1 Haziran 1984…
Alâeddin camisinin bahçesinde, yeşil bir tabutun içinde bir ay parıltısı yatıyor…
Aylin yeşil bir tabutun içinde yatıyor, böylece çok mutsuz bir yaz başlıyor.
“Aylin ne olur uyan, otobüs neredeyse kalkacak, final sınavına geç kalacağız” Aylin derin bir uykuya dalmış, yeşil bir tabutun içinde uyuyor. Adnan dedim kendime: “Sen cennette ölümsüzlüğü nasıl yakalayacaksın.” Aylin uykudan nasıl uyanacak ey Allah’ım! Ben Adnan kulun; cennette ölümsüzlüğü nasıl yakalayacağım. Kuşlar şehirdeki yazgıları Güney’e savuracak, bu yaz nasıl başlayacak. Pencereler açılacak, Aylin’in annesi, sanki kızı hiç ölmemiş gibi çiçekleri sulayacak. Benim annem mezarından beni selamlayacak.
Gözlerimi açtım, baktım doktorlar hemşireler. İyi de ben buraya nasıl geldim. Aylin’in yeşil tabutuna ne oldu. Doktor bana baktı başını salladı. Dışarıda sinekler, kelebekler, arılar boyuna uçuşmaktaydı. Yataktan doğruldum, hemşire bana ilaçlar verdi. “Adnan Bey bu ilaçlar sizi uyuşturacak ve uçuracak” dedi. Ben de kuşlar gibi uçacak mıyım? O ağaçtan o ağaca konacak, derin düşüncelere mi dalacağım. Sonra şehri düşüneceğim. Bana neyse şehirden. Bana ne şehirden. Ben de Aylin gibi uykuya dalmak istiyorum. Çocuklar yaptıkları resimleri öğretmenlerine gösteriyorlar, sonra o sarı benizli çocuk ağlamaya başlıyor: “Bu yeşil tabut, bu yeşil tabut” diye sayıklıyor. Öğretmen pencereden dışarıyı seyrediyor. Zil çalıyor, çocuklar bahçeye koşuyor. Galiba akşamüstü yağmur yağacak. O yeşil tabut yağmurla yıkanacak.
-Aylin iyi uyuyabildin mi? Sen uyurken neler oldu bir bilsen!
-Ah Adnan! Bu senin eski huyun, sen eşyadaki görüntüleri birbirine karıştırıyor, gerçekleri bir türlü kabul etmiyorsun. İstersen istasyondaki saate bak, o saat bir duruyor bir çalışıyor. Nedense trenleri hep rötarlı kalkıyor. Annem de devamlı çiçekleri suluyor.
-Aylin ne olur böyle konuşma, son zamanlarda rüyada mıyım, yoksa nefes alıp vermekte miyim hiç bilemiyorum. Aylin başım döner tepetaklak giderim. Doktorlar bana uyuşturucu ilaçlar verirler, yatağıma çakılır kalırım. Aylin final sınavları yaklaştı, seneye inşallah mezun olacağız, sonra bir işe girer ve evleniriz ama sen o yeşil tabuttan bir çıksan!
-Adnan ben şimdi uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Beni hep hatırla, caminin bahçesini akademinin bahçesini hatırla. Biliyorsun sayıların bir önemi kalmadı artık. Hatıra defterimi sana bırakıyorum oraya şiirler yaz, kafiyeli aşk şiirleri yaz, sonları mutlu bitsin. Rüzgârlar essin. Borular üflensin; para, arsa, apartman, araba peşinden koşan şehirliler bir an sarsılsın… Beni unutma Adnan, sen cennette ölümsüzlüğü yakalayacaksın, ben de yeşil çayırlardan sana ulaşacağım.
-Yeşil çayırlar mı? Aylin hatırlıyor musun, ilkokula giderken yeşil çayırların üzerinde hıdrellez kutlamıştık. Karşı da söğüt ağaçları ve bostanlar vardı. Annem o zaman ölmemişti. Hep birlikte şarkılar söylemiştik. Kuşlar söğüt ağaçlarına konmuştu. Aylin sen hiç arı kuşu görmüş müydün? O kuş öyle güzel öter, bütün tabiatı bir müzik kuşatırdı. Biz çocukken ne kadar mutluyduk değil mi Aylin? Annem öldü, babam yurt dışına çalışmaya gitti. Ben yapayalnız kaldım. Aylin ne güzel konuşuyorduk, nereye kayboldun? Allah’ım kalbim duracak sanki.
KOCA BİR ŞEHİR
DAR VE GİRİNTİLİ SOKAKLAR
FERYATLAR, AYRILIKLAR, YEŞİL TABUTLAR…
35 yıldır, Aylin’in yeşil tabutu cami bahçesinde beklerken; ben dik basamakları indim çıktım. Hayat benim için basamakları inmek ve çıkmaktı. Çok mutsuzdum. Okulu üç yıl gecikmeyle çok zor bitirebilmiştim. İlk yıllar notlarım çok yüksekti. Büyük bir heyecanla derslerime çalışıyordum. Annemin mezarını düşünüyor, otobüslere sadece bakıyordum. Aylin’in annesinin çiçekleri vardı. Aylin sürekli ‘Şurada bir deniz olsaydı, Adnan’ derdi. Keşke Allah’ım orada bir deniz olsaydı, denizde dalgalar olsaydı. Çocuklar kuşları kovalayıp, mavi uçurtmalar uçursalardı. Ben kendimi yanılsamalardan bir kurtarabilseydim. Oysa şehir öylece kımıldamadan yerinde duruyordu. Ağaçlar baharda açıyor, güzde sararıp soluyor, sonra da yapraklarını döküyordu.
Okulu zor bitirebilmiş, çok zor olsa da memur olabilmiştim. Memur Adnan; ben nasıl bir memur olacaktım. Sabah sekiz, akşam beş. Öğlen yemeklerimi şehrin karanlık sokaklarındaki eski lokantalarında yiyecek, masmavi gökyüzünü seyredecektim. Bordrolar, kademeler, dereceler, bahçedeki çam ağaçları, ıhlamurlar, kestane ağaçları. Birden kar yağmaya başlayacak, kış gelmiş diyecektim. Aylin üşümese diye derin düşüncelere dalacaktım. Çocuklar kardan adam yapacak, sonra kartopu oynayacaklardı. Kar, sis, duman, bir anda akşamın bastırması, hademelerin lambaları yakması… Karda ve karanlık sokaklarda bir takım ayak izlerinin kaybolması…
Bir kış akşamında eve doğru yürürken, bir gölgenin beni takip ettiğini fark ettim. Bu gölge beni niye takip ediyor diye düşüncelere daldım. Eve geldim, gölge kayboldu. Lambayı yaktım. Kitaplarım masanın üstünde beni bekliyordu. “Büyük acılardan, büyük fikirler ve büyük şiirler doğar” diye mırıldandım, odanın içinde bir o yana bir bu yana dolaştım durdum. Allah’ım o büyük fikirler, o büyük şiirler nereye kayboldu, bu toplum maddecilik ve çıkarcılık bataklığına nasıl saplandı? O fikir önderleri, o büyük şairler çöl seraplarında mı yittiler? Bir ışık doğudan yükselip neden parlaklığını kaybetti, bizi neden ışıtmıyor? Yaz sıcaklarında hangi kuşun kanatları yolundu? Gazeteler, dergiler, kitaplar neden eski heyecanını yitirdi? Biz çay bahçelerinde neden çay içmiyor koyu sohbetlere dalmıyoruz? Ben her adım attığı yerde bir tanıdığa rastlarken, şimdi niye böyle yapayalnızım? Bu yalnızlık niye büyüdükçe büyüyor? Ben fırından ekmek alıyor, yokuşu tırmanmaya başlıyorum.
‘Adnan Bey, şuraya bir imza lütfen’
‘Adnan Bey, gene derin düşüncelere daldınız’
‘Adnancığım gene o kızı mı düşünüyorsun’
Benim bir şeyle meşgul olmam gerekiyordu. 1984’ten 1990’a kadar altı yıl okulu bitirmek ve memurluk sınavları ile meşgul oldum. 1990’dan 2015’e kadar memurlukla meşgul oldum. Ben boyuna meşgul olurken, Aylin derin uykusundan bir türlü uyanmıyordu… Yirmi beş yıl çalıştıktan sonra emekli oldum. Dört yıl geçti. Dört yıl içinde baharlar, yazlar, güzler, kışlar geçti. Bizim sokak ve aşağıdaki cami yerinde duruyor. O aklı zayıf çocuk büyüdü, irileştikçe irileşti. Zaman da bir sorun mu var acaba diye düşünmeye başladım. Ben saati hiç kurmazken, saat yeniden çalışmaya başladı. Öğlene doğru şiddetli bir yağmur bütün bir şehri, kirlerinden arındırdı. 1 Haziran iyice yaklaşıyordu. 1 Haziran günü nasıl bir diriliş olacaktı. O gün bütün ekonomik göstergeler nasıl altüst olacaktı…
1 Haziran 2019…
35 yıl sonra, yeniden Aylin’in tabutunun başındayım. Bir anda kuş sesleri etrafı kapladı. Aylin gözlerini açtı. Mucize gerçekleşmiş, Aylin dirilmişti. Ben cennette ölümsüzlüğü yakalayacaktım artık. Aylin tabuttan aşağı indi elimi tuttu. Bir anda mekân yok oldu. Etraf yemyeşil cennet cayırlarına dönüştü. Irmaklar berrak akıyor, reyhan kokuları bizi mest ediyordu. Fizikötesi bir âlemde renk cümbüşü içindeydik. Burası bir sonsuzluk âlemiydi. Ben ölümsüzlüğü yakalamış, ben ölümsüzlüğe kavuşmuştum. Ay parıltısı Aylin devamlı gülümsüyor, sevinç gözyaşlarına boğuluyordu. Uykum gelmişti. Artık gönül huzuru ile derin uykulara dalabilirdim.
