Hanımla, sabah biraz yürüyüş yapmak ve marketleri dolaşmak üzere evden çıktık. O çok lüks düğün salonunu geçtikten sonra Al-Hayat özel okulu ve marketler göründü. Al-Hayat özel okulu Suriyeli çocuklar için yeni açıldı. Bir taksi okula yaklaştı ve durdu. İçinden önce yedi yaşlarında bir kız ve oğlan indi. Çocukların yüzünde tarifsiz acılar hemen okunuyor. Aslında sanki mutlu gibi görünüyorlar, ama hiç de mutlu değiller. Sonra anne indi taksiden. On iki yaşlarında bir kız çocuğu takside oturuyor. Taksici bagajdan tekerlekli bir sandalye çıkardı. Allah’ım demek ki kız çocuğu felçli. Tabii bu çocuk kesinlikle savaştan felçli kaldı. Annesinin yardımı ile taksiden indi. Bu Suriyelilerin dramını hangi kelimeler anlatacak. Suriye harap bir halde! Suriye yani Şam! İslâm’ın üçüncü merkezi per perişan bir halde. Acılarımız katlanarak büyüyor. Ben kendimi tanımaya başladığım günlerde Afganistan’ın acıları bizleri kederlere gömüyordu. Çeçenistan, Bosna, Irak, Suriye… Sayısız acılar…
Markete girerken bir kadın, devlet bunlara bu kadar para verirse özel taksiyle gelirler diye tepki gösterdi. Oysa ortada büyük bir trajedi vardı. Felçli bir çocuk vardı. Bende şuraya okul açılmış diyebildim. Açgözlü kadın. Sınırsız bir açgözlülük… Suriyelilere karşı büyük bir düşmanlık! Ben, Suriyelilere karşı merhamet gösteren birine rastlamadım şu ana kadar. Hep kin, nefret, düşmanlık…
Suriye acılar ülkesi oldu artık. Suriye ve baştanbaşa bir coğrafya acılar ülkesi oldu artık.
Bir zamanlar Müslümanken, merhamet sahibiyken, geleneksel İslam’ın içinde yaşıyorken, muhtaca yardım etmek büyük bir sorumluluktu. Darda kalmış bir insana yardım etmek İslami bir vazifeydi. Bizim bucağa at arabaları ile Çingeneler gelir, çoğu zaman dilencilik yaparlardı. Annem bana tandır evinden yarım çörek getir derdi. Ben de tandır evinden yarım çörek getirir Çingenelere verirdim. Anneannemin kaç kez Çingenelere ekmek yiyecek verdiğini hatırlıyorum. Hatta bir vakit dayımın kızları ve kız kardeşlerim Çingene çocuklarını, onları aşağılayan manilerle kızdırmışlar. Bir kız çocuğu geldi ve anneanneme nine sizin çocuklar bizi kızdırıyorlar hakaret ediyorlar diye şikâyette bulundu. Anneannem ve dedem torunlarına nasıl tepki gösterdiler, kınadılar. Dayımın kızları ve kız kardeşlerim bu yaptıkları davranıştan utanç duydular. Onlarda Çingene olmalarına karşın bir insandılar.
Babamla bizim bucağın köylerine daha çok ağaç almak için giderdik. Öğlen olduğunda bir köylü bizi misafir etmekten onur duyardı. Ben, çok köy evinde öğlen yemeği yediğimiz hatırlıyorum. İkram etmek geleneğimizin bir parçasıydı. Biz Müslüman’dık her şey çok iyiydi, her şey çok sosyaldi. Hatta bir vakit bizim bucağa on kilometre uzaklıkta bir köyde bahçe ekmiştik. Bahçe sahibi sırf bizi yararlansın diye bahçesini ortak vermiş, çıkan ürünün büyük bir kısmını babama vermişti. Eskiden ne kadar tok gözlülük, şükür varmış, yardımlaşma varmış.
Şimdi 31 Kasım 2018 Çarşamba günündeyiz. Şimdi her şey çok acımasız! İnsanlar Müslümanlıklarını yitirip; korkunç bir şekilde dünyacı, maddeci, bireyci, meşrucu oldular. Ben okulun orada gördüğüm Suriyeli çocuklara büyük bir acı duydum ve bütün Suriyeli çocuklara acı duydum. O münafık açgözlü kadına da tiksinti duydum. Bir toplum bu kadar nasıl değişti, akıl alır gibi değil. Hayat devam ediyor, acılara acılar ekleniyordu. O felçli çocuk daha on iki yaşında var yok, artık yürüyemiyor. Aman Allah’ım her şey bir kâbus gibi…
Ey sonbahar, ey kış, ey bahar, ey yaz. Ey anlamını yitirmiş bütün mevsimler. Şimdi bir rüzgâr esse yaprakları savursa, acılarımızın üstüne yağmurlar yağsa, sonra karla kapansa acılar. Biz inlerimize çekilsek… Acılarımızı tren vagonlarına doldursak… Sonra bu ölüm hali için ağıtlar yaksak, ağıtlar diriliş şarkılarına dönüşse, bir rahmet peygamberi bize önderlik etse. Geniş ovalarda beyaz atlar koşsa. Tarlalar da tohumlar yarılsa, bir gün bütün rahmet kapıları açılsa…
