İnsan Özgür Doğar, Oysa Her Yerde Zincire Vurulmuştur!
TEMMUZ Sayı: 24 - Temmuz 2018

Rousseau / Toplum Sözleşmesi

Neden tüm dünyayı doyuracak kadar yiyecek varken bebekler açlıktan ölüyor?

Neden bu kadar çok olduğumuz halde etraf yalnız insanlarla dolu?

Neden füzeler öldürmeye programlandığı halde onlara barış koruyucuları deniyor?

Neden hala bir kadın kendi evindeyken güvende değil?

Sevgi nefrettir, savaş barıştır, hayır evettir ve hepimiz özgürüz!

Ama birinin cevap vermesi gerek;

Körlerin gözlerinin açılmasına ve

Dilsizlerin doğruları dillendireceği zamanın gelmesine az kaldı.

Bu şarkı sözleri; Tracy Chapman isimli bir sanatçının 1988 yılında kendi adıyla çıkardığı albümünden, ‘neden’ adlı parçasına ait. Dinlemenizi tavsiye ederim…

Bir yandan ‘insan doğası gereği bencildir ve güçlü bir devlet tarafından dizginlenmezse sonuç; herkesin birbirinin gözünü oyduğu anarşi ortamıdır’ diyen Hobbes, öte yandan; tüm kötülüklerin kaynağını uygarlığa bağlayarak, ‘doğal durumdaki insan mutlu ve özgürdür’ diyen Rousseau!

Başka bir deyişle; Hobbes’e göre devlet bizi yeryüzünde cehennemi yaşamaktan kurtarırken, Rousseau’ya göre kendi yarattığımız uygarlık sonucunda yeryüzündeki cennetten kovulduk.

Kötülüklerin kaynağının içsel mi, yoksa dışsal mı olduğu konusunda anlaşamasalar da iki düşünürün ulaştığı ortak varsayım, arzuların çoğalmasının, insanlığı felakete sürüklediğidir.

Arzuları ile imtihan olan, Hz. Adem ve Hz.Havva’nın ‘yasak elma’ dışında tüm ihtiyaçları karşılanmıyor muydu? Kendine yeterli ve huzurlu bir hayat sürmüyorlar mıydı? Evet, ancak arzular ile ihtiyaçlar her zaman örtüşmüyor. Yani sadece ihtiyaçlarımızı arzulamıyor, arzuladıklarımızı ihtiyaca dönüştürebiliyoruz.

Bazen bu arzu sadece meraktan ya da isyandan kaynaklanabiliyor. Muz ya da şeftali kadar baştan çıkarıcı olmayan, yemediğimiz zaman çok büyük kayıplarımızın olmayacağını düşündüğümüz elma, yasak olması sebebiyle en büyük arzumuz oluveriyor. Elma bütün yasaklar gibi baştan çıkarıcı, çünkü merak duygusunu kışkırtıp, muhataplarını huzursuz ediyor.

Rousseau’ya göre; hayatta bazı şeyler kontrolümüz altında, bazı şeyler ise kontrolümüz dışındadır. Mutluluğa ulaşmak için, bunların arasındaki keskin ayrımı kavrayıp, hayatta sadece kontrolümüz altındaki şeylerle uğraşmak, hayal kırıklıkları oluşturan beklentilerden uzak durmak, kaçınmak gerekir.

Oysa bazı arzular idealdir, insanidir. Dünyanın daha yaşanılır bir dünya olabilmesi için arzu duymak gibi! Helal olana, helal yoldan ulaşmaya çaba sarf etmek gibi! Buna bireysel anlamda güç yetiremeyeceğini varsayıp, bunun için mücadele etmenin acı vereceğini düşünmek ve vazgeçmek insanı mutlu eder mi? Sanmıyorum!

Herakleitos’a atfedilen bir söz var; ‘aynı nehirde iki defa yıkanılmaz’ diye. Yani her şey sürekli değişim halindedir. Eşyanın doğası değişir, ihtiyaçlar değişir, arzular değişir, değerler değişir, yetenekler değişir ancak insan doğası zannımca değişmeyen tek gerçeklik! İnsan; hep ister ve arzular. Sonuç; ya düşer, ya da çıkar.

Buradan hareketle; Rousseau’nun tarihin dehlizlerinde aradığı ‘doğal insan’ kurgusu ile geleceğin hayalinde aradığı ‘ideal toplum’ ütopyası, insan doğası ile örtüşmez! Hatta geçmişi özlemek ve geleceği hayal etmek, bugünü yaşanmaz kılar. Sadece kontrolümüz altındaki olgulara hükmederek yaşamak, acı vereceği düşüncesiyle sorumluluktan kaçmak, hayal edilen ideal toplum için çalışmamak ne kadar gerçekçi?

Hapishanede tutukluların üzerine ateş açılan ‘hayata dönüş operasyonu’nundan, Amerika’nın Afganistan’a özgürlük, Irak’a demokrasi götürdüğü askeri operasyonlara kadar! Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi adı altında ‘emperyalizme karşı’, emperyalistlerle halklarını katleden sahte insanlardan! Dünyaya insan hakları, barış ve eşitlik vaad eden uluslararası kurumlara kadar, dünya bir yanılsamadan ibaret!

Kavramların içinin bu kadar boşaltıldığı, tersine dönüştürüldüğü bir çağda; medyadan bize sunulan sanal gerçeklik, sürekli değişen yapay gündemler ve klişe fikirlerin saldırısı altındayken, umutsuzluğa kapılmamak zor, biliyorum!

Bir yandan hayatımızın gidişatı kontrolümüzden çıkıp, ‘piyasaların neyi sevip, neden ürktüğü’ ile belirlenirken, öte yandan özel yaşamımızın sınırlarını ne kadar genişletirsek; (daha geniş bir ev, araba, moda giysi ve hobiler gibi) özgür olabileceğimizi zannediyoruz! Sıkıcı işlerimizden arta kalan ‘boş’ zamanlarda nasıl ‘eğleneceğimizi’ planlayarak, yuvarlanıp gidiyoruz!

Ekranlarda ve vitrinlerdeki o dışına ‘altın tozu’ sürülmüş, içiyse çürümüş hayatları izlerken, hayatımız bu sahte dünyaya öykünerek akıp gidiyor.

Dün bilimkurgu olan ütopyalardan hangisi bugün yaşadığımız çağa daha çok benziyor? Sizce kim haklı çıktı; Orwell mi, Huxley mi? Bu soru belki de burada daha anlamlı duruyor.

George Orwell 1949 yılında soğuk savaş dönemine girerken yazdığı 1984’te, dönemin ideolojisini şu denklemle romanlaştırır. Komünizm/Stalin + Faşizm/Hitler= Totaliter Rejimler ve tabi ki bu şer ekseninin karşısındaki kurtarıcı Liberal/Demokrasi.

Bireyselliğin ve özgürlüğün esamesinin okunmadığı bu ülkede, ‘Hakikat Bakanlığı’ gerçekliği üretir. ‘Düşünce Polisi’ ise halkın bu gerçekliği yutmasını garantiler. Aslında Orwell’in bu kurgusu ütopya değil yaşanılan bir vakadır. Her şey tıpatıp Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in dediği gibidir; ‘Eğer yeterince büyük bir yalan uydurur ve sürekli tekrarlarsan, sonunda insanlar buna inanacaktır!’

‘Büyük Birader’ her evde sürekli açık tutulması zorunlu olan televizyonlardan halkı izler. Sıkıntı çıkaranlar tespit edilip elektroşok ve işkenceyle ‘eğitilir!’ Partinin üç sloganı vardır; Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir ve Cehalet Güçtür!

Öte yandan 1932 yılında yayımlanan, Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’sı savaşların ve yoksulluğun tamamen ortadan kalktığı, herkesin sağlıklı ve mutlu, teknolojinin çok gelişkin olduğu bir ülkede geçer. İnsanların her türlü hazza boğulduğu bu toplumda sanat, edebiyat, din ve felsefenin soyu çoktan tükenmiştir.

Orwell kitapları yasaklayacaklar diye korkarken, Huxley’in korkusunun kaynağında, kimse kitap okumayı istemeyeceğinden, kitapları yasaklamanın gerekmeyeceği vardı. Orwell bizi bilgisiz bırakacaklarından, Huxley ise insanları pasifliğe ve bencilliğe sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olmalarından korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley ise gerçeklerin umursamazlıkla karşılanmasından korkuyordu. 1984’te insanlar acı çekmeyle tehdit edilerek kontrol altına alınırken, Cesur Yeni Dünya’da ise baştan çıkarıcı, gönül çelici eğlencelerle hazza boğularak kontrol altına alınıyordu.

Yaşadığımız ‘bilgi çağında’ tek bir Hakikat Bakanlığı olmasa da, medyadaki farklı kanallar iyi yaşamın anlamını, eğlenmesini bilmek’ olarak tanımlıyor. Sanat, edebiyat ve felsefe gibi uğraşlar ‘entel-dantel’ takımının hava atmasına indirgeniyor. ‘Felsefe yapma’ nakaratı altında sığ bir hazcılığın ‘kafana takma, anı yaşa!’ sloganı gittikçe yüceltiliyor.

Tracy Chapman; ‘körlerin gözlerinin açılmasına ve dilsizlerin doğruları dillendireceği zamanın gelmesine az kaldı’ derken zaman belirtmemiş olabilir ancak birilerinin cevap vermesini hala beklediğine eminim. Ne dersiniz bu vicdanlı sese kulak verip, sesini yükseltemeye var mısınız?

Sinan Ön Arşivi
24 Sayı: 24 - Temmuz 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler