Telaşsız ama yine yorgun uyandım bu sabah. Geceden beri yağmur yağıyor. Kâh şakır şakır, kâh hafiften serpiştirerek. Yağacağım öyle ya da böyle der gibi yağıyor aslında. Yağsın tabii ki. Berekettir sonuçta. Yataktan çık(a)mayıp bir müddet yağmurun sesine ve gök gürültüsüne kulak veriyorum. Gök gürültüsü azalınca biraz kitap okuyor, sonra kahvaltı hazırlıyorum kendime. Derken güneş açıyor. Tam hazırlanıp çıkacağım sırada hava kapanıyor, yağmur atıştırmaya başlıyor yeniden. Kul ne planlar yaparsa yapsın, göklerden gelen bir karar vardır.
Yağmur yağınca oturup pencereden izlemeyi değil, fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşmayı seviyorum. Yeni başladım biliyor musunuz, eskiden böyle değildim. Elimde yağmurlu geçen bir haftadan kalan gıpgıcır fotoğraflar var. Ya pencereden bakarken çekmişim ya da sokakta yürürken. Ama hepsinde yağmur var. Fotoğraflardan birini paylaşıyorum hemen. Cama vuran yağmur damlaları dikkat çekiyor. O an, “Ansızın nemlenen gözler gibi sanki...” diye bir şey yazıyorum altına. Çok beğeniliyor paylaşımım. Bir arkadaş itiraz ediyor. Neymiş efendim, ansızın nemlenmezmiş hiçbir göz. Sanki ben gözler sebepsiz yere nemlenir diyorum. Elbette önce bir şeyler yaşanır, ardından gözler nemlenir. Bazen bu eylem gözyaşıyla sonuçlanır.
Tüm gün evde oturup yağmurun dinmesini beklemeyeceksin herhalde diyor içimdeki ses. Kendime hak verip dışarı çıkıyorum. Bir süredir şemsiye taşımıyorum yanımda. Ara sıra bir yerlerde unuttuğumdan değil. Rüzgâra karşı koyamıyor şemsiyeler. Çok şükür, sokaklar eskisi gibi çamurlu değil. Yollarda kimsecikler yok birkaç köpekten başka. Bu romantik çağda herkes yağmurdan kaçıyor. Kimse yağmura elleriyle dokunmayı sevmiyor artık. Oysa rahmet ne güzel yağıyor üstümüze. "Biraz yağmur kimseyi incitmez." diyordu Tom Waits bir şarkısında. Neyse, inceden bir türkü tutturmuş yürüyorum. Yağmur da yağsa, kar da olsa yürümek iyi geliyor. Her havanın ayrı bir güzelliği var bence. Bunu söylerken, Kızılderililerin meşhur sözü geliyor aklıma: "Yaşamak isteyen kişi için her gün güzel bir gündür...”
Yağmurda yürürken Anadolu Hisarı’nın arka sokaklarına sürüklüyor ayaklarım beni. Burada sürekli yeni kafeler açılıyor. Sokağın başındaki kafe beni kendine çekiyor. Ufak, şirin ve güzel dekore edilmiş bir yer burası. Kafeye Tarçın ismini vermişler. Girer girmez FSM'yi, hisarı ve yalıları gören bir masaya kuruluyorum. Çay söyledikten sonra her zaman yaptığım gibi önce gazeteye göz atıyorum. Arada bir dışarıya bakıyorum. Bazen de içeriye. Sağ tarafa başımı çevirdiğimde çok tuhaf bir şey oluyor. Çünkü bana dikkatli bakan birisini fark ediyorum. Girişte, tavana çok yakın bir yerde bulunan rafta, sarı beyaz tüylü bir kedi, gözlerini bana dikmiş, öylece duruyor. Kediyle göz göze geliyorum. Hem çok şaşırıyorum hem de kedi gerçek mi yoksa minderde uyuyan oyuncak kedi gibi bir şey mi çözmeye çalışıyorum. Yoksa öldürülüp içi doldurulan ve süs amacıyla kullanılan hayvanlardan mı? Söylemeyi unuttum, üç dört metre kadarlık bir mesafe var aramızda. “Dur, birazdan anlarız.” diyorum kendi kendime. Yirmi otuz saniye sonra dönüp kapıya bakmasın mı? Hay Allah diyorum, o kadar kedi gördüm, hiç bu kadar uzun süre hareketsiz -adeta cansız manken gibi- duranını görmedim.
Akabinde gazeteye devam ediyorum. Okumaya daldığım esnada, az önce beni çok şaşırtan kediyi yamacımda buluyorum. Öyle sevimli ki hemen sevip okşamaya başlıyorum. Azıcık sevmem hoşuna gitmiş olacak ki ayrılmıyor yanımdan. Bunu fırsat bilip kucağıma alıyorum. Bir yandan okuyor, diğer yandan kediyi seviyorum. Yumuşacık, pamuk gibi zaten! Birkaç dakika sonra bebek gibi uyuyor dizlerimde. Çayım bitince, omuzlarında yün şal bulunan kafenin genç sahibesi geliyor. Yeni dostumu öyle görünce, “Sizi çok sevdi herhalde. Normalde herkesin yanına gitmez. Belli, sizi çok sevdi.” diyor. Soruyorum, sevimli şey kafenin kedisiymiş. Kafeyle aynı adı taşıyor. Mekân yeni açıldığına göre ismini kediden almış galiba. Tarçın diye seslenmeyi başlıyorum ama duymazlıktan geliyor.
Yeşil panjurlu yalıya bakarken dışarıdaki masaya bir anne ile iki kızı oturuyor. Kıvırcık saçlı genç kız annesine çay, hem kendine hem de altı yedi yaşlarındaki kız kardeşine gazoz söylüyor. Garson gidince, çantasını açıyor ve birden kardeşine makyaj yapmaya başlıyor. Önce biraz pudra sürüyor yüzüne, ardından ise dudaklarına ruj. Hayret doğrusu. Demek diyorum, makyaj yapmanın yaşı bu kadar düştü ha. Gazozlar içildikten sonra hatıra maksatlı fotoğraflar çekiliyor. Kadraja girdiğimi fark edip hemen sola kayıyorum. Resimdeki yabancı olmak istemiyorum çünkü.
Kalkıp yürümek istiyorum ama nasıl kalkayım! Tarçın dizlerimin üzerinde öyle güzel uyuyor ki, kaldırmaya kıyamıyorum. Ha arada bir başını yukarı kaldırıp bana baktığı oluyor ama halinden memnun olduğu için onu üzmek istemiyorum. Kafenin genç sahibesi, “Rahatsız olduysanız alabilirim.” diyor. “Yok” diyorum, “siz bana en iyisi bir orta kahve yapın!” Belli ki, Tarçın'ın kalkacağı yok. Hem zaten hiç şikâyetçi değilim durumdan. Hafta boyunca, "Bir kedim bile yok!" şarkısını söyleyip durdun, al sana kedi işte diyor iç sesim. Hem de şirin mi şirin, uysal mı uysal. Bir daha böyle fırsat ele geçer mi?
Kahvem masaya geldiği sırada art arda bildirimler geliyor. Tarçın rahatsız olmuyor bildirim seslerinden. Bir arkadaş, “Benim de bir yağmur fotom olmasın mı?” diyerekten çektiği fotoğrafı yollamış. “Olsun tabii ki” diyorum, “herkesin bir yağmuru, fırtınası var. İstemeseniz de oluyor. Hayat hep güneşli olmaz...” Öyle değil mi? Siz nasıl bir hava isterseniz isteyin, olanı, daha doğrusu kısmetinizdekini yaşarsınız. Yağmurdan kaçarken doluya tutulursunuz mesela.
Ben arkadaşa laf yetiştirirken genç bir çift giriyor içeriye. Arkamdaki masaya oturuyorlar. İlginçtir, ikisi de oralet söylüyor. Oralet mi kaldı der gibi bakıyorum ama oralı bile olmuyorlar. Ben içeriye seyrederken, kitaplıkta duran eski radyoya takılıyor gözüm. Kim bilir ne şarkılar dinlenmiştir bu radyoda? İlk sahibi yaşıyor mudur acep? Sanki gidip röportaj yapacağım. Esasında hiç fena olmazdı. Arada bir de saate bakma ihtiyacı hissediyorum. Çok önemli bir işim varmış da kaçırmama derdindeyim. Ben bunları düşünedurayım, arkamdakiler tavla oynamaya başlıyor. Derin bir uykuya dalan Tarçın tavla sesinden de rahatsız olmuyor. Gören de sanacak, günlerce uyumamış hayvancağız.
Neyse, biraz da dışarıyı seyredeyim. Kafenin hemen ötesindeki Anadolu Hisarı Namazgahı'na bakarken burada bir çeşme olduğunu fark ediyorum. Hâlbuki burdan ne çok geçtim ben. Çeşmenin üzerindeki yazıyı okumaya çalıştığım esnada geçen yıl satılığa çıkarılan yalının güvenlik görevlisi geliyor. Ellili yaşlarda görünen kır saçlı adam sefer taslarını yıkıyor bir güzel. Hayatımızda kaybolan şeylerden biri de sefer taslarıydı değil mi? Bir an gidip, yemek şirketlerine inat sefer tası kullanan bu adamı tebrik etmek istiyorum. Tarçın varken otur oturduğun yerde. Sen en iyisi, çeşmeyle ilgili bir şarkı mırıldan. Sözgelimi, susadım çeşmeye varmaz olaydım…
Kafenin olduğu sokakta başka kafeler olduğu için yol hiç boş kalmıyor. Kimi çoluk çocuğuyla geçiyor, kimi sevdiğiyle. Baharda inşallah buraya daha sık gelirim. Zira dışarıdaki masalar otur burada der gibi bakıyor yoldan geçenlere. Sıkıldığım sanılmasın, aslında keyfim yerinde. Kafede çalan hoş müzikler, dizlerimde uyuyan Tarçın'ın horultusu ve de bir açıp bir kapanan güneş...
Birden başını kaldırıp pencereye bakıyorum. Yağmur yağmış gibi buğulu. Meğer çalışanlardan biri camı siliyor. Arada bir miskin Tarçın'a bakıyorum. Kalkmaya niyeti yok. İkindi vakti bu kadar uyunmaz ki. Tarçın’ın hala uyuduğunu gören kafenin genç sahibesi, isterseniz alayım deyince olur diyorum. Sizi çok sevdi çok diyor alırken. Sağ olsun, ben de onu çok sevdim. Bu kadar oturduysam, yine gelirim diyorsam hep Tarçın sayesinde. Hesabı öderken kasanın arkasındaki pencerenin dış tarafında uyuklayan, siyah beyaz bir kedi görüyorum. Soruyorum, dışarının kedisiymiş...


