Yorulma Bilmeyen Âlim: Prof. Dr. Fuat Sezgin
TEMMUZ Sayı: 24 - Temmuz 2018

Brockelmannʼın Arap Edebiyat Tarihi (GAL) kitabını kullanırken, kitapta hem İstanbulʼda, hem de Türkiyeʼnin diğer şehirlerinde bulunan çok güzel yazmalara nadiren atıf yapıldığını fark etti. Bu eksikliklerin giderilmesi için söz konusu kitaba bir zeyl yazmak gerektiğini düşündü. Durumu hocası H.Ritterʼe (1892-1971) açtı ve onun da onay vermesiyle işe koyuldu. Aşkla şevkle çalışıyordu. Bir keresinde hocası “Günde kaç saat çalışıyorsun?” diye sormuştu. 13 saat, diye cevap verince hocası, “Bu kadar çalışmayla alim olunmaz, eğer gerçek bir alim olmak istiyorsan günde en az 17 saat çalışmalısın” demişti. O da çalışma saatlerini artırmıştı, artık günde 17 saat çalışıyordu. Fakat çalıştıkça fikri değişti. Yazdığı eserin bir zeyl değil, müstakil bir eser olması gerektiğine karar vermişti. Yazacağı eser dünyadaki bütün yazmaları ihtiva etmeliydi. Durumu hocasına açmıştı: “Hocam, ben artık zeyl yazmayı bıraktım. Dünyadaki bütün yazmalara dayalı müstakil, yeni bir eser yazıyorum.” O zaman hocası: “Bunu dünyada hiç kimse yapamaz. Bırak bu işi; boşuna kendini yorma” demişti.1 Ama o, ilk defa çok sevdiği ve saydığı hocasının sözünü tutmayacaktı.

Kafasına koymuştu bir kere. Yazacaktı, yazmalıydı. İnsanlığa yol gösteren bilgilerin kaynaklarına ulaşmalı, o kaynakları gün yüzüne çıkarmalıydı. Sadece hakikatin peşinde olacaktı, ne bir eksik ne bir fazla. Aidiyetine bakmadan, herkesin hakkını teslim edecekti. Adil olmak, insaf sahibi olmak bunu gerektiriyordu. Müsteşriklerin eserleri muhafaza etmede gösterdikleri titizlik ve geliştirdikleri tetkik metotları için onlara teşekkür borçlu olduğumuzu içtenlikle ifade ediyordu. Ancak meselenin onların insafına terk edilemeyecek kadar mühim olduğunun da farkındaydı. Yunanlılara nazaran beşer kültürünü iki misli geliştirip Batıya birçok mevzuda doğrudan doğruya tesir eden Müslümanların onlar yani müsteşrikler nezdinde hak ettikleri pâyenin ‘Antik Kültür’ hazinelerini Batıya sadece nakleden ‘aracı’lıktan ibaret olduğunu biliyordu.2

Onun gayesi Müslümanların ‘aracı’ değil, üretici olduklarını, hem Batıya hem de Doğuya ispat etmekti. Önyargılarından kurtulabilmeleri için batılılara, asırlar süren derin uykularından uyanabilmeleri için de doğululara anlatacaktı. Anlattı da ne oldu dersiniz? Bunu kendisinden dinleyelim: “İslam medeniyetinin büyüklüğünü, kendi insanımıza anlatmak batılılara anlatmaktan daha zor.” Evet, kendi insanımıza anlatmak daha zordu. Zîra, kaybedilen her şey zamanla bulunabilir ya da yerine alternatifi ikame edilebilirdi, ya özgüven? Eğer bir kimse özgüvenini kaybetmişse, bunu ona tekrar kazandırmak çok zor, belki de imkansızdı. İşte Hocamız, bu imkansızı başarmaya koyulmuştu. Mali sıkıntılar, personel eksikliği artık tâli bir mesele idi onun için.

Böylece Hocamız, İslâm medeniyeti tarihinin başlangıcından itibaren gelişmiş aklî ve naklî ilimlere ait literatürünü konu edinen külliyatı “Arap-İslâm Bilimleri Tarihi”ni / Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS) yazmaya başladı. 17 cildi tamamlanmış olan bu şâheser, Kurʼan ilimleri, hadisi tarih, fıkıh, kelam, tasavvuf, şiir, tıp, eczacılık, zooloji, veterinerlik, simya, kimya, botanik, tarım, matematik, astronomi, astroloji, meteoroloji ve bununla ilgili disiplinler, lügat ilmi, edebiyat, fizik, teknoloji ve coğrafya dallarına ait literatürü konu edinmektedir.

Eserlerinde alimlerden bahsederken ‘yorulma bilmeyen alim’ ve ‘çok yönlü alim’ sıfatlarını kullanan Hocamız, herhalde bu sıfatları en fazla hak eden alimlerin başında gelir. Bir asra yakın ömründe, her türlü maddi ve manevi sıkıntılarla karşılamış olmasına rağmen, ne bir nebze duraksamış, ne de herhangi bir yılgınlık göstermiştir. Belirlediği istikamette yoluna devam etmiştir.

Geçtiğimiz Pazar günü, devlet ricalinin iştirakiyle, Hocamızı ebediyete uğurlarken, gayr-i ihtiyari geçmişe doğru bir yolculuk yaptım. 2000 yılı Kasım ayında Hocamızı Frankfurtʼtaki Enstitüde ziyaret etmiş ve misafir olarak dersini dinleme şerefine nail olmuştum. Halife Me’mûn haritasını ve Müslümanların coğrafya ilminde ulaştıkları seviyeyi anlatmıştı. Dersin hitamında öğrencilerle birlikte Hocamızın refakatinde müzeyi gezmiştik. Hoca, müzede sergilenen her objenin önünde duruyor, kim tarafından ne amaçla icat edildiğini ve fonksiyonunu en ince teferruatına kadar anlatıyordu. Üzücü olan ise dinleyiciler arasında başka Türkün olmamasıydı.

Yıllar sonra Hocamızla ikinci karşılaşmamız, İstanbul Üniversitesi tarafından kendisine doktora verilmesi münasebetiyle düzenlenen tören sırasında olmuştu. İstanbul Üniveristesi Rektörlüğü bu muhteşem eseri (GAS) Türkçeʼye çevirme kararı almış ve bununla ilgili olarak Alman Dili ve Edebiyatı ile Arap Dili ve Edebiyatı bölümlerinin hocalarından bir ekip oluşturmuştu. Çeviri konusu ile ilgili teknik detayları görüşmek, Hocamızın bu konudaki tavsiyelerini dinlemek üzere kendisiyle vakıf binasında bir araya gelmiştik. Hoca iki konuda çok mutlu idi: Birincisi İslam Bilim Tarihi adlı şaheserinin Türkçeye çevrilmesi, ikincisi ise Almanya’daki kütüphane ve müzenin İstanbulʼa taşınması.

Vesile olanlardan Allah (cc) razı olsun. Hocamızın ömrünün hasılası olan eserleri, kitapları ve müzesindeki objeler, Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı tarafından bir takım bürokratik engellemelere rağmen İstanbulʼa getirilebilmişti. Bu eserler vakfın İstanbul Gülhane Parkındaki kütüphanesinde okuyucuları ve ziyaretçileri beklemektedir. Burada bulunan yayınlar, müzede yer alan 700 den fazla objeyle birlikte, Arap-İslam bilimlerinin felsefe, tıp, teknoloji, kültür, edebiyat ve sanat dallarındaki altın çağına ışık tutmaktadır. O altın çağdan bîhaber olan günümüz Müslümanları, kendisini tavuk sandığı için uçamayan kartal gibidir. Şöyle ki: Şiddetli bir yer sarsıntısının neticesinde kartal yuvasından bir yumurta düşmüş ve yuvarlanarak bir tavuk kümesine varmış. Kuluçka yatmakta olan tavuk bu yumurtayı alarak diğerlerinin yanına koymuş. Günü gelince diğer civcivlerle birlikte kartal yavrusu da yumurtadan çıkmış. Civciv kardeşleriyle gezip oynuyormuş, derken büyümüş. Diğerlerinden çok farklı imiş ama neden bilmiyormuş. Bir gün avluda yemlenirken kafasını kaldırmış ve semaya bakmış, uçan kartalları görmüş ve imrenmiş. “Keşke ben de uçabilseydim” diye hayıflanmış. Bu sırada yanına gelen bir tavuk “boşuna heveslenme, sen tavuksun ve öyle kalacaksın” demiş.

İşte böyle. Müslümanların durumu, kartal yavrusunun durumundan farksız. Geçmişlerini bilmiyorlar, hatta geçmişlerinden nefret ediyorlar. Küçük yaştan itibaren Batı hayranı olarak yetiştirilmişler. Şu anda hayatta olmayan ve zamanında bir gazetede köşe yazarlığı yapan meşhur bir hoca, kendisine yazarak Osmanlıca öğrenme konusunda yardımcı olmasını isteyen okuruna şu şekilde cevap vermişti: “Ne yapacaksın Osmanlıcayı, Yunanca öğren.” Hocasıyla öğrencisiyle özgüvenini kaybetmiş, kendisinin bir şey yapamayacağına inandırılmış bir toplum ve bu inanışı temelinden yıkmak için yorulmadan çalışan bir âlim.

“Her nefis ölümü tadacaktır” hakikati mucibince değerli Hocamız Prof. Dr. Fuat Sezgin aramızdan ayrılarak, irtihâl-i dâri bekâ eylemiştir. Onun arzusu bıraktığı eserler ışığında tarihiyle ve medeniyetiyle bütünleşmiş, kaybettiği özgüveni tekrar kazanmış bir nesli yetiştirebildiğimiz zaman gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü ümmetin kurtuluşu ve tekrar eski ihtişamına kavuşması ancak kartal olduğunu idrak eden genç nesillerle mümkün olacaktır.

Allah (cc) rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.


1- Türkiye Araştrmaları Literatür Dergisi, Cilt 2, Say› 4, 2004, 355-370

2- Sigrid Hunke, Avrupaʼnın Üzerine Doğan Allahʼın Güneşi, çev. Servet Sezgin, s.22.

Necmi Küçük Arşivi