Bir zamanlar Asya:
Bir zamanlar, görkemli imparatorluklar, muhteşem ordular, atlar, kılıçlar, kalkanlar, zırhlar, ufka sürüklenen tozlar, savaş meydanları, şanlı zaferler… Asya! Asya! Ne oldu sana. Bir ölü gibi ayaklar altında sürünüyorsun. Kutlu topraklarında haramiler cirit atıyor. Sen ancak ağıt yakıyorsun. Sultanlar, şehzadeler, o yiğit savaşçılar ölüm uykusundan uyansa. Semerkant, Taşkent, Buhara o ilim merkezleri, yeniden görkemli günlerine kavuşsa. Asya dirilse, Asya şahlansa… Dağlar, ırmaklar, ovalar, yamaçlar aşk şarkıları söylese, hasret bitse. Asya, Asya, Asya…
Bir zamanlar Asya:
Bir zamanlar; tam 40 yıl önce, tam 41 yıl önce. Asya diye bir kızın hayali Eskişehir sokaklarından, caddelerinden, bulvarlarından bir yaprak gibi savruluyor. Asya Belkıs gibi güzeldi. Belkıs bütün modern zamanların zincirlerini kırar, bütün şarkılara türkülere bir anlam katardı. Asya da Belkıs gibi güzel bir rüyaydı. Ben rüyalarımdan hiç uyanmak istemezdim. Asya belki de bir Leyla’ydı, bir Aslı’ydı, bir Şirin’di. Asya bir doğu masalıydı. Ben ellerimi göğe açayım, bütün kuşlar bizi selamlasın, rüzgârlar essin, yağmurlar yağsın. Asya! Asya! Sen kırk yıldır nerelerdesin? Ben bir mecnun gibi seni hangi çöllerde arayayım. Asya, Asya, Asya…
Bir rüya:
Ben Ahmet Güngör… Aslına bakarsan bir güngörmüşlüğüm yoktur. Dedem tesadüfen bu soyadını almış herhalde. 1977 yılında lise son sınıfta okuyordum. Eskişehir’e geleli 3 yıl olmuştu. Bir avlu içinde, tek oda ve bir mutfağı olan küçücük bir evde yaşıyordum. Son günlerde büyük bir heyecanla üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. İlkokulun 5. sınıfında mühendis olmaya karar vermiştim. İlkokulu bitirdiğim yıl bizim kasabaya elektrik bağlanıyordu. Arkadaşlarımla bir elektrik mühendisiyle tanışmıştık. Ben bu tanışmadan sonra mühendis olmak istemiştim. Lise tahsili için Eskişehir’e geldiğim günlerde; bir gün caddede yürürken bir inşaat mühendisinin tabelasını görmüştüm. Kendime dedim ki: Ahmet sen mühendis olmalısın. Evet, ben mühendis olmalıydım.
MÜHENDİS AHMET
GÜNGÖRMEMİŞ AHMET
YAPAYALNIZ AHMET
BİR MUTSUZLUK OLARAK AHMET
BİR HASRET OLARAK AHMET
Bir sürü Ahmet sayılabilir. Tüm tanımlar beni ancak ifade eder. Sınava gireceğim gün, karışık bir rüya gördüm. Ben Eskişehir’in sokaklarında bir kızın peşinden koşuyorum, kız da bir serap gibi kayboluyordu. Kızla karşılaşmayı bir türlü başaramamıştım. Birden uyandım. Allah! Allah! Diye kendi kendime konuşmayı sürdürdüm. Bu kız kim acaba diye meraklar içindeydim.
-Sen kimsin? Peri misin? Sultan mısın?
-Ben, ne periyim ne de sultanım. Ben Asya’yım. Bir görünüp bir kaybolacak. Talihsiz Asya…
-Asya mı? Sen Asya mısın?
ASYA, ASYA, ASYA…
Asya sen gerçek misin? Yoksa bir masal mısın?
Sınav sonuçları açıklanmış, mühendislik akademisinin makine bölümünü kazanmıştım. Hayatta, çok şey benim için ulaşılmazdı. Ama mühendislik benim için ulaşılır bir şeydi, mühendisliği saplantı haline getirmemiş ve sınavı kazanmıştım. Elimde sınav sonuç belgesiyle okula giderken, caddede rüyamdaki kızla karşılaştım. Aman Allah’ım bu kız rüyamdaki kızdı ve elinde sınav sonuç belgesi vardı. Selam verdim, kızla tanıştım. Akademinin elektrik bölümünü kazanmış. İsmi de Asya’ymış. İlk anda çok şaşırmıştım. 17 yaşındaydım, o güne kadar Asya ismini hiç duymamıştım. Ağır sarsıntılar geçiriyordum. İçimi büyük bir acı kaplamıştı. Kaderim beni hangi yöne çekmek istiyordu. Bütün şiirler hangi kadın için yazılıyordu. Belkıs, Asya, Leyla, Şirin, Aslı ya da Jülyet…
Okul açılmış, dersler başlamıştı. Bu sonbahar bambaşka bir sonbahardı. Yapraklar sararıyor, sonra dökülüyordu. Ben hiç kendimde değildim. Çok şiddetli bir aşka yakalanmıştım. Asya işte oradaydı. Sonbaharın bir köşesinden bana gülümsüyordu. 17 yaşıma kadar kızlardan uzak durmağa çalışan, ben Ahmet Güngör Asya’ya âşık olmuştum… Aşk yarası bütün bedenimi sarmıştı. Asya’yla konuşmaya cesaret edememiştim. Acaba platonik bir aşk mı yaşıyordum? Asya benimle alay mı ediyordu? Vesveselerle, evhamlarla yoksul evimde, hastalıklı bünyemle kederlere gömülüyordum. Büyük bir ümitsizlik içindeydim. Ben Asya’yla kavuşamayacaktım. Asya da Leyla gibi uçsuz bucaksız çöllerde seraplara karışacaktı. Ben şaşkın şaşkın doğu sabahlarını gözleyecektim. Ben…
İlk yıl şaşkınlıkla geçti. 1978 yılında okulun ikinci sınıfına başlamıştım. Asya’yı görüp göreceğim son sonbaharmış. Kışın yağacak karlar, baharda esecek rüzgârlar, güneye göç eden kuşlar… Asya’yı görüp göreceğim son sonbaharmış… 1979 yılı tam bir ayrılık yılıydı. Baharda dersler başlamış, Asya kayıplara karışmıştı. Asya bir anda yok olmuştu. Yaza kadar her gün Asya’nın yolunu gözlüyordum. Asya bir türlü gelmiyordu. Yaz gelmişti, Asya bir serap mıydı, bir rüya mıydı? Allah’ım! Bu kız nereye kaybolmuştu? Şehir yerli yerinde dururken… Apartmanlar, duraklar, sokaklar, caddeler, okullar, işyerleri yerli yerinde dururken. Asya nereye kaybolmuştu.
Yaz tatilinde memlekete gittiğimde, bütün akrabalarım benden şüphelenmeye başladılar. Hasta mısın? Kara sevdaya mı tutuldun? Sevdiğin bir kız mı var? Ne cevap vereceğime şaşırıyor, bocalıyordum. Derslerin ağırlığını neden göstersem de, hiçbir akrabam bana inanmak istemiyordu. Onlara Asya’ya olan aşkımdan nasıl bahsederdim. Asya’ya olan aşkım mahrem bir sır gibi bende saklı kalmalıydı. Sırrımı kimseyle paylaşmamalıydım.
Okulun üçüncü yılı başladığında, acı gerçeği Asya’nın arkadaşlarından öğrenmiştim. Asya’nın babası ölmüş, Asya okulu bırakmış, annesi ve kardeşleriyle memleketlerine taşınmışlar. Sadece bir buçuk yıl… Asya şimdi yoktu. Asya benim için ölmüştü artık. Ey Asya! Görkemli Asya, hani dünyayı titreten orduların, atlar, davullar, borular, otağlar, şanlı zaferler? Asya geçmişin karanlığına gömüldü. Asya ölü bir Asya… Asya bir serap, Asya bir yanılsama. Allah’ım ben bir rüya mı gördüm?
-Evet, sen bir rüya gördün. Sen rüyalarla gerçekleri birbirine karıştırıyorsun.
-Ama o kız… Belkıs gibi güzel gözleri olan o kız, hiç mi olmadı? Ben bir sinemada acıklı bir film mi seyrettim? Rüzgâr alnıma vururken, şehrin sokaklarında boş bir hayali mi aradım?
-Sen gerçeklere dön. Hayatı olduğu gibi kabul et.
Üç dört asır önceki görkemli Asya… Kırk yıl önceki masum yüzü ve bütün çaresizliğiyle, Belkıs gibi güzel olan Asya. Bir hasret, bir keder içimi kavurur. Bu kederle, 58 yaşımda şehrin sokaklarında dolaşıyorum. Okuduğum liseye şöyle bir baktım. Akademiyi gezdim. Şu çocuklara bak dedim içimden. Asya’yla bizim kızlarımız, oğullarımız olabilirdi. Sonra gözlerimi kapattım. Gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. Mevsim yazdı. Ey benim büyük yalnızlığım, kederlerim. Bir şiir ki…

