Sinema sanatı üzerine yapılan çalışmaların eksikliğini ve var olan çalışmaların yetersizliğini düşündüğümüzde bu alan üzerinde yapılan işler haliyle daha önemli hale geliyor. Müslümanların belirli ezberler üzerinden kurdukları sorunlu ilişki öncelikle bir takım kavramsallaştırmalarla kendini göstermekte. Meramı anlatmak açısından faydalı olabilen bu ifade biçimleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde az evvel zikredilen sorunlu yaklaşımı açığa vuruyor. Bir tek sinema için değil farklı birçok alan için geçerli bir durum tabi ki bu. Örnek vermek gerekirse: İslami/muhafazakâr sinema gibi adlandırmalar içerikten bağımsız bir formu kast ediyor ve bu sanat üzerinde düşünsel/teorik anlamda yeterli bir faaliyet gösterilmediğine işaret ediyor. O zaman doğuşu itibariyle batılı bir sanat olan sinema üzerinde nasıl eylemde bulunacağız? Üzerinde çok ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bu soru hem bizi hem de bu yazının boyutlarını aşıyor. O zaman bu vasatı göz önünde bulundurarak neler yapabiliriz onu düşünmek gerek.
Eğer ki sinema ile hasbelkader ilgilenen bir Müslümansanız şöyle bir takım cümlelerle sıkça karşılıyorsunuz: Müslümanlar bu alanı çok göz ardı ettiler… İyi niyetle kurulan bu cümleler devamında sinemanın önemi üzerine bir takım değinilerle devam ediyor. Sinemanın önemi aşikâr. Sinema görselliği ile günümüz anlam dünyasında yeni bir anlatım aracı hatta en öncelikli olanı diyebiliriz. Tabi ki bu yeni dil aynı zamanda yeni bir anlamlandırma ve inşa sürecini de içerisinde barındırıyor. Bu husus çok önemli. Müslümanların, yukarıda değinilen vurgular ve bizim zikrettiğimiz vasat göz önüne alındığında sinema üzerine yapılan çalışmalara daha fazla dikkat kesilmesi kaçınılmaz bir durum gibi gözükürken yaşanılan durum ne yazık ki böyle değil. Şunun da belirtilmesi, atlanmaması gerekiyor; sinemanın Müslümanlar açısından önceliği tartışılabilir. Hatta sinemadan önce halletmemiz gereken çok daha aciliyete sahip düşünsel meselelerimizin olduğu aşikâr bile diyebiliriz. Öyleyse bizce yapılması gereken daha mütevazı çalışmalarla bu alanda en azından “varlık belirtisi” olacak işler yapmak. İşte tam da bu bağlam içerisinde düşünülebilecek bir çalışma geçtiğimiz aylarda Okur Kitaplığı tarafından düşün dünyasına kazandırıldı. Süleyman Ceran’a ait olan Seyir Günlüğü isimli çalışma belirli filmler ve yönetmenler üzerinden sinema sanatı üzerine esaslı ve öz değerlendirmelerde bulunuyor.
Usta Yönetmenler, İyi Filmler
Süleyman Ceran 1997 yılında 28 Şubat sürecinde Ali Emre öncülüğünde çıkartılan Edebi Pankart Dergisi’nde yetişen isimlerden birisi. Çeşitli dergilerde sinema, edebiyat değerlendirmeleri ve deneme yazıları yayınlanan Ceran’ın ilk eseri olan Uzak Ülke de Okur Kitaplığı tarafından yayımlandı. Seyir Günlüğü kitabı çok büyük bir hacme sahip olmamasına rağmen birçok önemli sinemacıyı, yönetmeni ve filmi muhtevasında barındırıyor. Scorsese’den Mustafa Akkad’a, Melies’den Asghar Ferhadi’ye, Terrence Malick’ten Nuri Bilge Ceylan’a kadar birçok önemli sinemacı, filmleri ve sanat anlayışları ile değerlendirmelere tabi tutuluyor. Bunların dışında hikâyesi çok ön planda olmayan ama sinema macerası içerisinde kendine has bir yer edinmiş olan isimler de var kitabın içerisinde. Özellikle “Takis Emanuel Kimdir?” başlıklı yazı bu bağlamda oldukça güzide bir yerde duruyor. Ömer Muhtar filminde Sidi Ömer’in sağ kolu olarak gördüğümüz Ebu Matari karakterini canlandıran Takis Emanuel’in sessiz hikâyesini dinlemiş oluyoruz Süleyman Ceran sayesinde. Müslüman dünyada çok sevilen ve halen İslam tarihi üzerine çekilmiş en iyi film olma özelliğini koruyan Çağrı’nın (The Message) 40.yılı dolayısıyla yazılan yazı da artıları eksileri ile Müslümanların sinema ile olan ilişkisini anlamak açısından önemli bir yerde duruyor.
Süper Kahramanlar Ötekilere Karşı Birleşiyor isimli yazıda ise Hollywood’un süper kahraman figürlerini ve ötekileri -yani düşmanları- son derece başarılı bir şekilde ele alan yazar Amerikan sinemasının kurduğu bu karşıtlık üzerinden kazanımlarını ve bizim kaybettiklerimizin neler olduğunu anlatıyor. Son yıllarda giderek artan süper kahraman filmleri sinemanın yeni teknik imkânları ile de birleşince resmen Hollywood’un taşıyıcısı haline geldi. Marvel ve DC şirketlerinin yaptığı bu filmler aksiyon ve gerilim barındıran tarzlarının ötesinde aslında en temelde çok basit bir karşıtlık üzerine kendilerini inşa ediyorlar: Batının süper insanı versus ötekiler veyahut barbarlar… Çizgi roman kaynaklı olan bu yapımlar özellikle ortaokul-lise çağındaki insanlara hitap edecek şekilde hazırlanıyor. Bu yapımlarda abartılı cinsellik veya küfür bulmak mümkün değil. Veyahut bütün şiddet veya dövüş sahnelerine karşın neredeyse hiçbir şekilde kan göremezsiniz. Ancak süper kahraman filmleri için sıkıntı az evvel bahsedilen karşıtlıkta gizli. Oluşturulan bu bağlam sayesinde süper kahramanlar tarafından dayak yiyen ötekilerin çocukları babalarını dövenleri destekler hale geliyor. Tabii bunun yanında çok büyük bir ticari gelirden de söz etmek gerek. Filmlerin büyük hâsılatları dışında oyuncaklardan tişörtlere bilgisayar oyunlarına kadar devasa bir sektör ayakta tutuluyor ve yozlaştırıcı bir kültür inşa edilmiş oluyor. Bu hususa dikkat çekilmesi kitap açısından okura sunulan güzel bir ayrıcalık olmuş.
Kitapta bize göre en dikkat çekici yazı ise Amerikalı yönetmen Terrence Malick’e ait olan Tree Of Life (Hayat Ağacı) filmi üzerine kapsamlı değerlendirme yazısı. Terrence Malick sinema hayatına Amerika’nın güneyinde kırsal yaşantı içerisindeki insanların bunalımları ve yaşam kavgalarını anlatan ve daha soyut bir anlatım tarzını tercih eden iki yapımla başladı. Bu yapımlar ile ses getiren Malick uzun bir süre sinema alanında ürün vermezken (20 yıl) doksanlı yılların sonunda çektiği Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) filmi ile Vietnam savaşı üzerine yapılan kahramanlık, vatanseverlik filmlerinden çok daha farklı savaşın insan doğası üzerindeki yıkıcı etkisine değinerek tekrardan sinemaya dönüş yaptı. Çok büyük bir oyuncu kadrosu ile çekilen filmde o dönem önemli oyuncuların Malick ile çalışmak için yan rolleri talep ettikleri söylentileri dahi ortalıkta dolaşmıştır. Malick’in sinemasal anlatımda tercihi her bir karede sanki bir fotoğraf çalışması izlenimi vermesidir. Malick için yapılabilecek temel nitelendirmelerden birisi Amerikan sinemasının Avrupa’ya bakan yüzü olduğu şeklindedir. İnce Kırmızı Hat filminden sonra bir yapım daha çeken Malick, Hayat Ağacı filmi ile sinemasının ikinci döneminin en başarılı yapıtını verdi ve sinemasını olandan çok daha soyut bir düzleme taşıdı. Hayat Ağacı filminden sonra daha sık film yapan ve aslında aynı temayı -kendi dünya görüşüne göre- insanın varoluşundan gelen ve onu hayatla karşı karşıya getiren gerilimleri (aile, devlet, toplum bazen din) anlatmaya çalıştı. Ancak bize göre Hayat Ağacı dışındaki filmlerinin ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır. Malick yukarıda değinilen gerilim düzeyinde Hayat Ağacı filminde anne üzerinden din, baba üzerinden devletin çocuklara yani topluma yönelik etkisini belgeselvari bir şekilde anlatmaya çalışmaktadır. Ancak bu yönelim merkezlerinin dışında toplumun ve bireyin kendine ait bir hikâyesi ve tercihleri de vardır. Anne hep kapsayıcı ve merhametlidir. Baba ceberut ve üzgün. Aile çocuklarını kaybedince anne hemen Tanrı’nın merhametine sarılırken baba öfkesini başka şeylere yöneltmeye çalışmaktadır. Bu durumda ailede yani toplumda gerilimi arttırmaktadır. Kardeşini kaybeden ve aslında filmin merkezinde yer alan Jack karakteri ise hem dine hem ailesine karşı kızgın ve mesafeli bir konumdadır. Kardeşinin ölümü sonrası Tanrı’yı bundan sorumlu tutmakta ve ailesi ile sorunlu bir ilişki yaşamaktadır. Tüm bu süreçler başarılı bir sinema dili ve görüntü yönetimi ile izleyiciye aktarılmaktadır. Tabi ki bunda Malick’in Emmanuel Lubezki gibi bir isimle çalışmasının da etkisi göz ardı edilemez. Bizce, Malick’in sinema serüvenine ve Tree Of Life gibi son dönemin en önemli filmlerinden birisine ışık tutan bir yazının kitapta yer alıyor olması önemli bir ayrıcalık. Yazıda özellikle Hıristiyan inanışında Eyyüb Peygamber yani Job üzerinden kurulan bağlantılar ve başkarakterin isminin ilk harflerinin J, O ve B’den oluşuyor olmasının yakalanması, gerçekten dikkate değer bir durumdu. Seyir Günlüğü kitabı yukarıda zikredilen içeriklerden ayrı olarak daha birçok konuyu muhtevasında barındırıyor. Dikkatli bir zihin tarafından yapıldığı belli olan bu değerlendirmeler meraklısı için önemli bir kaynak oluşturuyor. Umarız bu çalışma okurlardan beklenilen ilgiyi görür…

