Miladi takvime göre, bugün yılın son günü. Yarın yeni bir yıla gireceğiz diye kimi çevrelerde garip bir hareketlilik var. Önceleri sadece takvimciler kazanırdı senenin değişmesinden. Zamanla Kapitalizm’in sahip çıktığı ve bir alışveriş çılgınlığının yaşandığı günlere dönüştü yılbaşı. Türlü türlü şaklabanlıklar, savurganlıklar, hazırlıklar... Gariban yurdum insanı için yılbaşı akşamının diğer akşamlardan pek farkı yok. Her akşam ne yapıyorsa o akşam da aynı şeyleri yapıyor. Peki ya, zengin semtlerde yaşayanlar öyle mi?
Bugün Pazar olduğu için evde oturmak gibi bir niyetim yok. Sokağın nabzını(!) tutmak için dışarı çıkıyorum. Evvela, bizim apartmanın bahçesinde yaşayan ve kimi görse kaçan sarı köpek sokağa giren yabancı bir köpeği havlayarak uzaklaştırıyor. Buralar bizden sorulur der gibi. İlk gelen otobüse atlayıp Çengelköy’e geliyorum. Semtte yürürken bazı evlerin pencereleri dikkatimi çekiyor. Yılbaşı için çamlar asılmış, evler süslenmiş. Yanıp sönen "Hoşgeldin 2018" yazıları görüyorum bir de. "2018 de sizi bekliyordu!" diyorum. İçimden tabii ki. Az ötede, ellerinde dolu torbalarla yürüyen insanlara takılıyor gözüm. Hatta iki başörtülü kadın, nevresim takımı almış gidiyor. Sanki bayram için alışverişe çıkmışlar.
Bir yandan da kulağım açık olan radyoda. 364 gün arabesk şarkılar çalan radyo -yeni yıl münasebetiyle- bugün neşeli/hareketli şarkılar çalıyor. Ayrıca yeni yıl için çeşitli hediyeler dağıtıyor. Yarın sizi göreceğim diyorum, hayat aynı tas aynı hamam diyeceksiniz çünkü. Şarkıdan sonra reklama gidiliyor. Piyango reklamı yayınlanıyor ilkin. Ya çıkarsa deyip milletin umuduyla oynuyorlar. Umut, fakirin ekmeği değil, bu kez piyangocuların bir yalanı. Kimse, geçmişte piyangodan kazanılan paraların insanların hayatını nasıl kararttığını anlatmıyor. Keza, devletimizin piyangoculuğu ne zaman bırakacağından da söz eden yok.
Daha fazla yılbaşı saçmalığına maruz kalmamak için bir kafeye sığınıyorum. İçerisi oldukça kalabalık. Masaya oturur oturmaz yan masada oturan gençlerin muhabbetine kulak misafiri oluyorum. Yılbaşında ne yapacaklarını konuşuyorlar. Biri, arkadaşlarını yılbaşını kutlamak için evine davet ediyor. Neyse, ben gazetemi okuyayım diyorum. Gazeteyi açar açmaz dar gelirli insanlara hitap eden marketlerin reklamları gözüme çarpıyor. Tam sayfa olunca görmemek imkânsız. Gazete dindar-muhafazakâr geçiniyor ama reklamlarında hindi, kuruyemiş, patlamış mısır reklamları var. Niçin olduğunu tahmin edersiniz artık. Bir tek içki sepeti yok. Yakında o da olur galiba.
Gazeteyi hemen kıraat ettikten sonra kapalı olan internetimi açıyorum. Ard arda mesajlar düşüyor telefonuma. Sanki aralarında sözleşmişler gibi yeni yılımı kutluyor arkadaşlar. Unutulmamak güzel diyorum ama evvel yoğ idi bu adet, yeni mi çıktı? Biraz dışarıyı seyrettikten sonra uzaklaşıyorum oradan. Önümde yürüyen sakallı, yaşlı bir amca yanından geçen herkese selam veriyor. Kimi alıyor, kimi duymuyor bile Allah'ın selamını. Köşeyi dönünce kocaman bir saat çıkıyor karşıma. Saatin altıya geldiğini görünce, “Zaman ne de çabuk geçiyor Mona!” diyen Sezai Karakoç geliyor hatırıma. Yılın son fotoğrafı bu olmalı diyerekten makineme davranıyorum. Zamanı durduramıyorum belki ama ânı donduruyorum o esnada.
Evde meyve kalmadığı için markete uğruyorum. Kapıda kocaman bir "Taze ördek siparişi alınır!" afişi asılı. Allah Allah diyorum, hindi kesmiyorlar mıydı yılbaşıcı taifesi? Hindi demişken, bir hayvansever(!) de çıkıp, "Hindi katliamı yaşanıyor!" demiyor. Bu sene de hindiler için üzülüyorum. Market öyle kalabalık ki sanki kıtlıktan çıkmış millet. Yılbaşını kutlayacaklar için hindi, kuruyemiş stantları kurulmuş, kampanyalar, indirimler düzenlenmiş. Bir karı koca konuşuyor. Kredi kartı puanlarını kullanmanın son günüymüş. Hemen aklıma benim kart geliyor. Az da olsa puanım vardı değil mi? Hemen bir kitap, ardından bir kutu konserve balık ile ufak bir çikolatayla kasaya geliyorum. Puanım aldıklarımı karşılamaya ucu ucuna yetiyor. Sarı saçlı bayan kasiyer şaşırıyor bu yüzden.
Marketten çıkınca beni bir düşünce alıyor. Bu kadar tantanaya, çılgınlığa gerek var mı diye. Yeni yıla girince hayatımızda/dünyamızda bir şeyler mi değişecek gibisinden bir soru geliyor peşinden. 1 Ocak’tan itibaren savaşsız, kavgasız, güzel günler başlayacak da benim mi haberim yok? Ramazan olsa anlarım bir parça. Hem Şeytanlar zincire vurulur, hem de başka sebeplerden dolayı en huzurlu ve en mutlu günlerimizi geçirdiğimiz için diyorum.
Anlamıyorum, nedir bu eski yıl düşmanlığı? Seneniz kötü geçmiş olabilir. Yeni yılın eskisinden daha iyi geçeceğinin bir garantisi mi var? Yeni yılda da aynı hayata devam ediyoruz. Değişen sadece takvimler. Fakat bizler de değişiyoruz diyeceksiniz. Evet, ruhen ve bedenen yaşlanıyoruz. Ama kalbimiz, düşüncemiz, hayatımız olduğu yerde sayıyor. Yenilenme hissiyle, yeni umutlarla sadece kendimizi kandırıyoruz. Geçen yılın muhasebesini yapmıyor kimse, yaptıklarını, yapamadıklarını vurmuyor hesaba. Kafayı değiştirmedikten, yeni bir hayata yelken açmadıktan sonra yıl değişse ne olur, değişmese ne olur? Haksız mıyım?
Şu insanoğlu ne garip bir varlık! Havalara uçarak, coşarak, eğlenerek yeni yıla girmeye çalışıyor. Dün yiyordun, içiyordun, bazı şeyleri dert ediniyordun. Hooop, yeni yıla giriyorsun. Sabah açıyorsun gözlerini. Değişen bir şey yok, her şey aynı. Komik olmaktan, kendimizi aldatmaktan başka bir şey değil bu bence. Aramızda kalsın, bu yazıya son noktayı koymadan önce 2018’in ilk günlerini bekledim. Hani belki bu kez yanılırım diye. Yeni yıl yine beni yanıltmadı. Şunu gördüm: Herkes kaldığı yerden hayatına devam etti. Baktım, herkes kendi derdinde, işinde gücünde yani. Kısacası, hayat bildiğiniz gibi. Pardon unutmuşum, takvimler yeni bir başlangıç yapmış…

