Güzel ve güneşli bir Eylül günü arkadaşlarla Bursa'yı geziyoruz. Osmanlı'ya başkentlik de yapmış bu güzel şehrimizde bol bol fotoğraf çekiyoruz. Dönüşte fotoğraflara bakarken birine takılıyor gözüm. Bu yazıya ilham kaynağı olan fotodaki yaşlı amcayı hatırlıyorum hemen. Nasıl unutabilirim ki! Şık giyimli, ak bıyıklı, bastonlu, yaşlı amca da gezimize katılanlardan. Otobüs beklerken söylediği bir cümle hiç çıkmıyor aklımdan. İsmini bilmediğim amcayla yolcular arasında bulunan, kırk yaşlarındaki bayan arasında şöyle bir konuşma geçti çünkü:
-Amca tek mi katıldın geziye?
-Evet.
-Aaa, ne güzel.
-Güzel mi, yalnız olmanın neresi güzel?
Genç kadın, bu beklenmedik cevap karşısında bir şey diyemedi. Pot kırdım der gibi bana baktı. Ben de sustum, söyleyecek bir şey bulamadım. Ama o söz, mızrak misali saplandı yüreğime. Şimdi düşünüyorum da, keşke en azından, "Allah kimseyi yalnız bırakmasın!" deseydim. Sonra da Nietzsche'nin "Yalnızlık, bu dünyanın en eski asaletidir." lafını ilave etseydim. Biliyorum, ne desem yaraya derman olmayacak. Sadece derin bir sessizliğe ve hüzne kapıldık işte.
Yaşlı amcamız yolculuğa yalnız çıkarken neler hissetmişti acaba? Hayatta hiç kimsesi olmayan biri mi oldu hep, yoksa hayat arkadaşını kaybettiğinden beri mi böyle? Ya da şöyle bir soru sorsak: Hayatta hep yalnız mı gitti gideceği yere? Sormadım, soramadım da. Herkes eşiyle, dostuyla, arkadaşıyla yolculuğa çıkarken yaşlı amcamız, “Yaşlıyım, yalnızım, benden geçti böyle şeyler!” demediği için “Helal olsun amcaya!” dedim. Belki, “Aaa, ne güzel!” diyen bayan da bu yüzden öyle dedi. Yaşlılar hassas olur derler ki doğrudur. Yalnızlığın aslında iyi bir şey olmadığını veciz bir ifadeyle dile getirmek istedi amcamız.
Yalnızlık/yabancılaşma, modern insanın özellikle de yaşlıların en büyük sorunlarından biri. Geçenlerde gazetede bir haber okudum. Habere göre, Fransa’da CSA Enstitüsü tarafından 60 yaş ve üzeri bin 804 kişiyle yapılan araştırmada, bu yaş grubundaki insanların yüzde 38'inin, yalnızlık ve izolasyondan şikâyetçi olduğu belirleniyor. Yaşlıların yüzde 35'inin sorunlarını paylaşacak kimse bulamadığı ve 300 bin insanın kimseyle iletişim kurmadığı için sosyolojik olarak sosyal ölü şeklinde tanımlanabileceği belirtiliyor. Ne kadar acı değil mi?
Hikâyesini bilmiyoruz yaşlı amcanın. Sormaya da çekiniyoruz haliyle. Birlikte gezelim diye kimseyi ikna edemedi herhalde. Bundan dolayı anlatmak istemiyor belli. Yoksa o da mı hayırsız evlatları tarafından bir kenara atılanlardan, huzurevine terkedilenlerden? Öyle hemen kötü şeyler düşünme diyorum, sürekli aynı şeyleri yapmaktan sıkılmıştır belki amcamız. Haksız da sayılmaz yani. Her gün gazete oku, ajans dinle, kahvede otur, memleket meselelerini konuş... Farklı bir şey yapayım derken aklına -bir günlüğüne de olsa- uzaklara gitme fikri gelmiş olamaz mı? Böylece yaşadığı yalnızlığı bir nebze unutmak veya hayatın içinde kalmak istemiştir. Yeni yerler görmenin, gençlerle gezmenin kendisine iyi geleceğini söyleyenler olmuştur. Sakın amcamız hayatının bir dönemini Bursa’da geçirmiş olmasın. Hem eski hatıraları tazelemek, hem de bütün düşüncelerinden uzaklaşmak için gezeyim demiş olabilir. Kim bilir!
Bursa'nın tarihi mekânları oldukça kalabalık. Herkes gördüğü güzelliği fotoğraflamanın telaşında. Bir ara, amcanın nereye gideceğini bilmez bir halde oradan oraya koşuşturduğunu gözlemliyorum. Herkes çil yavrusu gibi dört bir yana dağılınca “Nereye gitti bu millet? Neyse ben de sizinle gezeyim.” diyerek çaresizliğini belirtiyor bir anlamda. Ben dâhil olmak üzere herkesin kısa sürede çok yer gezip görme temposuna ayak uyduramadığı için bir müddet sonra tıkanıyor doğal olarak. Çok sonraları fark ediyorum amcanın yanımızda olmadığını.
İnsanlar yalnızlığı kendileri mi tercih ederler, yoksa yalnızlığa mı itilirler, tartışılır elbet. Yalnızlığı insanlar da seçebilirler. Hayal kırıklığı, gurur, huysuzluk, hırçınlık gibi sebeplerden dolayı kabuğuna çekilebilir ya da çevresi tarafından yalnızlığa mahkûm edilebilir. Tabii ki, ikisi birbirinden farklı şeyler. Anladığım kadarıyla, yaşlı amcamız yalnız bırakılmış, kaderine terk edilmiş hissine sahip. Yalnız olduğunu belirtmekten çekinmiyor zaten. Ama her şeye rağmen dünyadan elini eteğini çekmeyen, hayata küsmeyen, yaşama direncini kaybetmeyen bir insan profili çiziyor. Bunu kendisine desek, "Ah ah, gel sen onu bir de bana sor!" diyecektir belki.
Ömrünün sonbaharını yaşayan amcamız, akranları gibi yalnızlık korkusuyla baş başadır muhtemelen; belki soğuk ve derin yalnızlığından kurtulmak için yolculuğa çıkmıştır. Ve de ölümü unutmak için. Ölüm kapıdadır ne de olsa. Yaprak döküyordur bir yanı, “Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!” diyordur diğer yanı. Hem de yalnız insanlar -ölüm kadar- yalnızlıklarını hatırlamak istemez, kendileriyle baş başa kalmaktan sıkılırlar. Hatta onlarla konuştuğunuzda, "Yalnızlık çok zor evladım." derler, "İnsan iki çift laf edecek birini arıyor." Kimi insanlar da yalnızlığı takmayıp -her şeye rağmen- kendine ait bir dünya kurarlar. Sözgelimi yeni meşguliyetler edinirler, çeşitli etkinliklere katılarak sosyalleşirler kendilerince. Yoksa vakit başka nasıl geçer ki!..
Siz bakmayın Turgut Uyar'ın “Yalnızlık ne zordur ne de ayıptır!” dediğine. Cahit Zarifoğlu söyler hakikati: “ah şu yalnızlık / kemik gibi / ne yana dönsen batar...” Aslında amcamız, Özdemir Asaf'ın dediği gibi, hem kaptanı hem de yolcusu olduğu geminin batmakta olduğunun farkındadır.
Öyle ya da böyle. Sanırım, doğrusunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Boşuna gevezelik ediyorum işte. Bildiğim tek şey, yalnızlığın hiç de kolay olmadığı. Ha bir de; nereye giderseniz gidin, yalnızlığınız sizi takip eder ve birlikte gidersiniz her gittiğiniz yere...
