“Bir toplumu değiştirmek isterseniz önce dilini değiştiriniz”
Konfüçyüs
Eğitim şart!.. Bu bilinendir ve sıklıkla tekrarlanandır. Eğitimsiz olmaz. Eğitimsizliği ne devlet kabul eder ne de toplum kabul eder. Devlet aş ve iş sunmak için eğitim şartı koşarken toplum da paye vermek için, itibarlı kılmak için eğitim der durur. Eğitimsiz olanı terbiyesiz diyerek ötekileştirir. Nitekim toplum indinde en ağır ithamlardan biridir terbiye(eğitim)siz olmak.
Peki, nedir bu toplumun ve devletin üzerinde ittifak ettiği eğitim yahut terbiye? Devletin indinde eğitim bireyin hal ve harekâtını istendik yönde değiştirmek iken toplum indinde ise bireye oturup kalkmayı, dinlemeyi ve konuşmayı öğretmektir. Olumlu yönde gelişim sağlamak eğitim iken oturup kalkmasını bilmek de terbiyedir. Bu yüzdendir ki eğitim süreçlerinin aksine bir tavır ve durum sergileyen birey terbiyesizlik etmiş olur. Birey, bu durumu da ya sözüyle yahut fiiliyle ifşa etmiştir. Modern öncesi dönemde mürebbiler ve mürebbiyeler terbiye derken modern dönemde okul ve eğitimci eğitir. Yani devlet eğitir, toplum terbiye eder. İki erk de ortak bir noktada buluşur: Muhatabını anlamak ve kendisini anlatabilmek yahut anlamayı ve anlatmayı bilmek… Talim ve Terbiye Kurulu’nun belirlediği temel amaçlardan birisi de okuduğunu yahut duyduğunu anlamak ve anlatmak istediğini de yazılı yahut sözlü olarak anlatmaktır. Yani temel hedef bireye anlamayı ve anlatmayı belletmektir. Anlamak ve anlatmanın ortak bir yönü de zihinsel süreçler ve dildir.
Günlük hayatta sıklıkla duyduğumuz bir cümledir onu demek istememiştim cümlesi. Demek istediğim aslında… cümlesi aynı zamanda söylediğimiz ve söylemek istediğimiz şey arasında gittikçe açılan bir makasın da adıdır... Bu makasın açılmasını önlemek de ancak eğitim ve dil arasındaki ilişkiyi doğru zemine oturtmakla mümkündür. Birey, kendisini ifade etmekte yani söylemek istediğini muhatabına aktarmakta yetersiz kaldığında hayır onu demek istememiştim sığınağına sığınır. Bu durum bireyin zihnindeki fotoğraf ile dilinden dökülen kelimelerin arasındaki farklılık kaynaklıdır. Yani doğrudan doğruya konuşmaya hazırlık dediğimiz zihinsel süreçlerle alakalıdır.
Zihinsel süreç yani düşünmek, yani bireyin anlamaya ve anlatmaya hazırlık yaptığı zaman dilimi. Anlamak yani sessizce konuşmak ve anlatmak yani seslice düşünmek. Eflatun’un deyimiyle düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır. O halde konuşmak da sesli düşünmektir denilebilir. Kendi kendine konuşan insanların yaptığı şey tam da sesli düşünmek değil midir? Dil ve düşünce arasındaki bu kuvvetli ilişkiden hareketle bazı psikologlar düşünceyi sessiz konuşma olarak tanımlamışlardır. Ezcümle, Watson da düşünmenin alçak sesle konuşmak olduğunu söylemiştir. Düşünmek için dilin mutlak gereklilik olmadığını savunan bilim adamları da dil olmaksızın düşüncenin ancak iptidai aşamada kalabileceğini, gelişim kat etmeyeceğini belirtmişlerdir.1
Öte yandan dil ve düşünce ilişkisi sadece var oluş süreciyle ilgili değildir. Düşünce, dil ile yahut dilsiz mümkün olsa dahi başkalarına aktarılmak için mutlak anlamda dile ihtiyaç duymaktadır. Zira dil, iletişimin olmazsa olmazıdır. Dil, düşünceyi karşı tarafa aktarmanın ve karşı tarafın düşüncesine muhatap olmanın temel ve olmazsa olmaz şartı ve imkânıdır. Diğer bir ifadeyle dil anlatmanın ve anlamanın mümkün kılanıdır, olmazsa olmaz şartı ve tek yoludur. Dil, beynin sır çözeni ve ifşa edenidir. Öte yandan dil insana düşünce sonrası kavram oluşturma imkânı da tanır. İnsanın düşünce sürecinin iki önemli sonucu kavram oluşturma ve problem çözmedir. İnsan, bu iki sonuca ulaşırken hafıza birikimlerinden faydalanır.2
Dil, düşünmeyi ve düşünceyi şekillendirir. Dil, birey ile geçmişi arasındaki ilişkiyi tesis eder. Bu nedenle de dil, birey kimliğini olduğu kadar toplum kimliğini de oluşturan en önemli etkendir. Dil olmaksızın bireysel yahut toplumsal herhangi bir kimlikten yahut kültürden bahsedilemez. Dil, kimliği oluşturan esas hücrelerden birisidir. Kültür ve sanat da ancak dil ile var olabilmiştir. Dil, kimlik, kültür, sanat birleşimi ile iktidar arasında da etkin ve etkileyici bir ilişki bulunmaktadır. Zira dil, salt bir iletişim aracı değil aynı zamanda bir düşünme aracıdır, diğer bir ifadeyle her dil ayrı bir düşünme şeklidir. Toplum dilden, dil de toplumdan ayrı olarak düşünülemez. Toplumsal var oluş ve bireysel var oluş ancak dil üzerinden gerçekleşebilir. Örneğin çocukta bilincin uyanışı, dilin öğrenilmesiyle aynı zaman dilimine rastlar. Çocuğu birey olarak yavaş yavaş dil katar topluma.3
En basit anlamıyla örgütlenmiş ve ortak hedefler doğrultusunda milli bir duyarlılığa sahip topluluk olarak tanımlayabileceğimiz uluslar da tarihsel süreç içinde nihai hedefleri için en temel parçaları olan dili önemsemişler ve kullanmışlar. Kullanmakla kalmamışlar, planlamışlar yeni kurgular için araç haline de getirmişlerdir. Tarih boyunca ulus ve dil arasında dönüştürücü/etkileyici bir ilişki var olagelmiştir. Bir topluma egemen olmak için öncelikle diline egemen olmak, dili üzerinden düşüncesine egemen olmak gerektiği ve nihayetinde ancak bu şekilde toplum üzerinde bir iktidar kurulabileceği bir toplumu değiştirmek isterseniz önce dilini değiştiriniz diyen Konfüçyüs’ten beri bilinegelen ve dillendirilen bir gerçektir.
Dilin bir iktidar alanı olduğu muhakkaktır. Bu yüzden iktidar da bu alanı bir var oluş alanı olarak görmüştür. Zira Heidegger’den alıntıyla söylersek eğer dil, varlığın evidir. Wittgenstein da düşüncenin sınırlarını, dilin sınırları oluşturur der. Foucault ise tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir4 demektedir.
Başlı başına bir yorumlama olan her dil, görme biçimleri doğrultusunda oluşur. Dilsel süreçte tarihî ve kültürel çevre temel belirleyendir. Buradan hareketle dili, insanın vatanı olarak değerlendirenler de olmuştur. Tarih boyunca memleketten memlekete göçler yaşanırken zaman zaman da dilden dile göçler yaşanmıştır. Birey içinde bulunduğu, yurt edindiği toprak yahut dilde kendi iktidarını yitirince, yeniden bir varoluş gayreti ve amacıyla var olabileceği yeni bir sahaya göç eder. Bu durum hem bireysel, hem toplumsal hem de siyasal iktidarlar için geçerlidir.
Haliyle iktidar kendisini de var eden bu sahayı da var olma gayreti ve tasavvuru üzerinden şekillendirmek istemiştir. Çeşitli iktidar alanlarındaki muktedirler iktidarlarına dair bir tehlike sezdiklerinde algıladıkları bu tehlikeyi bertaraf edebilmek için iktidarları için araçsallaştırdıkları dili, çeşitli planlamalarla öteki diller karşısında değiştirme, dönüştürme ve güçlendirme yoluna giderler. Nitekim ulusal dili kalıcılaştırma, oradan da kendi iktidarlarını sürekli hale getirmeyi amaçlarlar. Bu nedenle de tarihin çeşitli evrelerinde muhtelif coğrafyalarda istendik kültürel ve düşünsel yapının oluşturulması için dile ve sanata müdahalelerde bulunulmuş, ısmarlama, kanonik bir edebiyat, sanat var edilmeye çalışılmış, şekil ve muhtevaya yönelik çerçeveler oluşturulmuştur. Dillere müdahale edilmiş hatta yapay diller dahi oluşturulmaya çalışılmıştır.
Bu müdahalelerde her zaman ve her yerde temel hedef, dilin bellediğidir. Çünkü belleğinden yoksun bırakılan dil üzerinden hedef toplum hafızası ve bilinci yeniden kurgulanabilecek ve şekillendirilebilecektir. Zira belleğinden koparılan dil, bir anlamsızlık yumağına dönüşecek ve aktarım görevini yerine getiremeyecektir. Bu da dilin düşünceden kopmasına yol açacaktır. Çünkü dilin belleği, düşünceyi besleyen bir bilgi deposudur. Bu gerçeklik yabancı dil öğrenim süreçlerinde sıklıkla karşılaşılan bir durum üzerinden örneklenebilir. Hedef dildeki bir cümlenin bütün kelimeleri bilinmesine, ana dile aktarılmasına karşılık cümlenin tam anlamıyla anadile aktarılamaması (tercüme edilememesi) durumu, dilin ancak ait olduğu kültür ile ve sahip olduğu tarihî hafıza ile anlam kazanabileceğini göstermektedir. Zira dil, bütün anlamların toplumsal olarak üretildiği ancak bireysel olarak edinildiği bir alandır. Belleksizleşen dil, egemenlerin hedefleri doğrultusunda kullanılabilecek işlevsel bir araca dönüşecektir. Bu yönüyle dil artık iktidarın imalat, icat ve inşa aracıdır.
Türkiye’de de modernleşme sürecinde ulusal kimlik inşası için dil alanına müdahil olunmuş ve dil planlaması yapılmıştır. Dil planlaması sürecindeki temel hedeflerden birisi de arı dile ulaşmaktadır. Gecikmiş modernlik projesinin bir parçası olarak Türkiye’deki arı dil politikaları eskiden kurtulmayı kolaylaştıracak ve Batı ile kültürel bütünleşmeyi sağlayacaktı. Arı dilcilerin hedefinde klasik dil vardı. Klasik dilden kasıt Arapça, Farsçanın yoğun olarak etkili olduğu eski dildir. Örneğin alfabe değişikliği, Atatürk’ün deyimiyle mazinin hatalarını kökünden temizlemek ve âlem-i medeniyetin yanında olmanın5 bir gereğiydi. Çünkü bu yeni dönemde amaç yeni bir kafa6 yaratmaktır. Atatürk’ün Latin alfabesine geçilmesi yönündeki ısrarının nedeni Batıya dönük yahut Batılı anlamda yeni fikirler geliştirilmesi için ulusun eskinin kültürel miras ve baskısından kurtarılması gerektiğine inanmasıydı. Alfabe değişikliğinden başka hiçbir araç Türk toplumunu yüzyıllardır birlikte yaşadığı İslâm kaynaklarından ve Arap dindaşlarından bu denli kopartıp farklılaştıramazdı. Zira Türkçenin, Arapçanın etkisine girmesinin asıl sebebi İslam dini idi. Arapça etkisi, her iki toplumun İslamlaşma süreciyle eş zamanlıdır.
Türkiye’de dil tartışmaları Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme süreci ve ardından genç Cumhuriyetin uluslaşma süreciyle atbaşı gider. Türkçe tartışmaları bir medeniyet kriziyle başlar. Türkçeye ilişkin tartışma, gerçekte modernliğe, modernleşmeye ilişkin bir tartışmadır. Modernleşme ise uluslaşma demekti.7 Modern Türkiye projesi, dilin algılama ve düşünme eylemleri üzerindeki doğrudan etkisinden hareketle Osmanlıya ait İslâmî kavramları hedef almıştır. Nitekim Atatürk, kaza ve kader ile talih ve şans kelimeleri arasındaki farkın sadece etimolojik olmadığını bunun ötesinde aralarında açık bir anlam farkı olduğunu8 söylüyordu. İslam’daki kader anlayışının birer sembolü olan bu kelimeler Atatürk’ün hedeflediği dünya görüşüne yabancıydı.
Ulus-devletin dil politikaları hem sözcük, hem de kavram itibariyle Türkçeyi geçmişin etkilerinden temizleme girişimi olarak kültürel alandaki diğer devrimlere/amaçlara da destek olacak, alt yapı oluşturacaktı. Yeni dönemde yaratılacak yeni dil, hem Türkiye ulus-devletini İslam dünyasından uzaklaştıracak, farklılaştıracak hem de daha hızlı bir şekilde Batılılaştıracaktı. Atatürk dönemindeki dil devrimi sürecinde batı kökenli sözcüklerin bu arındırma, daha doğrusu tasfiye hareketinden fazla etkilenmemesinin sebebi de anılan bu amaçlar olsa gerektir. Zira her dil, o dili kullananlara önceden biçimlendirilmiş bir düşünceyi hazır olarak sunar. Türkiye’deki dil planlamasının, dilin de ötesinde bir anlayış, bir dünya görüşü planlaması olduğu burada da görülmektedir. Nitekim Mehmet Doğan da Dilimize yapılan müdahale zihnimize, kelimelerle oluşturduğumuz kavramlar dünyasına müdahale idi. Böylece esas olarak dinimize ve dinimizin oluşturduğu zihniyet dünyasına müdahale edildi. Dinden uzaklaşmamız, bu olmazsa dini kavrayışımızı değiştirmemiz istendi. Bunda da önemli ölçüde başarı sağlandı9 demektedir.
Anılan süreçlerin hedeflediği başarıyı yakalaması için ön plana çıkan ve önemli bir rol üstlenen kurum Eğitim Bakanlığı iken bu projeden en çok etkilenen alan da eğitim alanı olmuştur. Anılan amaçlar doğrultusunda Maarif Vekâleti bünyesinde Dil Encümeni’nin kurulmasıyla başlayan ve yine aynı kurumda Söz Derleme Heyeti’nin kurulmasıyla yoğunlaşan öztürkçeleştirme çabalarına doğrudan katkı ve destek sunan Maarif Vekâleti yani günümüzdeki Milli Eğitim Bakanlığı uygulamada da ön plana çıkmıştır. Üretilen öztürkçe kelimeler 1940 yılından başlayarak okul kitaplarına girmiştir. Bu çalışmaların ulusal boyuta taşınması da Maarif Vekâletinin çalışmalarından olan Millet Mektepleri ile olmuştur. Millet Mektepleri Talimatnamesi 1928’de yayımlandı, 1 Ocak 1929’da kurulan Millet Mekteplerine16-40 yaş arası herkes için kayıt olma zorunluluğu getirildi ve kısa süre içinde 900.000 kişiye okuma-yazma öğretildi.10 Bu süreçte okuma-yazma öğretmek sadece bir bahanedir, asıl hedef toplumun gömlek değiştirmesini sağlamaktır. Öte yandan zorunlu askerlik hizmeti süresinde de okuma-yazma bilmeyenlere Ali Okulu’nda okuma yazma öğrenme zorunluluğu getirildi. Bu projenin de temel hedefi askerleri tek tip makbul vatandaşa dönüştürmekti.1924 yılında bütün eğitim yuvalarında, Cumhuriyetin irfan siyaseti, ortak bir eğitim yolu izlenmesi amacıyla Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) Kanunu çıkarıldı. Tevhid-i Tedrisat da tek tip makbul vatandaş amacının temel araçlarından birisi olarak planlanmıştır.
Cumhuriyet döneminde bu planlamanın en önemli ayağı eğitim alanı olurken en önemli aktörleri de öğretmenler olmuştur. Köy Enstitüleri ve Yatılı Bölge Okulları da bu amaç doğrultusunda ihdas edilmiştir. Seksenlerden sonra da artık televizyon bu amaç doğrultusunda kullanılabilecek ve öğretmenlerin yükünü alabilecek bir fonksiyon üstlenmiştir. Televizyon ve medya aracılığıyla kültür aktarımı ve bu aktarım sürecinde dilin yeniden üretilmesinde dirijize müdahaleler dikkat çekmektedir. Televizyon aracılığıyla topluma aktarılan dil, kurgulanmış bir dildir. Kentleşme süreciyle birlikte geleneksel geniş aile tipinin yıkıma uğratılmasıyla modern ailenin çocukları da sadece bu kurgulanmış dile maruz bırakılarak hızlı dönüşümleri ve makbul vatandaş olmaları sağlanmıştır.
Ulusal kimliği inşa sürecinde Batı ile kurulan ittifaklar temel belirleyici olmuştur. Bu bağlamda örneğin ABD ile Türkiye arasındaki müttefiklik eğitim anlaşmalarına da yansımıştır. Eğitimle ilgili anlaşmalar ilginç ve dramatiktir. Anlaşmalardan ilki 27 Aralık 1949 tarihini taşımaktadır. Anlaşma sonucunda, 1958 yılında “Türkiye Eğitim Millî Komisyonu” oluşturulmuş ve çalışmaya başlamıştır. Ford Vakfı’nın ve yabancı uzmanların da desteği ile “Türkiye Eğitim Millî Komisyonu Raporu” hazırlanmış, rapor 1961 yılında yayımlanmıştır. Raporun Türkiye dışında yazılması Ford Vakfı’nın koşuludur. Türkiye’de yazılması etkilenmeye yol açacağından, etkilerden uzak bir yerde, Viyana’da yazılması sağlanmıştır. 1961 İlköğretim Programı, bu raporun ilke ve önerileri doğrultusunda hazırlanmıştır. Fakat komisyon raporunun bazı önerileri Menderes Hükümeti tarafından benimsenmediği için bir süre masada bekletilmiş, bu arada 27 Mayıs Hareketi ile Millî Birlik Hükümeti kurulunca rapor yeniden ele alınmış, bir kısım değişiklikler yapılarak 1968’de yürürlüğe girmiştir. Bu politikaları eleştiren önemli isimlerden birisi olan Nurettin Topçu ise 1970 yılında eğitimde ABD etkisini değerlendirirken Batıcı anlayışı eleştiren şu saptamaları yapmıştır: “Fransız, Alman, İngiliz kültür ve maarifine teslim olunduktan sonra bugün Avrupa için bile korkunç yıkım kaynağı olan Amerikan maarifine sığınma cinayetini işlemekten çekinmediler.11
Dilde sözcükleştirme süreciyle başlatılan lügatten kelime kovmanın dil ve düşünce üzerinden eğitime nasıl yansıdığı ve bu yansımanın proje hedefine katkılarını birkaç örnek kelime üzerinden görmek mümkündür. Mesela iman kelimesi TDK sözlüğünde inan ve inanç ile karşılanmaktadır. Bu karşılık herhangi bir kişiye veya şeye inanmayı ifade ederken Allah’a imanı ise karşılamamaktadır.12 Zaten hedef de bu bağlantıyı koparmak değil miydi? Türk Tarih Kurumu, İslamî tarih hafızasını hedef alırken Türk Dil Kurumu da dilin İslamî hafızasını hedef almıştır. Bu iki kurumun üretimini de âdeta bir tüketici rolüyle Eğitim kurumları hedef kitlelerine sunmuşlardır ve sunmaktadırlar.
Bu hedefe ulaşmada ne kadar başarılı olunduğu ise güncel tartışmalardan anlaşılabilmektedir. Son PİSA değerlendirmelerine göre Türkiye’de eğitim-öğretim sürecindeki bireyler okuduklarını anlama ve kendilerini anlatma becerisinden yoksundurlar. Bu durumun temel nedeni de hafıza ile eğitim sürecinde kullanılan dil arasındaki kopukluktur. Bu durum hafızasız bir dil ile verilen eğitimin doğal sonucudur.
Bütün dil ve eğitim politikalarında olduğu gibi Türkiye’deki dil ve eğitim politikaları da ideolojik bir süreci ifade eder. Bütün bunlarla hedeflenen geçmişinden, tarihî hafızasından koparılmış yeni bir cemaat oluşturmaktı. Zira iktidar, dil, insanlar tarafından oluşturulmaz. İnsanlar, dil tarafından oluşturulur gerçeğinin farkındaydı ve dili bir inşa aracı olarak kurgulamak istiyordu. Dil bir milletin namusudur. Nitekim Cemil Meriç de bu hassasiyetini şöyle ifade ediyordu: Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır.13 Dile müdahil olmanın temel sebebi ümmetten ulusa geçişi sağlamaktır. Bu süreçte Osmanlı bakiyesi bir coğrafyada yaşamakta olan millet ve milletin fertleri dil ve eğitim aracılığıyla dönüştürülerek Batı zihniyetli, Batı’ya yakın yahut en azından Batı’nın çıkarlarını tehdit etmeyecek insan suretindeki makbul vatandaşın oluşturulması hedeflenmiştir. Bu hedefe de müfredata hâkim kılınan Türklük vurgulu dil üzerinden ulaşılmıştır. Başlangıçta Türk-İslam sentezi şeklinde kurgulanan bu durum zamanla İslam kısmı da törpülenerek pratiğe aktarılmıştır. Milletin bu planlamaya direnci ise başta 12 Eylül 1980 olmak üzere belli aralıklarla gerçekleştirilen darbelerle kırılmıştır. Zaman zaman dilimizi koruyalım temalı ve Türkçeyi koruyalım serlevhalı bazı girişimlerin de işin esasından ziyade haşiye ile meşgul oldukları görülmektedir. Bunun de nedeni ulusçu saiklerle hareket ediyor olmalarıdır. Mesela bu girişimlerin güncel bir örneği olarak bir belediyenin Arapça tabelalara karşı başlattığı mücadele anılabilir. Ulusal kimlik inşası sürecinde dil politikaları üzerinden Araplara, Farslara ve Kürtlere düşman bir dil bilinci ile ümmet ile kavga eden bir birey tipi yetiştirilmiştir.
Sonuç olarak dil, kültür ve eğitimdeki yabancılaşmanın ve dilin kendi hafızasından koparılmasının öte yandan eğitimin de toplumun değerlerinden uzaklaştırılmasının ulus devletin bir gereği olarak başlatılan ulusal kimlik inşası sürecinin doğal bir yansıması olduğu söylenebilir. Ulusal kimlik inşasının esas inşacı kurumu Milli Eğitim Bakanlığı olduğu için anılan planlamaların tesirleri asıl olarak eğitim süreçlerinde görülmektedir.
1- Mohemmed Reza Bateni, Dil ve Düşünce İlişkisi, Mecele-ye Daneşkede-ye Edebiyat o Olum-e Ensani-ye Daneşgah-e Terbiyet Moellem, Şomare-ye 6-7-8, 1373-1374, Tehran, s. 51. (https://cgie.org.ir/fa/news/142849)
2- Mohemmed Reza Bateni, a.g.m., s. 51.
3- Emile Benveniste, Genel Dilbilim Sorunları, YKY, İstanbul, 2000, s. 30.
4- Michel Foucault, Güzel Tehlike, Metis Yayınları, İstanbul, 20014, s.30.
5- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s. 274.
6- Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2010, s. 201.
7- Geoffrey Lewis ,Trajik Başarı / Türk Dil Reformu, Paradigma Yayınları, İstanbul, 2007, S. XXV
8- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.III, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 s. 125., Hüseyin Sadoğlu, a.g.e., s. 214.
9- http://www.tyb.org.tr/d-mehmet-dogandan-yeni-kitap-neden-klasiklerimiz-yok-27327h.htm
10- M. Şakir Ülkütaşır, Atatürk ve Harf Devrimi, Cumhuriyet, 1998, s. 66.
11- İkram Çınar, “Türk Eğitim Politikasında Batı Etkisi”, Eğitişim Dergisi, S.45, Ocak, 2015, http://www.egitisim.gen.tr/.
12- Mehmet Doğan, Dil, Kültür ve Yabancılaşma, İz Yayıncılık, İstanbul 2003, s. 15.
13- Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim yayınları, İstanbul 1998, s. 86.

