Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgârına
TEMMUZ Sayı: 22 - Mayıs 2018

Çok şükür, yine kavuştuk bahara. Görmemek için kör olmak gerekir. Baharı müjdeleyen ne varsa dışarıda: Uyanan tabiat, güneş, çiçek açan ağaçlar, kuş sesleri, kelebekler... Bugünlerde yol kenarlarında, parklarda ve bahçelerde rengârenk çiçekler görüyorum: Leylaklar, sümbüller, menekşeler, laleler… En çok da laleler. Asıl laleler Emirgan'da diyor eş dost, konu komşu. Hem festival de varmış orada. O yüzden tez elden Emirgan'a gidip lalelere doyulmalı, bol bol fotoğraf çekilmeliymiş.

İşte böyle bir hevesle Emirgan'a doğru yola çıkıyorum. Yolda yürürken tomurcuklanan ağaçlara bakıyorum bir yandan da. Her şeye rağmen İstanbul’da ağaçların yeşermesi, çiçeklerin açması güzel. Bazen yanından geçtiğim ayva ağacının çiçek açtığını görünce, kendimi tutamıyor, “Ayva Çiçek Açmış” şarkısını mırıldanmaya başlıyorum: "Ayva çiçek açmış yaz mı gelecek / Gönül bu sevdadan vaz mı geçecek!” Tembelliği bırakıp biraz uzağa gitmeye karar verdiğim için tebrik ediyorum kendimi. Ne de olsa başka bir kıtaya geçeceğim bugün. Malumunuz, İstanbul'da bir yerden bir yere hele de karşıya geçmek çok zahmetli. Ama Anadolu Hisarı'ndan Emirgan'a vapurla gitmek on dakika. Konu komşu demiyor. Ben diyorum bu kez. Bizzat tecrübe ettim çünkü. Ama evden çıkmam ikindiyi buluyor. Dönüşte vapuru kaçırsan da git diyor içimden bir ses. Hadi öyle olsun bakalım.

İskelenin önünde, her zamanki gibi güvercinler gezinip duruyor. Tabii ki çifter çifter. Çiçek açmış erik ağacının dalında ve iskelenin çatısında tefekkür edenler de var. Güvercinler düşünedursun, akbil basıp iskelenin bekleme salonuna giriyorum. Başka bir asırdan kalma, estetik dolu tavana sahip, hüzün kokan bu salonda kimsecikler yok şimdilik. Vakit geçtikçe, içimde dolaşan kararsızlık duygusu yine ortaya çıkıp aklımı çelmeye başlıyor. Madem vapura biniyorsun, Kanlıca'ya veya taa Anadolu Kavağı'na kadar git diyor mesela. Bir süre tereddüt içinde kalıyorum. Vapur birçok semte uğradığı için artık paşa gönlüm ne buyurursa. Ya da en iyisi, “Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına” şarkısını söylemek. Ne yapayım, sağım solum belli olmuyor bu aralar. Mecburen bir iskelede ineceğiz elbet. Saate bakıyorum, vapurun gelmesine çok var. Ne diye hemen girdiysem bekleme salonuna. Her işte bir hayır vardır deyip oturuyorum.

Birisi, belediyenin icraatlarını anlatan dergisini bırakmış bekleme salonunun ahşap kanepelerine. Elime almadan kapağına bakıyorum. Altı ay öncesine ait olduğundan bakasım gelmiyor. İki dakika sonra sırt çantalı, yırtık kotlu genç bir kız giriyor salona. Ağzında sakızıyla çaprazıma oturuyor. Modern çağın tüm insanları gibi hemen telefonuna dokunuyor ya da herkes gibi akıllı telefonuyla bağlanıyor hayata. Ne de olsa hayat(!) orda. Sorsanız, başka türlü geçmiyor zaman. Ardından iki başörtülü genç kız arz-ı endam ediyor salonumuzda. Önce iskeleye çıkıp havayı kokluyorlar. Havada aşk kokusu mu var bilinmez ama bahar ve deniz kokusunu hissediyor insan. Temiz, berrak ve çiçek kokusu hem de. Bahar farkı işte.

Derken sapsarıya boyatmış saçlarıyla otuzlu yaşlarda bir bayan giriyor içeriye. Girer girmez göz göze geliyoruz. Telefonda bir şeyler anlatıyor harıl harıl. İletişimin bir başka yolunu kullanıyor o da. Kulak misafiri oluyorum ister istemez. Bir arkadaşını çekiştiriyor anladığım kadarıyla. Karşı taraf itiraz edince bu defa sesini yükseltiyor, başka örnekler veriyor. Velhasıl kimse yoğurdum ekşi demiyor. Herkes ne kadar da kusursuz değil mi? Hayatımız dedikodu diyen arkadaşı hatırlıyorum bir an.

Vapura devamlı binmediğimden aşina yüzlere rastlamıyorum haliyle. Her gün vapur ulaşımını tercih edenler, İstanbul trafiğine yakalanmadan deniz üstünde yolculuk edenler ne şanslı. Boğaz’a bakıyorum ara sıra. Her zamanki gibi bomboş ama halâ seyrine doyum olmayacak kadar güzel. Gökyüzünde martılar, seyrüsefer eden tek tük vapurlar, yatıyla Boğaz turu yapan insanlar, karşı sahilde süratli giden arabalar ve de mahzun Rumeli Hisarı. Bütün haşmetiyle asırlara meydan okuyan kaç eser kaldı şu güzelim Boğaz’da? Kalanlar ya yakılıp yıkıldı ya da ihtiraslı hayatlara şahitlik ettikten sonra kaderine terkedildi. Daha geçen hafta, az ötedeki Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’na koca gemi çarpıp kullanılamaz hale getirmedi mi? "Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman..." diyor Didem Madak, rahmet olsun.

Dışarıda hafiften bir rüzgâr var. O yüzden salonun iskeleye açılan kapısını rüzgâr okşuyor ara sıra. Boğaz’a bakarken eski bir balıkçı kayığı geçiyor. Kayığında tek başına oturan bir balıkçı abi, ağlarını kontrol ederek ilerliyor. Ama tepesinde yirmi otuz kadar martıyla. Ne buldular, neden bu kadar martı kendilerine simit atmayan bir kayığın peşinden gider ki? Benim martılarım kimin peşinden gideceğini iyi bilir. Vefayı, dostluğu sadece insanlar unuttu.

Bekleme salonuna vuran güneşin kızıllığı ahşap kanepenin üstüne çökmeye başladığı sırada ak saçlı bir teyze giriyor içeriye. Kimseler yok yanında. Fakat yılların yorgunluğu var üzerinde. Yüzündeki çizgiler öyle diyor. Güneş gören kanepelerden birine oturuyor hemen. Güneş görünce hemen sırtını veren her insan gibi. Uzun yıllar görmediği bir dostuna gider gibi giyinmiş sanki. Epey de düşünceli, bir an dalıp gidiyor uzaklara. Kim bilir neler geçiyor aklından. Vapurun gelmesine az varken kırk yaşlarında, hafif sıska bir adam karşıdaki börekçiden aldıklarıyla hemen iskele tarafına geçiyor. Camdan bakıyorum. Poşetten ayçöreğini çıkarıp yiyor. Tabii ki kuru kuru. Bir an önce vapura binmek ister gibi telaşlı üstelik. İşe mi gidiyor ne! Ardından sigarasını yakıp bir süre Boğaz’a seyre dalıyor.

Adama bakarken vapurun süzüle süzüle geldiğini fark ediyorum. İskeleye yanaşıyor ağır ağır. Kalabalık bir grup iniyor hızlı adımlarla. İskelede bekleyenlerin yüzünde sevinç ifadesi. Ayağa kalkıp süratle vapura biniyorlar. Bense bakıyorum sadece, çakılı kalıyorum oturduğum yerde. “Gitme, kal!” diyor içimde bir ses, “kal burada.” Güneşin kızıllığı vurmuş salondan geriye mahzun ve yapayalnız bir ben kalıyorum, bir de bu fotoğraf. Vapur uzaklaşırken büsbütün hissediyorum yalnızlığımı. Hayır, bu kez kızmıyorum kendime. Doğru, gitmekle gidilmiyor ama gitmek de sevmek gibi gönülden olmalı. Olsun, giden gitsin. Ne diyordu bir şiirinde Ali Ayçil:

Ben bu iskelenin süryanisiyim giden gider

Bana kalır güneşin kızıllığı

Herkesi uğurlayan o uğurlanmaz hüzün

Ayırmaz kıyısından içimdeki korsanı...

Kemal Kurak Arşivi
22 Sayı: 22 - Mayıs 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler