İş çıkışında vakti kaybetmeden ortalama adımlarla evime doğru yürüyorum. Zamanın tükenmemesi için çabalarken geçen saniyeler tel tel dağıtıyor Emre’yle konuşmalarımı. Cevaplarımız arasında uzun sekteler bulunuyor. Sadede gelmek için sarf ettiğimiz sözler sadetten daha uzun oluyor. Ne o beni anlıyor gibi gözüküyor, ne de ben onu anlıyordum. İkimiz birden cümlelerimizde süsler kullanarak diğer cümleleri gölgede bırakmak için çabalıyoruz. İşin sonunda ne konuştuğumuzu, ne konuşmadığımızı anlamayarak geçiyor zaman. Sonra da zamanın geçtiğini düşünerek hüzünleniyoruz. Eleştirdiklerimizi gerçekleştirmemiz gerekliliğini konuşuyoruz, sonra da söylediğimiz sözden sınıfta kalıyoruz, dilemmalarımız ayrılmıyor dar kesim paçalarımızdan. Aynı delikten iki kez sokuluyoruz.
Caddenin her gün geçtiğimiz kaldırımında yırtılmış, üzerinde lojistik yazısı gözüken kartonun üstüne oturan ve önüne sırayla serdiği mendilleri satan yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk bulunuyor. Hatırlıyorum. Grip olduğum bir gün mendil almıştım ve aldıktan sonra yardım ettiğimden dolayı etraftaki kişiler bana bakıyorlar mı diye inceleyerek ilerlemiştim. Görmemişti kimse. Ben de daha almadım zaten. Çimlere uzanmış elindeki tineri son kez çekecekmiş gibi derinden tadan genç ve ağlamaktan ıslaklığı kurumayan kirpikleriyle buruşmuş poşeti açarak çocuklarının aç olduğunu söyleyen kadın bulunuyor. Her gün yanlarından geçerken konuşmalarımız arasına başımızı çevirmeyi de yerleştiriyoruz ve vicdanımıza inceden en inceye cila sürülüyor. İki üç adım attıktan sonra konuşmalarımız devam ediyor. Vicdanın üstü oksit kaplıyor. Ara sıra Allah versin diyor istifimizi bozmadan ilerliyoruz.
Yine o günlerden birinde kıyafeti tertipli, ayakkabıları parıl parıl pırıldayan bir adamın çimende genç ile konuştuğuna dikkat ediyorum. Gencin gözlerindeki küllenmiş köze sanki hava tutuluyor gibi yavaş yavaş ışıldamasını, sıcaklık vermesini hissediyorum. Adama dikkatle baktığımda, onun, karşı dairemde oturan Hasan olduğunu anlıyorum. Emre’yi dürterek Hasan’ı gösteriyorum. Yanına gidiyoruz. Çocuğa fazla yaklaşmamaya çalışıyoruz, onun yanında görülmemizin uygun karşılanmayacağını biliyoruz. Ara ara da onun hikâyesini dinlesek, yardım etsek, uzaktan sosyal deney çeken kamera olsa, yaptıklarımız için teşekkür edilse, şaşırmış numarası yapsak. Aslında güvenlik kamerası da olsa olur. İzleseler bizi, takdir etseler. İnternete düşsek tıklanma rekoru kırsak. İnsanlar bize ne kadar iyiler dese, biz de estağfurullah desek, derken aslında iyi biri olduğumuzu bilmiyor gibi davransak, insanlar bu sefer hem iyiler, hem de tevazu sahibiler dese. İş yerine girerken insanlar bize bakıp selam verse, gülümsese. Eşim altın gününde bizi arkadaşlarına anlatsa, gurur duyuyorum dese. Babam adam olmuşsun dese ve vakit namazlarını beklerken ne güzel evlat yetiştirmişsin diye cami cemaatindeki emekli arkadaşlarından övgüler duysa, ölünce insanlar arkamdan üzülse, cenazeme çok kişi katılsa, ne güzel olurdu…
Gence doğru yöneldim. Hasan'a bakmaksızın Allah yardımcın olsun dedim. Hasan bana baktı ve Allah yardım eder de sen ne yapıyorsun dedi. Kalakaldım. Ben ne yapıyorum, soruyu tekrar kendime sorarak zaman kazanıyordum.
İncinmiştim. Söylediği sözün altında ezilmemem gerekliydi. Ben de yardım ediyorum diye başladım.
Geçen kandilde tesbih namazı kıldım, önceki gün hamile bir kadına minibüste yer verdim, yol soran birine yardım ettim, market kuyruğunda acil işi olduğunu söyleyen kişinin ricasını kırmayarak benden önce malzemesini almasını sağladım, içtiğim suyun kabını yere atmayıp uygun çöp kovası bulana kadar elimde taşıdım. Anlatmaya devam ediyordum. Anlatıyorum da anlatıyorum bitmiyor, ne çok şey yapmışım.
Hasan yine böldü sözümü. Sen ne yapıyorsun, iyiliklerini mi anlat dedim sana. Hem onlar da başkası için değil kendin için ya, sen bu çocuklar için ne yaptın?
Yine sıkıştırdı köşeye, bir çıkış yolu bulmalıydım.
Osmanlı zamanında yardıma muhtaç insanlar için aşevi vardı, kalacak yer ayarlıyorlardı, insanlar zekat vermiyor bir de, devletin izlediği politika yanlış, bunların hepsinin eli ayağı tutuyor çalışabilir her yerde. İş var, bak ben çalışıyorum, nasıl anneler babalar var çocuğunu sokağa atıyor, bir kere para verince hazıra alışıyorlar, bizden aldıkları para ile çok kazanıyorlar ki geçenlerde haberlerde çıktı lüks arabası vardı birinin, benim etim ne butum ne kendime zor bakıyorum, ah bir piyango çıksa bütün yoksulları sevindireceğim ah bir çıksa diye atağa geçtim tabi.
Hasan bana döndü, dudaklarının kenarında ince, ironik bir gülümseme sızıyordu. Haklısın dedi. Şaşırdım. Onun da süslü, zora sokacak kelimeleriyle gelmesi gerekiyordu. Çabuk pes etmişti. Haklısın dedi ve bıraktı. Bırakmamalıydı, galibiyet bu kadar çabuk elde edilince zevki de çıkmıyordu. Benimle zaten istese de kapışamaz anladı hatasını, hemen kesti biliyorum. Biraz daha dayanabilirdi ama.
Emre dürttü bu sefer beni. Hadi maça az kaldı, hafta içi derbi mi konulur yetişemiyoruz da diye devam etti. Evet derbi vardı. Hafta içine derbi mi konulurdu. Zaman kaybetmeden yetişmeliydik. Maçı kaçırmamak için adımlarımızı hızlandırarak yürüdük.
