Ey Fırat
sessiz bir uyanıştı iliklerime biriken köz
namluya sinen koku ruha biriken barutla
patlıyordu yüreğime sızan kurşun
bilgelerin dizlerinde yaşadıklarıma inat
beynime zincirlenen kutsal kelime
çiçeklere serpilen acılarımın tomurcuğu
ömrümün kesik damarına dokunan bahardı
unutmayın
buruşuk pardösülü işçi babamı
hüznümü katlayıp asmıştı Gökkuşağı’na
ışığa ilişmeyen gözlerim
gündüzün örtüsünden kurtulup
tırmanıyordu merdivensiz geceye
zamansız götürüyordu beni yarasalar
nefes alıyor kanatsız bir rüzgarın kuşkusu
mavisiz denizin sularında
kulaç atıyordu sancılanan bir umut
uzak denizlere
derbederlik okunuyordu nasırlı ellerimde
birikiyordu sesimi sıvazlayan bir sızı
bekleyen alınlara bir eser
saf saf bitişen sesimle irkiliyordu yıldızlar
bir tat bırakıyor ıssız sorgulara
el değmeyen mısralarımın dirilen rengiyle
geliyordu şiirim katlanan geceye
sessizce göçmüştü annem yıllar önce
arta kalan karanfil ve babam ağlıyordu
çağırıyordum vakti kuşananları
metruk kenar mahalle dilleriyle
çıplak bir hüzün dokunuyordu anılarıma
berrak kalan düşlerim
dağlıyordu dilim dilim uykularımı
asi bir söz salıncaksız Gökkuşağı’nda
kuşatılan mekanlar kelepçeli sorgular
kimlikleri soruluyordu gençliğime dokunan kırbaçla
biliniyor altı çizilmiş sözlerim
fotoğraflanan eylemlerim göğün birinci katında
anlatıyordu öyküsüz kalabalıkları
katıksız hayatımın sayfalarına
esneyen bir büyü gibi
nehirlere akıyordu harf harf dizilen isyan
sığınıyordum yaslı serüvenlere

