Saat on bire geliyor, biraz önce indim otobüsten. Yürüyorum, hafif bir yağmur çisesi, yerler ıslak. On beş gündür sigara içmedim, belki de on yedi. Köşede bir kuruyemişçi, “bir de kibrit.” Tanımadı beni, oysa Tarık’la hep buradan alırdık, neşeli günlerin eğlenceliğini. Sokaklar sakin. Hep öyleydi sanki. Gelip geçen tek tük insan, bulamadım hiçbirinde bir aşinalık.
Üçüncü sigarayı da yaktım, ağzımda acı bir tat. İşte bizim meşhur köfteci, belki sonrasında da hemen yanındaki kahvede bir dibek kahvesi içerim. Biraz daha yürüyeyim, iyi geldi. Sekiz sene kadar önceydi ilk gelişim bu şehre. Korku dolu, sevinç dolu bir heyecan. Seninle gelmiştik baba. Otogardan inmiş, elimizde valizler, telaşla geçmiştik işte şu caddeyi. Kayıt bürosunun önünde kalabalık, “daha çok sıra var, şu ağacın altına oturalım.” İşte o ağaç, altındaki bankı almışlar. Hatıraların yerlerini değiştirmişler. Hatırlanmasın, unutulsun bazı şeyler, öyle istiyorlar sanırım. Bir oğul babasıyla oturduğu banka yıllar sonra gelip tek başına oturmasın. Yetimliğini anlamasın istiyorlar; oysa şu yol, şu basamaklar, beni hemen önünde beklediğin şu basamaklar. Kapıdan çıkıp seninle göz göze gelince gülüşümüz. Elimdeki çantayı sallayarak üçer beşer indiğim o basamaklar. Senin beni, umudunu, hayalini, “nasılsa bu yıl üniversiteyi kazanırsın oğlum, sana güzel bir sırt çantası aldım.” bekleyişin.
Baba gülüşümüz nasıl da benziyor birbirine. Ellerimiz ya peki? Parmaklarıma her bakışımda, senin ellerin geliyor gözlerimin önüne. Sağ elinin üstünde bir kesik yarası, yüzük parmağında çocukluktan kalma bir eğrilik… Esmerliğimiz baba yüreğimizin güzelliği ve hüznümüz.
“O, hiç kimseyi incitmedi, Allah da onu incitmesin.” Biraz daha yürüyeyim, ne güzel geldi, açıldım, ruhum dinlendi, işte bizim meşhur fotokopicimiz. Hiç değişmemiş. Hala kalabalık ve dar. Öğrenciler bu saat olmuş, kitaplardan, arkadaşlarından aldıkları defterlerden not kopyalama derdinde. “Yüreği ne güzel bir insandı.” Benim de notlarım sınav zamanı böyle rağbet görürdü. El yazımı okuyamazlardı, bilgisayarda yazmaya başlamıştım. Bana, selamı sabahı olmayana bile giderdi notlarım, gönlü yüce olmak babadan kalma... “Çok sabırlıydı…” Yolun ortasına bir heykel daha dikmişler. İki adam biri davul çalıyor, diğerinin zurnası ağzında. Paramı çektiğim ATM’nin yanına yenileri konmuş. Valilik binasının bahçesi. “Baba bu ay hesapta para kalmamış, benim kitap satışından kalan biraz param var, kredi kartıyla her şeyi alamıyorsun baba, nakit lazım. Bir iki yazım yayınlandı, bugün yarın biraz telif yollarlar bana, merak etme sen.” Kartımı heyecanla sokardım atemenin yanıp sönen yeşil ışığından içeri: Hesaba Yatan: 300 TL, Açıklama: Telif Ödemesi. Ne büyük bir sevinçti. Hemen seni aramıştım baba, bugün kalemimden ilk paramı kazandım baba… Akşamına Tarık’la yemeğe gitmiştik.
Ben hiç bilmezdim, düşünmemiştim babasız olmak ne demektir. Okuyamazdım bunu Tarık’ın yüzünden. Çok küçükken kaybetmişti o babasını, unutmuş olabilir miydi? “Bir porsiyon köfte, açık olsun ayran, soğan da…” Bu acı, bu boşluk, idrak edemiyorum. On gün önce babasını kaybetmiş bir evin bir oğlu olarak işte şurada oturmuş bir porsiyon köfte siparişi verebiliyorum. Hayat nasıl devam ediyor, “çektiği hastalığına bir gün olsun isyan etmedi, hep sabır ve metanet içindeydi, kabri nur olsun.” Cenazede neden her şey çok hızlı gelişti? Babam, Ulu Cami’de kılınsın istemiş namazı. Çok üzüldüm keşke daha önce haberim olsaydı. Bilemedim ki bir anda, “cenaze hangi camiden kalksın” dediklerinde, içimden babama sorayım dedim, babama bir sorayım mı? İkindiden sonra mahallemizdeki camiden deyivermişim, düşünmeden. Sonradan öğrendim babam alt komşumuzu bir gece yanına çağırmış, beni morga koymasınlar, ulu camiden kılınsın namazım, anamın yanına yatırırsınız… “Dedeme sorun razılığı varsa, babamı annesinin yanına defnedelim, razılığı yoksa…” Dedem: kendisi için ayırdığı kabirde oğlunun üstüne toprak atan bir baba. “Bir ayran daha ver, ezme acıymış, köfteler yine çok güzel, dört yıl öncesi gibi.”
Bir evin yükü artık senin sırtında ne demek? Tarık, bu ne demek, sana da dediler mi böyle? Ha, Ertuğrul, sen de ne yapacağını bilemez oldun mu, ağladın mı elinde hastaneden alınmış ölüm belgesi, giderken nüfusa, düşürmek için babanın kaydını? Bu belgenin aslı lazımmış, fotokopisi olmazmış. Bu kâğıtlara acildir, aslı gibidir diye yazarlar da, yazmazlar mı ki “hüzünlüdür.” “İçindeki cümlede acı vardır...” Resmi hükümler insanın bir kanadının kırıldığından anlamazmış. Veraset ilamı için ikişer adet fotoğraf, hepsinin ıslak imzası, emekli maaşının çocuklarına bağlanması uzun sürer, bizlik bir şey yok beyefendi, işlem böyle, ne yapabilirim! Ne mi yapabilirsiniz, keşke biraz anlayabilseydiniz.
Öğrenciyken kaldığım eve doğru yürüyorum, sağlı sollu akasyalar, meslek lisesinin büyük bahçesi, içine güzel bir top sahası yapmışlar, okulun öğrencileriyle hocaları yapmıştır, öyleydi çünkü. “Hastanızı acil ameliyata almamız gerekiyor, fakat yoğun bakım ünitesinde hiç yer yok, karar sizin, hemen karar vermeniz gerekiyor, iki ihtimalde de ölebilir.” Doktorluk, beyaz sertlik. Neler oluyor baba, neden herkesin söylediği bana ağır geliyor, neden herkes bir anda anlayışsız oldu? Dünyanın bilmediğim bir dili daha varmış. İnsanlar bu dili ne zaman konuşacaklarını iyi biliyorlar sanırım. Hastane koridorunda sen içerde sessizce bizi beklerken, gözyaşlarıyla alınan bir karar… Baba ne çok isterdim son anlarında seninle konuşmak. Ama sen sustun, dilini son kez rabbini zikrederek kullandın. “Hastanız beyin hasarına bağlı olarak konuşma yetisini yitirdi.” İşte güneş sitesi, c blok, siyah demir kapı. Sitenin karşısındaki mahalle kahvesi ve aynı anlaşılmaz gürültü, “yok beyaa, epten zarar etmişizdir bee…” hep televizyondan duyardık bu şiveyi. Eniştem “Ooo, üj beje gidiyorsun” dediğinde ne dediğini bile anlamamıştım.
Deli rüzgârlar eserdi kışın, odamın camından sesini duyar, uğultusunu dinlerdim, bahçedeki ağaçların yerinden söküleceğini düşünürdüm. “Sen nasıl Sivaslısın, hemen üşüyorsun” dediklerinde gülmek gelirdi içimden, biz de etten-kemikteniz beyaa… “Burda bir rüzgâr var baba, insanın iliklerini titretiyor.”
“Zamanla, unutmayacaksın, alışacaksın. Kimi zaman burnunun direği sızlayacak.” Benim elim ayağım kesiliyor. Her şey güzel, her şey normal, bir anda aklıma geliyorsun baba. Duruyor her şey, sıyrılıyor hayat neşesinden. Yeni bir ev almak, yaz için tatile gidecek bir yer bakmak, arabayı yenilemek. İnsan etrafında kaybettiği birileri varken bunları nasıl yapıyormuş diye soruyorum şimdi kendime ve zamanla diyorum bu acı daha da zor, hem de çok daha zor.
İçeri girmedim. Sokakta bir başınayım. Kahveyi de arkada bıraktım, istasyon altına doğru yürüyeyim. Bir sigara daha… Sigara, biliyorum baba benden hiç beklememiştiniz, içmez bizim oğlumuz demiştiniz. Ne yapalım, bak sen hiç içmemiştin, “sigara içmeyen hastalarda da akciğer kanseri yüzde bir de olsa görülebiliyor, maalesef dördüncü evre… en… fa… z.la, bir yıl veriyoruz…” Söylememiştim sana doktor böyle dedi diye. Bir yıl mı, Allah bilir doktor hanım, ecel bu… “İyiyim ben oğlum, korkulacak bir şey yok, yakında toparlarım Allah’ın izniyle.”
“Sen babanı Ankara Sanatoryum’a götür, bu işin merkezi ora.” Amca, babam çıktı mı biyopsiden, uyandı mı? “Ben demiştim babana oğlum, bak bu öksürük hayra alamet değil, iki aydır geçmez mi bir öksürük, o kadar doktora gittim abi, bir şey yok diyorlar, dedi ama zorla götürdüm onu üniversiteye…” Ayşe Hanım, Doç. Dr, sekreteriyle telefonda görüşmüştük, Sivas’tan geliyoruz. Amca ne dedi doktor. “Ciğerde lekeler var.”
Üniversite ikinci sınıftaydım, dersten çıkmış kantine gidecektim. Baktım İsa, bizim alt sınıftan, benden üç yaş büyüktür rahat ama yine de bize abi derdi, siz bizim üst sınıfımızsınız derdi. “Hayırdır İsa, ne bu hal?” “Hayırdır oğlum sesin iyi gelmiyor,” biraz önce bir arkadaşla konuştum baba, on gün kadar önce babası vefat etmiş, çok üzgündü. Bir an ben de, düşündüm… “Üzülme oğlum bir gün ben de öleceğim. Allah var oğlum, hepimiz faniyiz, Allah imandan ayırmasın; geldik bu dünyaya dönmek için, üzülme haydi topla kendini.”
Şok mu geçiriyor, olabilir mi, şok geçiren insan nasıl olur? “Olay nasıl oldu?” sabah kahvaltı yaptık, üstünü değiştirmek için yatak odasına geçti, bugün zaten hastaneye kan tahlili yaptırmak için gelecektik, yarın kemoterapinin son seansını alacaktı, beşinciyi. “Herkes beşinci çok zormuş diyor abla, eniştem dördüncüden sonra çok sarsıldı, hiç böyle olmamıştı, beşi atlatan atlatıyor, atlatamayan...” Sonra ben içerde onun hazırlanmasını bekliyordum, ablamlar bizdeydi, küçük yeğenimle oynuyordum. Birden ablamla, annemin sesini duydum, yatak odasına girince babamı yere yığılmış gördüm. Pantolonunu giymeye çalışırken olmuş, tek ayağını giymiş teki kalmış. Yerdeydi bana bakıyordu. Baba, ne güzel konuşurdun benimle, bana hiç küsmeden, beni hiç gönlünden çıkarmadan; hayatında ailen olmadan hiçbir plan yapmadan, ne güzel yaşardın sen. Teslimiyet içinde, tevekkül ile. Dışardan görenler, seni zannettikleri gibi düşünürlerdi. Sana kızanlar, arkandan söylenenler. Senin gönlün ne yüceymiş ki hiçbirine karşı bir gönül kırıklığı bile bırakmadın geride. Ne güzel şahitler bıraktın ardında. İyiliğine, güzelliğine şahit bunca insan, arkandan edilen dualar, hatimler, Yasinler. Öğrencilerim senin için dualar ettiler baba, Kur’anlar okudular… Senin resmini paylaştılar birbirlerine. Adı Halil dediler, hocamızın babası. Halil demek dost demektir, bildiler baba. Dost demek, Allah’a dost... Giderken yolu bile incitmeyen bir dost gibiydin.
Namazında saf tutanlar şahidiz, şahidiz; helal olsun dediklerinde, tebessüm edişin geldi gözüme. Baba sen ne güzel gülerdin. Bense sen gittikten sonra fark ettim. Ne acı değil mi? Gölgeni kaybettikten sonra fark ediyorum her şeyi, sana ait ne varsa. Bana bıraktıkların için nasıl teşekkür edeyim peki? Komşunun oğlunu çağırdık, tıp okuyor, ben o ara ambulansı arıyordum, insanın acil hastası olduğunu nasıl anlamazlar. Nasıl evi tarif edin derler, o saniyeler… Ne oldu Ahmet, “kalbi durmuştu abi, suni teneffüs yaptım, ambulans geliyor mu?” baba iyi misin canım, “la ilahe illallah… illallah, ilahe… Allah!” Maşallah, baba bak atlattın çok şükür iyisin şimdi. Ben hiçbir şey olmamış, hatta hiçbir şey olmayacak sanıyordum biliyor musun baba, hatta ambulansı arayıp tamam gerek kalmadı gelmeyin, demek geçiyordu içimden.
Seni ambulansa bindirdiğimizde, kapılar kapatılırken bana elini uzatışın, yanımda kal, beni bırakma, der gibi bakışın, “beni istiyor, yanında gideyim, noluur…” Sonra ambulansla buraya acile getirdik, yarın kemoterapinin son seansını alacaktı, bu haliyle alabilir mi doktor?
Halil Beeeyy, beni duyuyor musunuz? Şu anda nerdesiniz? Bana cevap verebilir misiniz? “Allah, Lailaheillallah. Hak birsin Muhammed Resulullah.” Amcacım, adın nedir, hadi bir adını söyle bakalım. Baba, hadi adını söylesene doktora, babaaa, “…allahussamed, lemyelid, velemyûled.” Babaa, duymuyor musun? Amcacım, sağ ayağını kaldır, şimdi de sol ayağını, oğlunu göster bana; duyuyor anlıyor, ama cevap… Halil Amcaa, sen şimdi nerdesin, burası neresi, bu kim, ben kimim? “kufuven ehad… eşhedüenlaailâheillallah…” Birazdan diğer doktorlar da gelecek, nöroloji de bakacak, hasta düştü mü evde? “Hayır, kemoterapi alıyordu yarın da beşinciyi alacaktı…” Herkes senin bu haline hem şaşırmıştı hem imrenmişti baba biliyor musun? Bütün eş dost akraba koşup geldiler. Ağlıyorlardı. Önce ablamı teskin ettim, ya da etmeye çalıştım, sonra annem… Annem, baba. Sana inanan, sana güvenen, senin arkanda dağ gibi duran bu kadın baba, soğukkanlı ve ferasetli kadın annem o yüreğinin dağlandığı anda bile aileyi çekip çevirebilen, düşünceli insan baba. “Babanın derviş arkadaşlarını ara oğlum gelsinler.”
Senin bu son yolculuğunda böylesine rabbine teslim olmuş halini gören tebessüm ederdi. Biz senden ayrılacağımız için dayanamayıp ağlıyoruz ya bakma sen. Senin bu zikir halin, son nefesteki şu güzelliğin baba, hangi dünya malı ile satın alınır, hangi kitaptan okuyarak öğrenilir? Kimler imrenmedi ki senin bu haline? “Siz karı koca nesiniz ki çocuklarınız ne olsun” diyenlere ağzınızı açıp bir çift söz söylemediniz. Sizi cahil görenler, sizi hor görenler, göremediler baba göremediler sendeki cevheri. İnsan ne ile yaşarsa yaşasın, eğer varsa inancı ahirete ve Allah’a işte bunun için yaşar baba: Son nefeste iman için. Senin ağzından dökülünce böyle tevhid ile tekbir, insan şöyle düşünüyor. İşte mutlu son. Bitti dünyanın derdi kederi, elemi, kazanıldı kazanılmak için çalışılan. Oysa ben hiç getirmedim aklıma. Akşama çıkarız dedim, nedendir bilmem hiç düşünmedim bile, “beyin damarlarının büyük bir kısmı hasar görmüş, tıkanmış; altıncı kata nöroloji servisine çıkarılacak.”
Yağmur, etrafta güzel bir serinlik ferah bir koku bırakmış. İstasyon altında, çimlerin ıslaklığına basarak yürüdüm. En sık geldiğimiz yerdi burası Tarık, Remzi, Musa ve diğerleri. Kış geçip bahar gelince geceler güzel tatlı bir esintiyle dolardı, şuralarda yürür, konuşurduk her şeyden. Sigarayı bıraktığım zamanlarda gelmek istemezdim buraya. Dayanamayıp içeceğimi düşünürdüm. Mezuniyet törenimiz de burada yapıldı, stadyum tamire alınmıştı ya o yıl o yüzden.
Kep ve cübbe giymek istemeyenlerdendik, “Senin cübbe giymen şart, kürsüye çıkacaksın, dekan hoca plaket verecek sana.” Katılmayacaktım mezuniyet törenine, şimdiki aklım nedendi acaba diye soruyor, bilmiyorum, cevabı yok. Tarık, katılmak istememişti acaba ondan mı? Ben siz geleceksiniz diye katılmıştım baba. Ta üçüncü sınıftan mezuniyet törenine geldiğinizi hayal etmeye başlamış, hatta küçük bir gezi ve konaklama planlaması bile yapmıştım. Sonra sizin de gelememe ihtimaliniz çıkınca ortaya, -büyük bir ihtimalle bu yüzden katılmak istemedim başlarda- on altı saat yol az değildi tabi ki. Ama sen geliyoruz demiştin baba ve gelmiştiniz. Ne güzel günlerdi, öyle değil mi?
İşte şuracıkta çimenlerin üzerine bağdaş kurup oturmuş, arkadaşlarla neşeyle şarkılar söyleyip bekliyordum sizin geliş saatinizi, gecenin on ikisine doğru giriş yapmıştınız şehre, girişte yolda karşılamıştım sizi.
Saat on ikiyi geçmiş. Arkadaşlar uyumuş mudur acaba? “Ben bir yarım saate gelirim, uyudunuz mu” iyi uyumamışlar, beni bekliyorlarmış. Ne güzel hala beni bekleyen ve benim için istekle açılacak bir kapım var bu şehirde? Belki de birden fazladır bu kapı acaba ben çalar mıyım onları? Hatırlıyorum, şu caddede onunla yürüyüşümüzü, “tempo, tempo biraz, aaa çok yavaş yürüyorsun ama” otobüsten indiğimiz durak, “sen neden burda indin ki…”
Hastanız kısmî felç geçirdi. Hastanede yoğun bakım ünitesinde maalesef yer yok. Özel odalar da dolu ve enfeksiyon riski çok yüksek. Yanına çok fazla kişi girip çıkmasın. Benim odaya girdiğimi görünce sol elini uzattı. Elini tuttum. Sımsıkı tuttu elimi. Gözlerimin içine dolu dolu baktı. Konuşamıyordu. Çok şey anlatıyordu bakışları. Baba canım hadi bu ayağını kaldır dedim, neşeli görünmeye çalıştım. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi, iyileşecekmiş gibi. “beynindeki damar tıkanıklığını açabilirsek, fizik tedavi ile felçli bölgeler düzeltilebilir, şuan için kemoterapi alması mümkün değil, vücudu çok zayıf düşmüş zaten, enfeksiyon riski çok yüksek,” sol ayağını kaldırınca baba hadi sağ ayağını da kaldır dedim. Çok uğraştı, kendini zorladığını alnındaki şişen damardan ve yüzünün kızarışından anladım. Olmadı kaldıramadı, o günden sonra ne sağ kolunu ne de sağ ayağını kaldırdı. Ben, onun acı çekiyor olmasına dayanamıyorum deyince annem “merak etme yavrum Allah ona şimdi hiçbir acıyı hissettirmez” dedi. Rabbim sana teslim olmasaydık ne yapardık?
Doçent doktorun biz bir yıl veriyoruz sözünün üstüne hemen hemen bir yıl olmak üzereyken… Ve ben bunu ancak seni kendi ellerimle kabrine indirirken fark ettim baba. Ben hep Allah bilir dedim. Hiç kimseye söylemedim, doktor böyle dedi, diye. Bu hastalıkta moral çok önemli dediler. Sendeki moralin üçte biri keşke sağlıklı insanlarda da olsaydı baba öyle değil mi? Bana hep korkma oğlum, Allah’a sığın derdin. Sen bize moral verirdin.
Bugün düşünüyorum da dünyada isteyip de elde edemediğin ne kaldı acaba? Evet, sanırım bir tek Afrika’da açtırmak istediğin su kuyusu. Allah gönlünden geçirdiğin her şeyin en güzelini sana nasip etti baba, onun verdiklerini istediğinin en güzeli olarak görmek, sendeki kanaat ve şükürde gizliydi. Şurada biraz oturayım, gideceğim evden de çok fazla uzaklaşmayayım. Yorulmuşum. Bugünlük sigara yeter, daha içmem bu gece. Şu karşıki evde Murat Bey oturuyordu hala oturuyor olsa gerek. Buralıydı çünkü öyle pek başka bir yere de gidecek gibi durmuyordu. Ara sıra yolda karşılaşır ayaküstü sohbet ederdik, aşağıdaki caminin imamı çok hoş sohbet bir adamdı, şimdi burada yokmuş sanırım. Cumaları genelde o camide kılardık, değil mi Tarık, sonra da sana geçerdik. Enes’le de senin evde tanışmıştık. Şimdi en samimi arkadaşlarımdan birisi, şu sokaklarda üçümüz kol kola girmiş “ey mücahit Metin Yüksel’i” söylüyorduk. Enes, teşkilatçı bir ailenin çocuğuydu. Babam da çok samimi bir şekilde çalışmıştı partide, çok küçük bir görevi vardı, mahalle temsilcisiyle ama o her işi gibi bunu da çok dikkatli ve samimi bir şekilde yapıyordu. Bendeki en büyük eksiklerden bir tanesi işte: O hiçbir işini baştan savma yapmazdı. En basit bir işi bile son derece dikkatli, özenli ve en güzel şekliyle yapardı. Hiçbir zaman emeğini sakınmazdı. Zanaatkârdı. Aslında kaporta ve kaynak ustasıydı ama yeri gelir hurdaya atılmış cıvatalardan model bir motosiklet yapar, yeri gelir çamaşır makinesi bile tamir edebilirdi. Hasta yatağında yatarken ona ahşaptan açılır kapanır yelpaze şeklinde bir kitap çantası fikrimi söyledim hatta kabaca bir çizim de yaptım. Bu onu heyecanlandırmaya yetti de arttı bile. “Ben biraz iyileşeyim, sanayiye gideriz, küçük menteşelerle bağlarız, hatta kilit de koyarız, çok da güzel çizmişsin aferin” hep böyleydin işte. Her zaman benim yanımdaydın. Yaptığım, başladığım her işte benim en büyük destekçim ve yardımcım sendin. Hiçbir zaman hiçbir düşünceme veya fikrime önemsiz nazarıyla bakmadın, hep değer verdin ve yücelttin, cesaretlendirdin. Oysa ben telaşe memuruydum, paniktim, tez canlıydım; senin sakinliğine inat. Senden meğer ne kadar az şey kapmışım, ne kadar az şey öğrenmişim, işte şimdi fark ediyorum ben senden ayrıldıktan ve üstünden bir buçuk yıl geçtikten sonra idrak ediyorum, ne komik, ne acı!
“Bu ara yeni bir yazı, hikâyen yok mu?” Var baba, yeni yayınlanacak, göndereyim de oku. Nasıl da heveslenirdin, benim ilk okurum hep sendin. İlk beğenenim, yazdıklarımı okurken, duygulanıp ağlayanım. Baba, bana ne çok şey kaybettirdin. Ben senden geriye kalan bu boşluğu nasıl doldurabilirim? Kiminle saracağım ben bu yarayı? Malatya’daki masal yazma yarışmasında ikinci olduğumu duyunca hepiniz çok sevinmiştiniz. Hep beraber gitmiştik ödül törenine. Bir evlada, onun yaptığı en basit şeye bile kıymet vermek nedir çok güzel gösterdin bana. Babalar ve oğullar diye bir ders olsa ve ilk ders ben seni anlatsam baba, örnek nedir deseler de seni göstersem ve şöyle desem, dört kız bir erkek evlat sahibiydi asla birini diğerinden ayrı tutmazdı. Ben ikinci çocuğuydum. İşte anlattım size ve ablam onun ilk göz ağrısı ona karşı sevgisini, hassasiyetini diğer kızlarına olan ilgisini, şefkatini, anlatamam ki.
“Nerde kaldın, merak ettik seni,” otobüsten inince biraz yürüdüm. “Başın sağ olsun... Ne desek, ne denir…” Ne olursa olsun bir şey denilmeli. Evet, söylenmeli. Susmak acıyı paylaşmak mıdır? Acıyı pay etmek senin acından kendine bir parça alıp kendi neşesinden sana bir parça vermektir. Başın sağ olsun de, Allah sabır versin de, Allah geride kalanlara güç versin de, bir söz söyle, bir dua et ki insan kendi duygularını başkasından duyunca fark ediyor birçok şeyi.
Başımı yastığa koyunca düşündüm. Babasını on gün önce kaybetmiş bir oğul, yarınki yüksek lisans savunmasına girmek için geride ağıtlar yakılan, helva kavrulan o evi, bırakıp geldi, yarın bir yılda hazırladığı tezi sunacak, hayata tutunacak mı peki? Tekrar uçabilecek mi, belki evet ama hep bir yalpalama olacak, hep bir yere düşmeler, kavgada yalnız kalmalar, karar alacakken acaba yanlış mı yapıyorum olacak ve babam keşke biraz daha yaşasaydı diyecek, keşke şimdi şuracıkta olsaydı. Oğlumu kucağına verseydim, al baba, kulağına ezanını oku adını koy deseydim. Deden gibi ol oğlum deseydim ona. Tezimi bitirmemi çok beklemişti hasta yatağında. Ve en son halini bastırıp vermiştim eline, baba canım bitirdim işte çok şükür demiştim. Hiç hali yoktu, vücudu çok yorgun düşmüştü, mecali olmadığı halde kendini zorladı ve hevesle açtı sayfaları, gönül hoşnutluğuyla “Allah, hayırlı mübarek etsin dedi.” İşte ben yarın o tezi koyacağım masanın üstüne. Tek bir değişiklikle, “babamın aziz ruhuna… esir-i feyzini döksün ilelebet Mevla.”

