Bir Yalnızın Garip Bayramı...
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

Bugün bayram galiba. En azından takvimler öyle diyor. Yalan söylemez onlar değil mi? Galiba dedim, çünkü bayram gibi gelmiyor...

Herkes dokuz günlük tatili fırsat bilip bir yerlere kaçarken, bendeniz son birkaç bayramdır İstanbul’da kalıyorum. Bu yüzden birilerinin gözünde hayırsız evladım. Neyse, her bayram olduğu gibi, bu bayram sabahı da erkenden kalkıp namaza gidiyorum. Çıkışta yandaki pastaneden bir kilo baklavayla bir simit alıp eve dönüyorum. Öyle ya, bayram sabahları ailece(!) edilen kahvaltılar meşhurdur. Güzel bir kahvaltı hazırlıyorum kendime. Bir tek aile, pardon kuş sütü eksik. Kahvaltı bitince, gelen mesajlara cevap vermekle geçiyor zaman. Hatta üşenmeyip(!) aynı mesajdan 6-7 kişiye daha atıyorum. Onlar da her bayramda mesaj gönderen arkadaşlar zaten. İki bayramdır kimseyi arayasım gelmiyor. Annem ve babamın haricinde bir arkadaşı arıyorum sadece. O da sürekli görüştüğüm hasta bir arkadaş. Üstelik doğum günüymüş bugün. Gerçi herkesin bayramını sosyal medyada tebrik etmeye çalışırım hep. Tek tek değil elbette, topluca işte. Ha bu, iyi bir şey mi? Maalesef kötü. Bir arkadaş dışında arayanım olmuyor nedense. Artık insanlar bir cümlelik ya da hazır dağıtılan mesajları yeterli görüyor. Ya da bana öyle geliyor. Aslında mesaj gönderenlerin sayısı hiç fena değil. Toplasan o mesajları buradan balkona yol olur.

Mesajlaşma, biraz yazışma, TV vs. derken öğleye yakın sıkılır gibi oluyorum. Ne yapayım derken, yarım kalan bir edebiyat dergisini okumak geliyor aklıma. Kapımı çalan da olmuyor. Ne bir komşu, ne de şeker toplayan çocuklar. Öğlen ezanından bir saat kadar sonra dışarı çıkmak için hazırlık yapıyorum. Elimde marifetli fotoğraf makinem, cebimde telefonla mp3 walkmanim, gözümde ise siyah gözlük. Sanki turistim. Bakkaldan gazetemi almayı unutmuyorum. Her zaman gittiğim kafelere mi, yoksa uzaklara mı gideyim diye düşünürken, aniden bir araba duruyor yamacımda. Korktum desem yalan olur. Ne de olsa alışkınım adres sormalara. Belki de yürüdüğümü gören bir arkadaş, "Atla, seni istediğin yere bırakayım." diye durmuştur diye düşünüyorum. Sık sık olur çünkü. Arabadakiler, "Kanlıca'ya nasıl gidebiliriz?" deyince tarif ediyorum haliyle.

Sonra, "Ulan ne işin var her gün gittiğin kafelerde?" diyorum kendi kendime. Hem Kanlıca'ya gitmeyeli çok zaman oldu. Bugün de Kanlıca olsun. Hem de müdavimi olduğum kafelere gidersem, "Vah vah, adam bayramda da yalnız!" derler diye başka kafelere gitmem gerektiğine karar veriyorum. Hemen otobüse atlayıp Kanlıca'ya doğru yola koyuluyorum. İner inmez sahildeki Çınaraltı'nın deniz gören masalarından birine kuruluyorum. Hemen gençten bir garson sahte gülümsemesiyle karşılıyor beni. Bari bugün sahici olun diyorum. Ama içimden tabii ki. Nedense tost söylüyorum birden. Acıkmış olabilirim elbette ama ben öyle her acıktığında hemen yiyenlerden değilim. Neyse, gelen tostu yerken bir arkadaş yazıyor, ne yapıyorsun diyor, "Tostumu yiyorum ve de bekliyorum!" diyorum. "Ben gelemem, misafir çok!" deyince, "Seni değil, çayı bekliyorum. Şaşkın garson çayı getirmeyi unutmuş." diye ilave ediyorum.

Tostumu yerken yalnızlığın verdiği gerilimle ama göz ucuyla diğer masalara, diğer insanlara bakıyorum. Her yaştan insanla sarılı etrafım. Ama mutlu ve bayramı gönüllerince yaşayan insanlar gibi geliyor. Yine de emin değilim. Tostumu yedikten sonra biraz gazeteye göz atayım diyorum ama o da hemen biter korkusuyla güzel manzarayı temaşaya koyuluyorum. Kafenin hemen yanındaki iskelede bir güvercin (fotoğraftaki güvercin ta kendisi) dikkatimi çekiyor. Gözlerini denize dikmiş, öylecene duruyor. Çaresiz ve umutsuz sanki. Güvercine üzülüp "Kim bilir, ne derdi var?" deyip hüzünleniyorum. Ne derdi olacak diyor içsesim, bazı güvercinler hakkıyla hu hu'lara karışıp Allah'ın adını zikretmiyormuş diye kafayı takmış olabilir. Hüzünlenmek isteyene dert mi yok Allah aşkına?

Buranın sessizliği, verdiği huzur iyi geliyor bana. Şehrin keşmekeşini, gürültüsünü unutturuyor çoğu zaman. O yüzden sırf kafamı dinlemek için geldiğim yerlerden biridir bu mekân. İyi ki o araba yanımda durmuş diyorum, iyi ki buraya gelmişim. Kafeden çıkıp Kanlıca sokaklarında buluyorum kendimi. Gezerken etrafa bakıyorum. Bayramın güzelliğini yansıtan, mutlu ol işte bugün bayram dedirtecek bir şey arıyorum, lakin bulamıyorum. Eskiden bayramlar, hele de kurban kesileni böyle miydi diye soruyorum ama o da nafile.

Kanlıca'ya gelmişken buranın o meşhur yoğurdun da ye diyor nefsim. Pardon unutmuşum, sen Kanlıca yoğurdunu sevmezsin. Eski evlerin arasından yürürken güzel mi güzel bir kediye -bütün kediler güzeldir aslında- rastlıyorum. Değişik bir kare yakalayabilirim umuduyla kediye takılmaya başlıyorum. Kerata, hem sevimli hem de oynamayı seviyor. Bazı kedilere hiç benzemiyor anlayacağınız. İstediğim enstantaneyi yakalayabilmek için epey uğraşıyorum. Kaç kere patisini tuttum, kaç kere başını ve boynunu okşadım, bilmiyorum. Tam istediğim gibi olmayacak, bir şeyler çekip yoluma devam ediyorum. Eve gelince bakıyorum, tam 32 karede bu kedi var. Daha sonra fotoğrafı –hep yaptığım gibi- sosyal medyada paylaşıyorum. Merak edenler arayıp bulur. Vay be, köşe yazarları gibi konuştum.

Kanlıca'da birkaç saat geçirdikten sonra eve yürüyerek dönmeye karar veriyorum. Sanki biraz mutlu, sanki biraz da tüm insanlardan daha yalnız gibi hem de. Kanlıca-Anadolu Hisarı’nın kaldırımları öyle dar ki, yürümeye bin pişman oluyor insan. Yolda neler düşünmüyorum neler. Bu faslı hızlı geçsek iyi olacak.

Hisar'a gelince hemen yakınlardaki kabristana doğru yürümek istiyor canım. Öyle de yapıyorum zaten. Hem sessiz sakin, hem de huzur bulduğum bir yer olduğu için buradan geçmeyi çok seviyorum. Bazıları Osmanlı’dan kalma bu mezarlarda, ünlü haberci Mehmet Ali Birand da medfun. Yanlarından geçerken İbrahim Tenekeci'nin "Elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta / Sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına." şiiri geliyor aklıma. Ama ben her zamanki gibi sadece Fatiha okuyorum. "Hepinize gelsin bu Fatiha!" diyerek.

Mahalleye geldiğimde eve gidesim gelmiyor. Yokuştaki eski bakkalda hem biraz soluklanayım hem de günü bayrama çevireyim düşüncesiyle bir tabureye kuruluyorum. Bakkal Ahmet abi dükkânın yarısını kafeye çevirmiş. Fena da olmamış bence. Hem onunla hem de tanımadığım insanlarla bayramlaşıp bir güzel muhabbet ediyoruz. Mevzu, yine n'olacak bu memleketin hali. Hah diyorum, bayram işte böyle bir şey. Biri şirketten olmak üzere iki çay içtikten sonra ağır ağır yürüyorum eve doğru. Bu kez telaşsız ve de kaygısız.

Böyle bayram mı olur, hani kurban, hani kavurma diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Kurbanımı İHH'ya verip hiçbir şeyle uğraşmıyorum. Yok kesimi, yok dağıtımı, yok kavurması... Asıl en güzel yani burası ama tek başına uğraşılmıyor işte. Bu bayram et yerine gidip balık alıyorum. Hem zaten ne kurban keseni var, ne de et kokusu. İşin hazin tarafı, bayramda et yemediğim halde, üzülmesin diye anneme yedim diyorum.

Bayramda bir de şeker, tatlı ritüeli var değil mi? Onu da şöyle hallediyorum: Biraz çikolata ve tatlı alıyorum eve. Gelen olursa yer, kalanı da bayram sonuna kadar bitirim dercesine. Tek taşımı kendim aldım diyor ya bazıları, ben de kendi tatlımı kendim yiyorum maalesef...

Biliyorum, garip bir bayram olmuş benimkisi. Zaten olmasaydı böyle bir yazı kaleme almazdım. Biri anlatsa, “Böyle bayram mı olur?” derdim. Son olarak herkesin bayramını tebrik eder; küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperim…

Kemal Kurak Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler