Küçüksu İskelesi'nin hemen yanındaki kafede çayımı yudumlarken çığlık çığlığa uçuşan martıları seyrediyorum. Şen şakrak çocuklar gibi oradan oraya koşturuyorlar. Hele bir de neşeleri yerindeyse değmeyin keyiflerine. Can Yücel'in de dediği gibi, “Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin!” Şimdi martılar için İstanbul'la en çok özdeşleşen hayvandır desek hata yapmış olmayız herhalde. “İstanbul deyince aklıma martı gelir!” diyen Bedri Rahmi Eyüboğlu haksız değil yani.
Bağırışlarıyla gökyüzünü inleten martıların aksine bir tanesi iskelede büyük bir huzur içinde duruyor. Belki de tefekkür ediyor. “Sadece güvercinler mi tefekkür eder?” dercesine dalmış. Üç dört dakika sonra başka bir martı geliyor yanına. Kıskanç mı kıskanç! “Çekil oradan, burası benim yerim!” der gibi mütefekkir edalı martıyı kovuyor. Biraz da sen otur bakalım diyorum içimden. Kovulan martı giderken, “Sinir oluyorum buna. İnsanlar gibi hasut!” demiş midir acep? Zaten martıların geçimsiz ve kavgacı olduğu söylenir hep. Sonra bir dakika içerisinde on beş kadar martı daha konuyor iskeleye.
Martılar genelde sürüler halinde dolaşır. Elbette hepsi bir değil. Mesela kimisi yalnızlığı sever, herhangi bir gruba takılmaz. Gider bir sokak lambasına veya bir evin bacasına konar. Yaşamaktan soğumuş gibi boynunu büküp derinlere dalar. Ta ki başka bir martı gelene kadar! Hiç memnun olmaz bu gelişten. O yüzden, “Bana burada da rahat yok!” deyip başka diyarlara pardon başka yerlere uçar. Martıları kendi haline bırakıp sahilde yürümeye başlıyorum. Hemen ötede bir martı ilişiyor gözüme. Bir yalının cumbasında günbatımını izliyor zevk-i tahatturla. Yine akşamı ettik der gibi temaşa eyliyor etrafı. Biraz ötede ise Boğaz’a bakan iri bir martı görüyorum. O da yalnız. Turgut Uyar okumuş olsaydı, “Bütün mümkünlerin kıyısındayım.” derdi eminim. Ya da...
denize bakıyorum, başımız dönüyor her şeyden, imkândan ve
kullanılmamış sınırsızlıktan...
Bazen bir martıyı tek başına çığlık atarken görürsünüz. İşte o zaman, “Bazen ne kadar çırpınırsanız çırpının, duyulmaz çığlığınız.” dersiniz. Ya da dalmış, başka âlemlerdesiniz. Aniden bir martının çığlığı sizi kendinize getirir. Hiç rahat durmaz bu martılar. Geçmiş yıllarda çektiğim bir fotoğraf vardı. Unutamadığım karelerden biri olduğu için şimdi aklıma geliyor. Ne vardı peki fotoda? Hemen anlatayım. Yirmi kadar martı, lapa lapa yağan kara inat iskelede duruyor. Birlikte durursak üşümeyiz der gibi sanki. Kapalı bir mekâna sığınmak yerine dondurucu soğuğa karşı direniyorlar. Hem de Ahmet Muhip Dıranas'ın meşhur kar şiirini hatırlatırcasına:
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın üstümüze kar buram buram…
Martılar deniz hayvanı olarak bilinse de karadan kopamazlar, gider evlerin ya da apartmanların çatısına yuva yaparlar. Rızkını çıkarmak için sahildeki semt çarşılarına kadar inerler kimileyin. Ne de olsa ekmek aslanın ağzında. Bir keresinde, park halindeki bir arabanın üzerine konup etrafı izleyen iki martıyı fotoğraflamıştım. O fotoğrafı sosyal medyada paylaşırken altına, “Üsküdar'da iki yabancı(!) Bu koca şehrin nereden nereye geldiğini düşünürken.” diye not düşmüşüm. Onlar da bizim gibi İstanbul'un yaşadığı değişime, geldiği noktaya üzülüyorlardır herhalde. Unutmayalım, martıların ortalama yaşam süreleri yirmi beş yıl kadardır.
Bir de vapurda martılara simit atma ritüeli var. Onları insanlara en çok yaklaştıran şey simit olsa gerek. Martıların havada simit kapma yarışı çok sevilir. Aynı şekilde, denize düşen parçaları için de büyük bir kavga yaşanır. Bir gün vapurla yolculuk ederken, bir vatandaşımız dilimleyip getirdiği ekmekleri martılara atınca çok şaşırmıştım. Martıların neden kilolu olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Aslında martılar için şımarık varlıklar diyebiliriz. Vapurdan ya da sahilden atılan simitler onları şımartmaya yetiyor. O yüzden martılar simit atanların peşini kolay kolay bırakmaz. Bazen durup dakikalarca martıların mücadelesini, havada simidi yakalayışını seyredersiniz. Bazen de sulak bir arazide, aynı anda havalanıp aynı anda konaklayan yüzlerce martının şovunu…
Martıların en sevdiğim özelliklerinden biri de yüz ifadeleri. Kaç martının yüzünü yakından gördün ki diyeceksiniz. Çok gördüm. Hem çıplak gözle, hem de fotoğraflarda. Konuşamasalar da içlerinden geçenler yüzlerinden okunabiliyor az çok. Bu hayvanlarda küçümsemek ya da görmezden gelme gibi duyguların ağır bastığına inanıyorum. Bundan sonra martılara/fotoğraflara daha dikkatli bakın derim. Misal, iki martı görürsünüz sahilde. Duruşlarından birinin erkek, diğerinin dişi olduğunu tahmin edersiniz hemen. Küsüp arkasını dönen dişidir kesin. Bahtsız erkek martı ise, “Hay aksi, yine ne dedim de trip atıyorsun!” der gibi durmaktadır arkasından. Sonucu bilmiyorum tabii ki. Sevenlerin arasına girilmezdi değil mi?
Son olarak, bir itirafta bulunayım: Oldum olası kuşları çok kıskanırım. Daha doğrusu, gökyüzünde süzülen her şeyi! Hem de “martıların kanatlarından seyretmek İstanbul’u” gibi bir hayale kapılırım bazen. Ancak Attila İlhan, hevesimi kursağımda bırakır:
Beni koyup koyup gitme, n’olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun...


