Başlıktaki soruya hiç düşünmeden "Evet var." derim. Fotoğraftaki kedi, bal gibi hüzünlenmiş. Bence kediler de diğer hayvanlar gibi yeri geldiğinde üzülen, hüzünlenen hatta küsen varlıklar. Bunu hayvan besleyen birçok dostum da söylüyor. "Hüzün ki en çok yakışandır bize." demişti şairin birisi. Peki ya, başta kediler olmak üzere diğer canlılara yakışmıyor mu?
Kim bilir, ne için hüzünlendi bu kedicik? Belli ki bir şeyler olmuş. Evdekilerin eskisi kadar sevmediğine, okşamadığına mı üzüldü acaba? Öyle ya, sürekli sevgi saygı bekleyen bir canlıdır kediler. Yoksa biricik yavrusunun başkalarına verilmesine mi kızdı? Belki de hayatta tek kalan yavrusu aklına geldi. Bir zamanlar ne güzel oynardık burada demiş olabilir mi? Ya da kısırlaştırıldığı ve artık yavruları olmadığı için kendini yalnız hissediyordur. Sakın, karşıdan karşıya geçerken bir arabanın altında can veren arkadaşının cesedini görmüş olmasın. Bilemeyiz elbet, hiç bilmeyeceğiz de.

Kedilerin hüznü zarif ve estetik olur derler. Fotoğrafa dikkatli baktığımızda, kedicik de rahatsızdır, ne yapacağını bilememektedir sanki. “Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil." der gibi. Öyle ya, zaten kimse duymaz sesini, duyan da anlamaz onu ne yazık ki. Bir yavrusu olduğu için alıp başını uzaklara gidemiyor da olabilir. "Viran olası hanede evlad ü ıyal var." misali. Sığındığı evin kokusunu, yaşadığı güzel günleri, alıştığı köşesini unutamadığı bu haneden başka bir hayata girmek kolay değil elbette.
Eminim siz de görmüşsünüzdür televizyonda, ölen sahibinin veya yavrusunun başında bekleyen köpek haberlerini. Geçtiğimiz aylarda, her gün mutlaka beş dakikasını sahibinin mezarında geçiren vefalı köpek haber olmuştu. Kim kendisine yıllarca bakan sahibini ya da biricik yavrusunu ortada bırakıp gidebilir ki? Bu görüntüler beni hep hüzünlendirmiştir.
Hayvanların da insanlar gibi hassas varlıklar olduğunu söylemiştik. Kedi deyip geçmeyin, icabında onlar da alınır. Kim anlatmıştı bilmiyorum, doğum yapan kedi, ev halkından birisinin sürekli şikâyet etmesinden alınınca bir gün sessizce yavrularını alıp terk etmiş istenmediği yeri. Bir de evin küçük çocuğunun ısrarıyla eve alınan, sevilen hatta şımartılan ancak daha sonra sokağa bırakılanları var. Aynı şekilde, yazlıklarında kimse olmadığı için kaderine terk edilen kediler sonbaharla birlikte ikinci bir hüzne kapılırlar.
Evet, her kedi sıcak bir yuvaya, karnını doyuran şefkatli birine sahip değildir. Orhan Veli'nin şiirinde bahsettiği şanslı kedilerden olmayı kim istemez ki? Hani şu ciğercinin kedisi olanından. Bir de sürekli açlıktan bahsettiği için ciğercinin kedisi tarafından Komünist olmakla suçlananı var. Sanki onların açım demeye hakkı yokmuş gibi. Ve de hepsi çöp bidonlarına atılan yemek artıklarıyla beslenmek zorundaymış gibi. Bir şiirinde "Benim küçük bir kedim vardı / Ahmak bir ayak ezdi." diyen şair Asaf Halet Çelebi bu sevimli yaratıkların kaderine dikkat çeker: Küçük kedim bana sürün / Kediler ağlamaz / Çöp tenekelerinde ölür / Sıska kediler / Damlardan çok mezbelelerde görünür. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, ölürken son sözlerinin “Kedilerimi iyi doyurun!” olduğunu biliyor muydunuz?
Zordur muhakkak, mahzun bakan bir kedinin hüznüne, iç sesine ya da çığlık çığlığa uçan martıların haykırışlarına bir kez olsun kulak vermek. Hele de insanın insana yabancılaştığı bir zamanda hayvan dostlarımızın hüznüne ortak olmak. Böyle bir şey istemek çok mu abes kaçar sahiden? Bir kedi hüzünlendiğinde nasıl anlatır acaba? Dertliyken ne söylerdi bize? Bir yavrusunu kaybettiğinde neler hisseder? Hayatta onu en çok ne hüzünlendirir? Karnı aç olduğunda, yiyecek bir şey bulamadığında insanlara beddua eder mi? Onlar da bizim gibi aşık olurlar mı? Sorular, sorular, sorular…
Fotoğrafı çekip eve geldiğimde fark ettim kediciğin hüzünlü bakışını. "Ne var bu bakışta?" dedim kendi kendime. Susup, gözlerle anlatılabilen şeyler de olabilir. Gözler kalbin aynasıdır, ele verir kalptekileri. Belki de anlatılmak istenmesine rağmen anlatılamayan ne çok şey vardır. Ya da abartıyoruz, belki de küçük şeyler. "Evet hatırladım / Küçük basit şeyler / Yetiyor kederlenmeye..." diyen Cahit Zarifoğlu geliyor aklıma. Hüzünlenmek için illa ki büyük şeylere gerek yok, değil mi? Aslında 'hüzün kültürü'nde yaşayan birine "Hayırdır, yine neye hüzünlendin?" diye sormak gereksiz bence. Sebepsiz yere gelip sadece insanın içine yerleşmez hüzün.
Bunca sözden sonra, -Cemal Süreya'dan mülhem- kedilerin hüzünle bir ilgisi olmalı diyorum artık. Her sanatçının bir kedisinin olması, yalnız yaşayanların ve hüzün sevenlerin kedi beslemesi tesadüf olabilir mi sizce?

