmiş yağmur damlaları ıslatsa da bedenimi, ben, kuşlara senin adını söylüyorum; bir sırmışçasına ve usulca. Beni anlıyorlar mı, işte onu hiç bilmiyorum.
Ben, terk edilmiş kalabalık bir şehirde yaşıyorum; kalıyorum mu deseydim acaba? Kalmak mı, yaşamak mı? Orası belli değil işte! Uzak yerlere gitmek istiyorum bazen, çok ama çok uzaklara! Bir kuş gibi özgürlüğe kanat açıp uçmak ve ıssız yerlerde soluklanmak istiyorum. Bir kafes değil; korunaklı bir yuva yapmak istiyorum kendime, yırtıcı zihniyetlerin azılı dişlerinden uzak. Geceleri o yuvanın içinde, ay ışığında hayaline durmak istiyorum… Ah insanoğlu! İsteklerinin sonu var mı acaba? Sana gecelerimi aydınlatan ayı verseler güneşten vazgeçer misin? Ne kadar çok gitmek istesem de olmuyor, gidemiyorum, kalıyorum gene bu şehirde. Yalnızlık Allah’a mahsus, derler ya hani; aynen öyle bir şey işte! Hem bu gitmek mi olurdu, yoksa kaçmak mı?
Bir dünya kurdum kendime; umutsuzluklardan ırak ve tebessümlerle dolu. Bedenim bıkkın, ruhum usanmış olsa da ümitsizliğe geçit vermiyor hayallerim. Kederleri merhem yaptım yaralarıma, “Acılardan zevk almak.” diyor birileri bu hâle. Öyle değil işte, öyle bilseler de! Bata çıka yürüsem de gül yetiştiriyorum bataklıkta artık. Güller deriyorum deste deste, demet demet; elinde hayal ettiğim güller. Saçlarının örgüsüne eşlik eden papatyalar topluyorum. Papatya fallarına hiç bakmıyorum çünkü o fallara hiç inanmıyorum. Seviyor, sevmiyor… Koparmıyorum o bembeyaz yaprakları ve kurusalar bile saklıyorum bir yerlerde: Kalbimde, okuduğum kitapların her sayfasında, adını not ettiğim defterlerin içinde... Saklı bir dünya benimkisi; keşfedilmeyen ve keşfedilmekten çok uzak…
Sabahları erken kalkıp, karanlıktan aydınlığa doğru yol alan şafağı sevgiyle karşılıyorum. Güneşin doğuşuna şahit oluyorum. İyi ki geldin dercesine gülümsüyorum ona. Bazen bir çay ocağında alıyorum soluğu. Bir çay, bir de simit söylüyorum emekli bekçi olan yaşlı çaycıdan. Çok geçmeden geliyor istediklerim. Çaydan buhar, burnumda da sen tütüyorsun o an. Üzüldüğümü zannediyorsan yanılmaktasın. O günleri çok geride bıraktım. Ben, önemsenmeyen veya küçük zannedilen şeylerle mutlu oluyorum. Mutluluğa anlam katmaya çalışıyorum yıllardan bu yana. Mis gibi kokan sabah çayıyla ısıtıyorum içimi. Isınıyor içim ve gözlerimde hayalin beliriyor; bazen bu hayale gözyaşları eşlik ediyor. Üzüntüden ağladığımı zannetme sakın! Dedim ya hani: Ben o günleri çok geride bıraktım. İnsan sevinçten bile ağladığına göre benimkine de bir neden bulunur elbet! Çay ocağından çıktıktan sonra yürümeye başlıyorum. Bu saatlerde güzel oluyor yürümek. Şehrin kirli havası uykusundan uyanmadan önce, ben, temiz hava çekiyorum yaralı ciğerlerime. Yürüyorum, kayıplara karışıyorum, yol bitiyor ve mutluluğa kapısı aralanan evimde buluyorum kendimi. Garip bir şekilde akıyor zaman. Değişik duygular içinde geçip gidiyor günler. Hayat, insanın ruhunu esir edip bir yerlere doğru sürüklüyor bir vakit.
Geceleri romanlar ve öyküler yazıyorum. Romanlarım bizi anlatır, öykülerim muamma. Kalbimin tam orta yerindesin şu anda. Bir fırtına kopuyor yüreğimin orta yerinde, farz et ki kıymet bildin yer vermediğin düşlerinde. Bir kerecik de olsa kendini benim yerime koy, teselli bulmazdın zehir zemberek sözlerinde. Romanlarım sahipsiz ve garip; öykülerim ise kimsesiz ve muzdarip.
Ara sıra özlüyorum seni. En çok da ufuklara bakarken artıyor özlemim. Bir doğdun, bin battın. Her batış, bin ölüm oldu benim için. “Sözün bittiği yer”de düşünmeye devam etmek yorsa da insanı, ölürken mutlu olmayı becermek gibidir sana olan özlemim. Kelimeler benimle oyun oynarken, tutulmuş dilime prangalar vurarak şiirler okudum “olmaz olasıca!” dediğim zaman dilimlerinin her birinde. Şiirler dinliyorum seni hatırlatan ve şiirler yazıyorum seni anlatan. Yazdığım şiirler yazıya dökülmüyor. Kâğıtlara hapsolmak istemeyen yabani mısralar... Sadece seni anlatmıyor şiirlerim; hayat ne kadar acımasız olursa olsun, o dizelerde yaşanmayı bekleyen umutlarım ve hayallerim var. Yaşanmasa da olur mu? Olur elbet. Mahşerin atlılarının arkasından sürünsem de, dedim ya: Kavuşmak mahşere kalsa da olur.

