Ölümü Cebinde Taşıyanın Yüreği Yaman Olur
TEMMUZ Sayı: 24 - Temmuz 2018

Nezahat Hanım dünyaya getireceği çocukların sevinçle karışık endişesi içerisinde doğum gününü beklerken bir gece uykusundan pürtelaş uyanır. Rüyasında soyundan geldiği Dülkadiroğulları Hükümdarı Alâüddevle’yi görmüştür. Dülkadir beyi kendisine ikiz çocuk sahibi olacağını ve ilk doğacak çocuğa kendi adını vermesini söylemiştir. Belli ki Nezahat Hanım’ın düşüncesi de bu yöndeydi ve aklındaki rüyasına girmişti. Çünkü dedelerinin hatırasına sahip olmak onun için bir gurur vesilesi idi. Gerçekten ikiz çocukları olur ve ilk doğan çocuklarına Alâüddevle adına Alâeddin adını verirler. İkinci kardeş ise çocukların baba tarafından dedesi olan Rasim ismini alır. Böylece birisi Türkçe şiirin diğeri Türkçe öykünün iki parlak ismi doğmuş olur: Alâeddin ve Rasim Özdenören kardeşler. Tarih 20 Mayıs 1940.

Alâeddin Özdenören, ilk ve orta öğrenimini Maraş, Tunceli, Malatya ve İstanbul'da tamamlar. 1966 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Özdenören, İstanbul, Maraş, Çorum, Mersin ve Ankara'da çeşitli okullarda öğretmen olarak görev yapar. 1991 yılında Kültür Bakanlığı Müşavirliği'ne atanan Özdenören, bu görevindeyken emekli oldu ve emekliliğinden sonra Balıkesir'e yerleşir.

Lise yıllarında ikiz kardeşi Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Erdem Bayazıt ile Maraş'ta çıkardıkları Hamle dergisi ve mahalli gazeteler için hazırladıkları edebiyat sayfalarında edebiyata başlar Alâeddin Özdenören. Daha sonraları Yeni İstiklal, Diriliş ve Edebiyat dergileri ile 1976'da kurucuları arasında yer aldığı Mavera dergisinde yazmaya devam eder. Özdenören, son yıllarda ise Edebiyat Ortamı, Yedi İklim, Hece, Ay Vakti, Ünlem, Yansıma gibi dergilerde yazdı. Şair, kimi zaman kendi adıyla, kimi zaman da Bilal Davut müstearıyla Yeni Devir, Milli Gazete, Zaman, Tutanak ve Sağduyu gazetelerinde de fikri ve kültürel yazılar kaleme almıştır.

İnce bir duyarlılık ve dil işçiliği ile kurulan şiirlerine hüzün, ayrılık, ölüm, keder gibi duygular hâkimdir. Öyle ki ölümü cebinde taşımayı kendisine yakıştıracak kadar melal yüklü şiirler yazan şair, gözünün değdiği her yerde adeta yalnızlıklar bırakan bir duyarlılığı taşımıştır. Bu duygular, ince bir lirizm ile sağlam bir şiirsel yapı oluşturur. Daha çok şairlik yönüyle tanıdığımız Alâeddin Özdenören'in deneme, inceleme, hatıra ve deneme alanlarında da eserleri vardır.

Güneş Donanması (1974), Yalnızlık Gide Gide (1996), Şiirler / Bütün Şiirleri: 1975-1999 (1999), Bütün Şiirler (2002) şiir kitapları yanında, İnsan ve İslâm (1982), Batılılaşma Üzerine (1983), Devlet ve İnsan (1986), Yakın Çağ Batı Dünyası ve Türkiye'ye Yansımaları (1986) isimli deneme kitapları ile Şiirin Geçitleri (1996) isimli inceleme eseri ve bir de Unutulmuşluklar (1999) adlı hatırat türü eserler bıraktı geride.

Şiirinde hüzün ve melalin yanında büyük bir direniş ve var olma azmini açıkça görebileceğimiz Özdenören, aynı zamanda deneme kitaplarında da insan, devlet, yaşadığımız dünya, İslam, Batılılaşma gibi konular üzerinde kafa yormuş ve yaşadığı zaman ve zemin içerisinde bir kimlik davasının sesini yükseltmeyi gaye edinmiştir.

“Devlet ve İnsan” kitabında yazdığı gibi, ülkenin bilinçle bilenmiş, sahih bir tarih bilincine sahip aydınlara ne kadar ihtiyacı vardır? Ama kör ya da miyop bakışlı aydın müsveddelerinden bunu beklemek beyhudedir. ‘Geçmişin inkârı, hâlihazırın ve geleceğin de inkârı demektir’ diyerek geçmişin ölüm kalım çizgisinin geleceği aydınlatacak önemli bir bilinç inşasının malzemesi olduğunu vurguluyordu. Bu, Cumhuriyet döneminde, geçmişinden koparılan her düşünceli aydının dillendirdiği bir gerçekti aslında. Yeni bir çağcıl batıcı toplum inşasına yönelen Cumhuriyet elitist ideolojisi ile hesaplaşmanın başlıklarından birisidir bu. Tarihsel kökleri yad etmek ve onlarla koparılan bağı yeniden inşa etmek.

İnsan, ulu bir ağaç gibidir. Gövdesi ne kadar büyük olsa da kökleri ile toprağa tutunmak zorundadır. Kökler, hayattır çünkü. Ruhtur, yaşamdır.

Maraşlılar şiir ailesinin önemli bir ferdi olarak özellikle 70’li yıllardan 90’lı yıllara kadar arkadaş çevresinde inşa ettikleri edebiyat ve düşünce faaliyetleri ile bu ülkede iyisiyle kötüsüyle, eksiğiyle fazlasıyla bir etki bırakmış ve bir geleneği var etmiş insanlardan birisi olarak yaşadı Alâeddin Özdenören.

Güneş Donanması şiirinde; “Haydi muhacir kalk / Önce gider susuzluğunu / Sonra sevgiyle uyandır çocukları / Yüzlerinde yeni haberler uçuşan. / Ve öğret onlara / Kelimelerin nasıl dizildiğini / Usta askerler gibi” diyerek edebiyatı ve şiiri adeta mücadele azminin bir silahına dönüştürüyor, inancımızdan, toprağımızdan, köyümüzden, tarihimizden, mescitlerimizden, hanlarımızdan uzak düşerek hicrete mecbur olduğumuz bu dünyaya karşı bir kıyam manifestosu yazıyordu.

Ölümü çocukların kulaklarına küpe olarak armağan eden şair Özdenören, bu tavrıyla geleceğin büyükleri olacak çocukların kulağına bir kıyamet söylencesi, bir ayet, bir gelecek vizyonu, bir hesap anekdotu iliştiriyor adeta. Bu dünyanın sonu gelecek ve herkes Allah’ın huzurunda hesap verecek bilincini doğan çocukların kulaklarına okunan ezan gibi fısıldıyor. Çünkü ölümün musahibi olan hayatın muhasibi olur. Hayatın muhasibi olan da ahretin müdafii olur.

Kardeşi Rasim Özdenören, 26 Haziran 2014 tarihinde ölümünün on birinci yıldönümünde Yani Şafak gazetesinde yazdığı köşe yazısında onu şöyle anıyordu: “Acı, kızgın bir yalnızlık içinde geçti ömrü... Çoğu kez, kendi uzlet köşesinden uzun, çok uzun süren dönemler boyunca çıkmadı... Hayatı nerdeyse bir talihsizlikler mahşeriydi... İftiraya uğradı, tekmelendi, nice talihsizlikler yaşadı... Yazık ki, bu talihsizlikleri önlemek elimden gelmedi. Daha orta ikide okurken uğradığı iftiradan (bir öğretmenin evini taşladığı iftirasına uğradı) onu kurtaramadım. Olayı, failin itiraf edeceğini umarak ben üstlenmek istedim, fakat okul disipliniyle ilgili hocaları inandıramadım. Asıl fail de, Alâeddin’in bir hafta okuldan tart edilme cezasına çarptırıldığını gördüğü halde, mertlik yapıp da ‘olayın faili benim’ diyemedi. Dokuz yaşındaki oğlu Kerem’in bir otomobil kazasında ölümü hayatını allak bullak etti. Yırtıcı, iflah olmaz bir acılar girdabına düştü... Bu oğulcuk için terennüm edilen şiirleri Türkçenin belki de en hazin, en lirik parçaları olarak edebiyat tarihimizde anılacaktır.”

Maraş Ahırdağı eteklerinde parlayan bir keklik gibi tedirgin, ürkek, münzevi ve hüzünlü şairimiz Özdenören İkinci Yeni şiir dalgasının da aslında önemli bir ayağını oluşturur. Onu diğer tüm arkadaşlarından ve çevresindeki zamanının şairlerinden ayıran özelliği, şahitliklere bakacak olursak, yalınlığıdır. Yalın olan biraz da yalnız olur demek yanlış olmaz.

Maraş’ın dam evlerinin bacasından gece yıldızları izleyerek donanan bir çocukluk ile İstanbul’un koşuşturması içerisinde var olmayı davası ile birlikte düşünen hüzünlü bir yürektir. Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Sezai Karakoç ve bunlardan önce Necip Fazıl ile birlikte yol yürümüş, Büyük Doğu ve Diriliş dergilerini abone yapmak için il il gezmiş sessiz ve soluksuz devrimci bir derviştir aslında.

Düşüncesinin şekillenmesinde Nuri Pakdil’in, şiirinin mecra bulmasında Cahit Zarifoğlu’nun etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu dünyada yorgun bir yüzle dolaştı, gözleri değdiği yerlerde yalnızlık bıraktı. Yalın ve sessizce yaşadı. Şiiri hikmetli bir ağıt gibi çığırdı. Mustafa Aydoğan’ın kendisi hakkında yazdığı biyografik kitaba isim olan ‘Yalnızlık Mahşeri’ ifadesi onu ve ruh halini çok iyi tasvir eder.

Nihayet hüzün şairi, sessiz sedasız, 26 Haziran 2003 tarihinde amansız bir dertten muzdarip olarak, uğultulu derinlikler, çocukların kulaklarına küpe bir ölüm, muhacirleri kıyama çağıran bir nefes, denizlere atılmış bir çelenk, kurumuş bir ağaç bırakarak unutuş rüzgârının açtığı kapıdan usulca geçip gitti.

Mustafa Yılmaz Arşivi