Sessiz Sorular
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

Yine bir gün, daha doğrusu sıradan bir gün pencereden dışarı bakıyorum. Hayat her zamanki gibi diyecekken, bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum. Zaman durmuş adeta. Her metrekareye bir sesin düştüğü bir zamanda her yeri sessizlik ele geçirmiş. Yanlış anlaşılmasın, sessizlikten korkan biri değilim. Pardon, uzaklardan bir davul sesi geliyor. Neden, nereden derken dört yüz metre ilerideki liseden galiba diyorum. Yeni bir törene hazırlanıyor gençler. Hayret, bugün ne martılar çığlık çığlığa, ne de köpekler hırlaşıp dalaşıyor. Şehir sanki derin bir uykuya dalmış. Vakit ne gece yarısı, ne de günün ilk saatleri. Öğlene geliyor, üstelik Cumartesi bugün.

Herkes sessizliğe bürünmüş, kimse konuşmuyor. Konuşsalar n'olacak, dinleyen mi var dediğinizi duyar gibiyim. Hani asırlar önce demiş ya Keçecizade İzzet Molla: "Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin / Bülbül hâmûş, havztehî, gülistan harâb!" Yani bu alemin öyle bir bahar mevsimine geldik ki; bülbül susmuş, havuz boş ve gül bahçesi haraptır. Neyse, gökyüzüne bakıyorum kısa bir an. Kül rengi bulutlar ve de kasavet kaplamış. O yüzden yorgun bedenimi sokağa atmak, insan içine karışmak, hatta alıp başımı uzaklara gitmek gelmiyor içimden. Oysa beklediğimiz bahar erkenden gelmişti. Şehrin boğucu havasından kaçıp kırlara akacak, tabiatın sesini dinleyecektik. Unutacaktık, unutulması gereken her ne varsa.

Alt katımda oturan yaşlı çift de bugün suskun. Başlarına bir şey mi geldi acaba? İlginç, her hafta sonu -belki de her sabah- dinledikleri nağmeler yankılanmıyor apartmanda. Belki balkonda oturup rengarenk çiçekler arasında kahvelerini yudumluyorlar. Yoksa yaşlı teyze, küçücük odadan sokağa mı bakıyor yine? Sokakların, çocuk seslerine hasret kaldığını söylemeye gerek var mı? Yan tarafımızdaki fidanlıkta da bir hareketlilik yok. Ne bir müşteri, ne de bir çalışan. Tırlardan koca koca ağaçlar da indirilmiyor bugün. Ama her gün yeni şeyler ekleniyor fidanlığa. "Acılar acılara eklenince ağırlaşıyor." diye mırıldanıyorum birden. Unutmalar unutmalara eklenince ya peki? Sormadan edemiyoruz. Unutuyoruz pek çok şeyi belki ama sormayı unutamıyoruz bir türlü.

Ne olduğunu anlayamadığım tuhaf bir gün işte. Sigara kullanıyor olsam bir tane yakacağım belki ama Allah’tan yok yanımda. Unuttuğum, yapmam gereken bir şeyler var ama nedense gelmiyor aklıma. İnsan unutan, unutmaya mahkûm bir varlık. Aramızda kalsın, Edip Cansever gibiyim bu aralar: "Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri / Dağılıp gitmişler her biri bir yana / Kuşlar gibi, onlar da / Benimse ne gideceğim bir yer / Ne de özlediğim bir şey var..." İnsan bir süre sonra saati hatta günleri bile unutuyor. Ya da bir şeyler unutuyorsun bir yerlerde. Dalgınlığına veriyor herkes.

Tik tak sesi çıkaran bir saatim olmadı hiç. Masanın üzerinde ufak bir tane var ama her saat başı güzel melodisiyle bir saati daha geride bıraktığımızı haber veren cinsten değil. Babam böyle bir şey hediye etmek istemiş ama kabul etmemiştim. Kim, “Zaman her şeyin ilacı!” diyorsa yalan söylüyor. Kol saati kullanmayı bırakalı yıllar oldu. Zamanın aktığından haberim olmasın, sanki serazat yaşamak ister gibiyim. Her gün bir sayfasını kopardığım takvimim de yok duvarımda. Umursamıyorum, unutmak istiyorum günleri, vakti herhalde. Nereye kadar peki? Hep böyle mi sürecek?

Eski günleri hatırlamak olmasa, insan bazen unutuyor her şeyi. Hatta neyi unuttuğunu da. Her şey ölürken bir bir, yaşadıklarımız hatta umutlarımız da ölüyor haliyle. Hangi kapıyı çalsak, karşımızda buruk acı. Evimin karşısında bulunan Küçüksu Mezarlığı'na bakıyorum bir an. Dikkatimi çeken ilk şey, at kestanesi ağacının çiçek açmış olması. Kırmızı pembe karışımı bir rengi var çiçeklerinin. Görülmeye değer. Erguvanlar, mor salkımlar sırasını savarken yaşama sırası onda bu kez. Mezarlara da bahar gelmiş. Bazı mezarların dibinde ya da üstünde açan papatyalar, güller görüyorum. Renkliliğin aksine derin bir sükûnet hüküm sürüyor. Yaprakları kımıldayan ağaçlar yok değil. Lakin ağaçlar mezarda yatanlara şarkı söylemiyor bugün.

Bir sanat filmindeki gibi sessiz her şey. Durun, bir adam geçiyor mezarlığın yanından. Dudaklarında neşeli bir ıslık, elleri ceplerinde. Uzun zamandır alamadığı maaşını sonunda cebine koymuş gibi mutlu. Unutmuş hemen parasız günlerini, evdekilerin para isterken ki hallerini, çaresizliğini. İnsan ne çabuk unutuyor her şeyi...

"İnsan insana anlatamaz derdini / Denedin, olmadı, değil mi?" diyen İbrahim Tenekeci'ye hak veriyorum artık. "Boş ver, düşünme bunları!" diyor içimden bir ses, "kalk kendine bir kahve yap en köpüklüsünden, sonra da bir kitap aç!" İnsan bazen kendine kulak vermeli, değil mi?

Kemal Kurak Arşivi
23 Sayı: 23 - Haziran 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler