Kışın ilk günleri! Sıcak ve yağışsız geçen bir sonbaharın ardından havalar birden soğuyor. O yüzden dışarıda buz gibi bir hava var. Öyle ki, karı bekliyoruz. Kış artık gelmeli diyor büyüklerimiz. Haklılar tabii ki. Ne de olsa tecrübe konuşuyor. Birkaç gündür dilimden düşmeyen mısraları tekrarlıyorum: “Hava soğudu -kasımın son günleri- / Kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum…”
Yorgun bir günün ardından, yürümek yerine Anadolu Hisarı’ndaki meşhur öğretmenevine gidiyorum. Bir müddet gazete okuyup, sosyal medyaya takıldıktan sonra tüm günüm kapalı mekânda geçtiğinden olsa gerek birkaç dakika dışarıda durmaya karar veriyorum. Biraz iyot kokusu çekmek, dalgaların sesini dinlemek iyi gelir diyerekten. Ellerim cebimde, Boğazı seyre dalıyorum. Tek tük balıkçı kayıkları geçiyor. Martılar da çok keyifsiz. Akşama az var, günler kısa hâlâ.
Kül rengi bulutların arkasında saklanır gibi yapan güneş naz etmektedir. Gün boyu ortalıkta görünmemişti zaten. Aniden nazı bırakıp sıcak yüzünü pardon huzmelerini gösteriyor. Dayanamayıp güzel manzarayı fotoğraflamaya çalışıyorum. Ellerim üşümesine rağmen, güzel kareler çıkıyor ortaya. Sonra, “Artık olduğu kadar!” diyorum, “Daha fazla üşümesen iyi olacak.” Günbatımına veda ederken, “Akşam güneşi aşıyor / Yine dertlerim başlıyor / Ufuktaki kızıl gurup / Yüreğimi ateşliyor!” diyen arabesk şarkıyı mırıldanıyorum.
Güneşin son ışıkları, Anadolu Hisarı sırtlarındaki evlerin camlarına alev alev yansırken yürümeye koyuluyorum. Bu akşama yakın vakitte, sokakları hiç böyle telaşlı görmemiştim. Her biri ayrı dünyaların insanı gibi görünse de herkesin yüzünden günün yorgunluğunu, hayatın çilesini okuyabiliyorsunuz. Her zamanki üzere, aşina yüzlere rastlıyorum. Başı önde yürüyen, efkârlı bir şekilde sigarasını tüttüren adamla göz göze geliyorum evvela. Hemen ardından ünlü sanatçı Sami Savni Özer eşiyle geçiyor yanımdan. Şaşırmıyorum bu kez. Geçen yıl bir Cuma namazında imamın, “bugün müezzinimiz yok maalesef, kim yapmak ister?” deyince, Özer’in yaptığı müezzinliği, okuduğu ezanı unutabilir miyim! Keşke bütün müezzinler böyle olsa dediğimi de.
Akşamüstü olunca haliyle herkes bir an önce eve varma telaşında. Bu yüzden fena trafik var. Bir arabadan bangır bangır Ferdi Tayfur sesleri yükseliyor. Alıp götürüyor beni uzaklara. Yorgun argın, ve gayesiz yürüyorum yine. Hemen ötede dizicilere çarpıyor gözlerim. On kadar kişi o soğukta, -tabiri caizse it gibi titreyerek- iki saatlik diziyi bir haftada çekmeye çalışıyor. Niçin peki? Gözü doymayan yapımcıları ve kanal yöneticilerini memnun etmek için. Biraz ilerideki otobüs durağı ana bana günü adeta. Otobüsün biri geliyor, biri gidiyor ama yoğunluk azalmıyor bir türlü. Her karşılaştığımızda bana selam veren abi eşofmanını giymiş koşuyor. İyi akşamlar diyor bana. Neydi bu abinin adı diyorum, insan sormaz mı bir kere!
Yol kenarında duran çiçekçi kadın kırmızının yanmasını bekliyor. Keşke bugün özel bir gün olsaydı da yolumuzu bulsaydık der gibi bakıyor bana. “Nasip!” diyorum içimden. Kavşakta dilenen yaşlı amcayı arıyor gözlerim. Herhalde soğuğa dayanamayıp erkenden eve gitti. Bugün de börekçiye gidip börek yedi mi acaba? Yürümeye devam ediyorum. Anadolu Hisarı’nın karşısında, sandalcıların bağladığı köpeğin havlamasına kızan orta yaşlı adam, "Bu ne biçim havlama. Havlayacaksan gerçekten havlayacaksın." diyor. Garipsiyorum biraz. Köpek anladı mı, sanmıyorum.
İki dakika sonra, hemen her akşamüstü gördüğüm, göbekli, esmer, 55-60 yaşlarındaki adam beliriyor. Yine sigarasını yakmış yürüyor. Dumanını havaya savurarak hareket eden vapurlar gibi hem de. Genelde poşetinde ekmek oluyordu ama bugün gazoz var nedense. Anadolu Hisarı iskelesine bakıyorum. Genç bir kız, annesi yaşındaki başörtülü kadınla koyu bir muhabbete dalmış. İskelenin hemen yanında bir kadın hakaretler ederek telefondakine bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Derken, yanımda sakallı bir adam duruyor, Hidiv Kasrı'nı soruyor akşam akşam. Düğün var sanırım. Karşıya bakıyorum bu defa. Rumeli Hisarı turuncu ışıklarını yakmış, akşama hazırım der gibi. Ancak hisarın içindeki evlerin lambaları yanmıyor. Kimse evine dönmemiş sanki. Tam o esnada Üsküdar vapuru yanaşıyor iskeleye. Telaşlı insan yığınları hızla caddeye akıyor. Kimi ekmek alıp eve dönecek, kimi ise otobüse binecek.
Ara sıra gittiğim esnaf lokantası son temizliğini yapıyor. Ardından balıkçıya, sonra bitişikteki manava bakıyorum. Fiyatlar el yakıyor. Yedi liraya mandalina olur mu diyorum kendi kendime. İnsanların niye pazara gittiğini ya da marketlerin halk gününe hücum ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Evcil hayvanlar için aksesuarlar, mamalar satan dükkânın önünde duran sarı kedi bu kez uyuyor. Dükkânın önünden her geçişimde dikkat ediyorum. Mamalara öyle bir bakışı var ki… Hani kasap önünde bekleyen kediler olur ya, işte tam da öyle. Modern zamanların kedisi böyle oluyor demek ki.
Yaşlı anneciğinin koluna girmiş genç dikkatimi çekiyor. Akşam gezmesine mi çıkmışlar acaba? Başımı kaldırıp FSM'ye bakıyorum. Arabalar vızır vızır akıyor. Bir dünyadan başka bir dünyaya geçer gibi. Eee tabii, herkes bir an önce evine kavuşmak istiyor. Ev halkı babalarının yolunu gözler değil mi? Herkes senin gibi mi diyor içsesim? Ağaçlar rüzgârla sallanırken, yere düşen son yapraklarına basıp hışırdama seslerini duymaya çalışıyorum. “Bir dahaki güzü görür müyüz acep?” deyince, birden hüzün çöküyor yüreğime.
Karanlık bir perde gibi çökmektedir akşam artık. Hem de yalnızlığını yüzüne yüzüne vuruyor insanın. Yalıların yanından geçiyorum. Ama her nasılsa, ölüm sessizliğine bürünmüş gibi hepsi. Hiç ses duyulmuyor. Ne bir tambur, ne de bir ud sesi. Hangi devirde yaşıyorsun ki deyip kızıyorum kendime. O arada ürkek bir kedi hızlıca geçiyor. Hisarın hemen altındaki büyük balıkçı lokantasına bakıyorum. İn cin top oynuyor, şef garson volta atıyor içeride. Hızlı adımlarla yürüyen hacı amcalar camiye koşturuyorlar. Tam o esnada, Anadolu Hisarı sokaklarında akşam ezanı yankılanıyor. Aziz Allah diyorum hemen. Akşamları dışarıda olmayı sevmediğim için ağır ağır eve doğru yol alıyorum. Dikkat ediyorum, sokaklar tenhalaşıyor, evlerin perdeleri bir bir kapanıyor. Çok şükür, yine akşam oldu…
