“İnsanlar zamanlarının mahdut olduğunu unutuyorlar. Allah'ın kendilerine lütuf olarak verdiği bu zamanı faydalı olarak doldurma vecibesinin şuurunda değiller.”
Prof. Dr. Fuat Sezgin
Her ne kadar “Allah’tan geldik ve yine ona döneceğiz” desek de ebediyete teslim ettiklerimizin ardından “kayıp” diye söz ederiz. İşte henüz geçtiğimiz hafta aramızdan ayrılan Fuat Sezgin bu ifadeyi layıkıyla hak ediyor, o gerçekten hepimiz için yeri doldurulmaz bir kayıp oldu.
Sezgin, tam bir asra yakın ömrünün çok ciddi bir bölümünü hakikatin peşinde koşmakla harcadı. Yıllarını, günlerini, dakikalarını öğrenmeye, saklı kalanları açığa çıkarmaya, bir koca medeniyetin tozlu sahifelerine ruh üflemeye çalışırken harcadı. Öyle ki Sezgin, kendisine sorduklarında ‘70 yaşına kadar her gün 17 saat çalıştım’ diyordu.
Mühendis olmak istiyordu henüz genç bir talebe iken Sezgin, abisinin de ısrarlarıyla dinlemeye gittiği ünlü şarkiyatçı Helmut Ritter’den öylesine etkilendi ki, onu görür görmez ‘şarkiyatçı olacağım’ demekten kendini alamadı. İstanbul Üniversitesi’nde önce Ritter’den dersler aldı, sonra yine Ritter’in yönlendirmesi ile İslam Bilimleri üzerine çalışmalar yaptı. Devamında Arap dili ve edebiyatı üzerine vaktini harcayan Sezgin, bu alanda çokça bilinen ‘Buhari’nin Kaynakları’ adlı çalışması ile doktorasını tamamladı.
Bu yıllarda Sezgin, Almanya’dan doçentlik teklifi alacak fakat elinin tersiyle itecekti: ‘Ben İstanbul’u, Türkiye’yi nasıl terk ederim?’ Fakat söz konusu tekliften aylar sonra Sezgin kendi elleriyle Almanya’daki rektör arkadaşından çalışacağı bir yer talep etmek zorunda kalacaktı.
Takvimler 1960 yılını gösterdiğinde Türkiye yeni bir darbe ile uyanmış, hemen arkasından da çeşitli görüşlerden 147 akademisyenin mesleki ehliyetleri iptal edilmiş, kendileri ‘zararlı’ sıfatıyla gazetelerde tanıtılmışlardı. Darbeyi yapan Milli Birlik Komitesi’nin bir üyesi daha sonra şu sözleri sarf edecekti: “Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyorduk; solcusunu da sağcısını da atıyorduk. Doğum yeri şarkta olanı Kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye…” Öyle ki İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, “Üniversite denen bir müessese kalmamıştır, çökmüştür. Artık hayrını görsünler!” diyecekti.
Sezgin, kabul edildiği yerler arasından Frankfurt Üniversitesi’ni tercih etti. Bu üniversitede profesörlük yolunda Cabir İbn Hayyam üzerine çalışmaları oldu. Çok geçmeden 1967 yılında alanında en kapsamlı çalışma olan Arap-İslam Bilim Tarihi adlı eserinin birinci cildini bitirecekti merhum Sezgin. Aradan yarım asır geçecek ve Sezgin son nefesini vermeden önce henüz eserinin 18. cildi üzerinde çalışıyor olacaktı. Böyle bir emek, böylesine bir tutku…
Sezgin her ne kadar kaç dil bildiği sorularına cevap vermekten çekinse de aralarında Süryanice, İbranice, Latince ve Arapça gibi lisanların yer aldığı 27 dili çok iyi derecede biliyordu. Kendisi daha Ritter’in yanında öğrenciliğe başvururken Ritter dil öğrenmesini ona şart koşmuştu. Sezgin de Ritter’e verdiği sözü şöyle tuttu: “1961 senesinde Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldım. Almanya’ya gittim. Baktım halim harap, daha çok dil öğrenmem lazım. Kaç dil öğrendiğimi sormayın ama sistematik olarak akşam yemeğine kadar bilim çalışıyordum. Saat yediden on ikiye kadar dil öğreniyordum.” Dil ve dahi diller bilmenin insanın ufkunda yeni pencereler açtığı ve yeni rotalar çizdiği bir gerçek. Buradan hareketle Sezgin’in verimli akademik hayatının temelinde dillere olan düşkünlüğü ve yeteneği göz ardı edilemez.
Kaybettiğimiz ve fakat uzun yıllar kıymetinden bihaber olduğumuz, Sezgin Frankfurt’ta çalışmaları üzerine bir enstitü, bir kütüphane ve bir müze kurmuştu. Söz konusu kütüphanede, aralarında sahasında tek orijinal nüsha olması özelliği de taşıyan, tam 45 bin kitap yer alıyordu. Sezgin sonrasında bu kitapları Türkiye’ye taşımaya çalışacak, ancak Alman hükümeti kendisine iftira atarak bu kitapların 14 bin tanesine kargo sırasında el koyacaktı. Hakkındaki iftira asılsız çıkacak, soruşturma kapanacak, girişimlerde bulunulacak ancak kitaplar geri alınamayacaktı.
Sezgin öncülüğünü yaptığı müzede ise İslam bilginleri tarafından dizayn edilen aletleri tanıtmak istemişti. Yola çıkarken ‘Acaba 20 aleti bulabilir miyim, onların modelini yapabilir miyim?’ diye başlayan Sezgin’in müzesinde bugün 800’ü aşkın alet sergileniyor.
2000’li yıllarla birlikte Türkiye’de yavaş yavaş kıymet verilmeye başlanan Sezgin’in gayretleriyle Gülhane’de bir İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi kuruldu. 2 yıl sonra da bu müzenin faaliyetlerini sergilemek için kendi adıyla bir vakıf kuruldu. Ama söz konusu müzede daha sonradan bazı aksaklıklar yaşanması karşısında Sezgin’in itirazları Türkiye makamları tarafından dikkate alınmamış ve kendisi bu konuda üzüntü duymuştu. Öyle ki bu müze konusunda yaşadığı sıkıntılar karşısında zaman zaman “acaba müzeyi kurmasa mıydım” sorusunu soruyordu Sezgin. Bunun yanında Sezgin kendisini ziyaret eden kız çocuklarının elini öpüşünü anlatırken, tüm emeğinin karşılığını aldığını ve hamd ettiğini de söylüyor.
Son birkaç asra baktığımızda Sezgin, şüphesiz dünya üzerinde yaşamış olan en büyük bilim tarihçisidir. Fakat Sezgin dert sahibi bir insan olmanın neticesinde bu noktaya ulaşmıştır. Yıkık bir medeniyetin, ruhundan kopmuş ve kendi deyimiyle madde peşinde koşan bir güruhun canlanması için çabalamıştı hayatı boyunca. Yıllar sonra yaptığı çalışmalar neticesinde onu arayan akademisyenler kendilerini aşağılık kompleksinden kurtardığını söyleyecekti Sezgine. Sürüldüğü ülkesine hiç küsmedi, fakat kendisini ülke sınırlarıyla da boğmadı Sezgin. Bütün bir İslam coğrafyasını kucakladı, masasının üzerinden hiç ayırmadı. İslam tarihi ve bu kadim tarih içerisinde varolagelen bilgi hazinesinin gömülen her bir parçasını tek tek çıkardı ve parlattı. Kendisi hakkında “Müslüman bir Türk” olarak bahseden Sezgin, eleştirilerini de esirgemedi hiçbir zaman. 50 yıl ülkesinden ayrı kalan Sezgin, döndüğünde maalesef yalancı, müfteri, materyalist, zamanı boşa harcayan ve başarıyı başkalarından bekleyen insanlarla tanıştığını söylüyordu. Zamanın bir hududu olduğunu ve bir lütuf olan zamanın faydalı kullanılması gerekliliğini defaten belirtiyordu.
Sezgin, zamanın ruhunun künhüne varmış, çalıştığı alanı sahiplenmiş, ona tutkuyla bağlanmıştı. Vardığı sonuç bütün bir İslam tarihi birikiminin anaç bir edayla dünyaya ilim yaydığı ve fakat dünyanın nankör bir evlat edasıyla onu reddettiği oldu. “Din bilime engel değil” diyordu Sezgin. İslam kültürü asırlar boyunca veren el olmuş, İslam medeniyeti ibret değil örnek olmuştu. Geldiğimiz neticeyi nokta itibarıyla teknoloji satın alan, üretmek yerine tüketen, kuklalaşmış, yozlaşmış, tükenmiş ve Sezgin’e göre yaratıcılığını yitirmiş İslam coğrafyasının, tarihinin çok küçük bir kısmında bu negatif yönlü değişimi hızla göstermesi Sezgin ve onun gibilerin çalışması üzerinden sorgulanması gereken bir mefhum.
Fuat Sezgin, öğrendikleri üzerine bir dert sahibi oldu ve bu derdiyle bir asrı hakikat peşinde harcadı. Adanmışlığın, inancın, emeğin, liyakatin, özverinin ve disiplinin bir timsali olarak geldi ve gitti. Bir âlim ve dahi bir âlem yitirildi. Rahmeten Vasia!

