Gevrek vasfını kabullenen kılçık tüm hışmıyla boğazıma takılıyor. Öksürdükçe yaralar düşüncelere damlıyor. Yaşanılanlar hızlandırılmış şekilde ufukta yol alıyor.
Ölü-verseydim ölebilir miydim ki?
Boğazımda takılı kılçık gün ışığı gibi çarptı duvara. Nefesim sırtını dayadı koltuğa. Fışkırdı yanaklarımda nehirler damla damla. Yaşamak bırakmıyordu ölüme kavuşmama.
İnançlarım yüzünden intihar edemediğimden sürekli ölüm ihtimallerinin fazla olduğu eylemleri gerçekleştiriyordum. Böylelikle intihar etmiş sayılmazdım ve cehennemin yedinci derekesini boylamazdım. Kimi zaman altıncı katta parmak uçlarımda cam siliyor veya dış cephe mantolama işinde halatsız iskelede ustalara çıraklık yapıyordum. Kimi zaman ise yıldırım başını uzatmadan evvel ağaç altında saklanıyor veya boğulan kişiyi kurtarmak için cankurtaranlık yapıyordum. Lakin tam öleceğim derken her seferinde daha derin ve içten nefes alıyordum.Ölüm ve yaşama fikrinin arasındaki gergin yayda alternatifleri sıralıyordum.
Günler böyle gitmeyegörsün karşına çıkartır kapı. Üflesen açılacak cinsten. Etrafımda dolaşıp kendini fark ettirmeye çalışan bir hanım. Bir arkadaşımın uyarısı ve fark ediş. Herkes sevmenin güzelliğini ifade eder. Ben sevilmenin. Çaba harcamazsın. İstediğin yapılır. Seven kişinin yüzünde yansıyan yeşil bir ışık vardır. Mutluluğa giden yollar açıktır. Trafiğe kalmazsın. Güzel sözler işitirsin. Sevilmeye alışırsın. Sevilmeye alışan insan sevmeye başlar. İşte o sevgi başlayınca korku ortaya çıkar. Korku ile sevgi doğru orantılıdır. Sevilmek sevmenin başlangıcıdır. Sevmek de korkunun. Korku geldi ya hemen eylem dönüşüverir. İşte dediğim gibi de oldu. Alıştırmadan hızlıca söylüyorum. Öldü.
Ölü-verseydim ölebilir miydim?
Bedenim büzüşmeye başladı.Burnumun ucundan damlayan su elimin tersine çarptığında soğukluğun daha da farkına vardım. Kimse gördü mü diye etrafa bakmayı da ihmal etmedim. Herkes ölü olmasına rağmen. Dakikalardır morgun içinde ölüleri izliyordum. Tenlerindeki rengin üzerlerindeki kefene meyledişini, üzerinde barınan endişeyi, bedenlerindeki hafifliği düşünüyordum.Bedenlerindeki hafifliği tekrardan inceliyordum. Bazı insanlara göre var olan bir şeyin ağırlığının olması gerekiyor. Çok saçma. Araştırdım. Ruh bedenden sıyrıldığı zaman insan hafifler diyor bilim adamları. Kişiyi ölmeden ve öldükten sonra tartıyorlar. Öldüğünde 21 gram azalıyor ağırlık. O büyüttüğümüz ruh 21 gram imiş, vay canına tepkisi burada uygun olacak gibi.Vay canına, bir de ağırlığına...
Ruhun varlığını kanıtlamak için hassas terazilerle Cenevizli bir alim de deney yapmış. Cenevizli, kişiyi ölmeden önce tartmış 40 okka 142 dirhem çekmiş. Öldükten sonra tartmış 51 okka 263 dirhem gelmiş. Yani kişinin ölüsü dirisinden daha ağır. Ölü gibi ağır sözü buradan geliyor galiba. Fakat bilim adamlarının tartısı bozuk olabilir mi, iki deney birbirine zıt sonuçlar vermiş.
Ne de olsa aforizma eylemi kolay, ben de sunuyorum bir aforizma. Bence ruh bedendeyken özgürlüğe, semaya ulaşmak ister. Semaya yönlendikçe bedenin bulunduğu yüzeye uyguladığı basınç azalır. Ölüm geldiğinde ruh yükselir ve beden artık bulunduğu konuma daha fazla basınç uygular. Böylelikle bedenin tartıya bıraktığı ağırlık fazladır.
Ardı ardına cevabını aramaksızın sorular sıralıyorum. İnanç ve düşünce yerine deney yaparak olguya göre hareket etmek hastalık mıdır? İnanç unsurlarının rafa kaldırılışı temelde küflü fikirlere yol açmaz mı? Kalbe mülhem olan sevgi tek kanadı olmadan uçabilir mi? Sorular yönünü değiştirmeye başladı. Tekrar morga dönüyorum. Ölü bedenlerin ağırlığı üzerinde derin ve uzun konuştum. Farkındayım. Aslında uzun konuşmamın nedeni morgda vakti daha fazla geçirmekti. Bir bölmeye yatmıştım. Bu bölmede soğukluğun vücuda verdiği yorgunluk ve yılgınlık vardı. Yavaş yavaş tesirini ölüme yaklaştırıyordu. Ölüme yakınlığın vücuda verdiği duygular şeritler halinde hatıraları geçirmek için komut bekliyordu. Morg görevlisini ayartmıştım. Seven hanımın yanında son kez doya doya bakacağımı söylemiştim.Saatlerce uğramayacaktı morga. Onunla kalmak istediğimi düşünüyordu sadece. Ölme girişimimden habersizdi. Ölümüme ramak kalmıştı. Ramak kaldığını bilebilir miydim? Yoksa öyle olması gerektiğini mi düşünüyordum. Bilmiyorum.
Küçük bir gürültüyle kapı açıldı. İçeri morg görevlisi girdi. Beni yatarken gördü. Aklına dolan kötü düşüncelerle cebelleşiyordu. Kontrol altına aldı kendini. Verdiğim parayla morgda bulunma vaktimin sonuna geldiğini söyledi. Gören olursa problem olur, işten çıkartılırım diyordu. Çıkmak istemiyordum, aslında diretebilir biraz daha kalabilirdim. Hatta ileriye gidip para aldığını yetkililere söylerim diyerek korkutabilirdim. Yalnız morg görevlisi kapı komşumuzdur. Kapılar birbirine dönük komşulardan. Birbirini görmesin mahremiyeti bozulmasın diye oluşturulan apartmanlardan değil. Yerlere kadar pencereler, geniş balkonlar, taraçalarla bozulmayan mahremiyet birbirine bakan kapılarla bozuluyormuş ilginç. Kapı komşumuzun iki çocuğu var. Ne onun işinden kovulmasını ne de çocukların üzülmesini isterim. Zaten kimsem de kalmadı. Arada çocuklar geliyor eve oynamaya. Çocuklar her seferinde boğazıma asmayı düşündüğüm halatı alıp ip atlıyorlar. Belki de o halatla intihar edememe sebebim imanımdan değildi, eğer o halatı kullanırsam bir daha ip atlayamaz çocuklar diye düşündüğümdendi.
Ölü/verseydim ölebilir mi…
Ölümümün öldürmekle alakasını keşfettim. Kendimi öldürebilmem için bir başkasını öldürmeliydim. Başkasını öldürmek kendini öldürmekten kolaydı. Öldüren kişi öldürme hissini yaşamadan yığılıyordu ölen. Öyle gösteriliyordu televizyonlarda. Öldürmenin izi parmaklara bulaşan çıkmaz bir lekeydi. O leke kendini öldürmen için bir araç olurdu. Ve.
Bir kişiyi öldürmeye karar verdim. Yalnız o kişi kötü olmalıydı. Neye göre kötü kategorisine girer insan, ne yaparsa kötüdür, bunu araştırmam gerekiyor. Neden mi kötü? Çünkü bir kötü ve sonrasında ölecek iyi karakter, yani ben, yani iyi olmalıyım, öyle söylüyorlardı uslu durduğumda küçükken. Dengeleyecektik durumu. Biz öldükten sonra dünyanın düzeninin bozulmaması için denge gerekliydi. Fazladan bir iyi dünyayı güzelleştirebilir, kötü ise berbat edebilir yaşamayı. Yalnız ben öldükten sonra iyi kategorisinden çıkıyorum. İki kötü ölmüş oluyor.Buna da bir çare getirdim. Zamanı ayarlanmış patlayıcı öldürülecek kişinin her sabah yedide bindiği arabasına koyulacak. Yediden önce kendini öldür, dünyada bir iyi ölmüş olur. Sonra zamanı gelince o ölsün. O’ndan önce öldüğüm için iyi, sonra ölseydim kötü olurdum. Ölümü görmek insanı kötü yapar mıydı hiç? Yapıyormuş meğer. Kendimi nasıl öldürecektim. Zaten ölemediğim için öldürmüyor muyum kötüyü? Yine çıkmaz sokağa girdik, tabela koymayı unutmuş belediye, daracık yol dön dönebilirsen geriye.
Ölü/verseydim
İşte o hanım altüst etmişti beni. Evet. İsmi vardı. Hayat’tı. İsminin üzerindeki tesiri kuvvetli olan bir Hayat. Hayat öldü. Ne yapabilirdim ki başka. Dedim ki. Ölü/verseydim. Ulaşabilir miydim? Ölebilir miydim?



