Sen Gidince Akif Abi
TEMMUZ Sayı: 12 - Temmuz 2017

Seninle çizgisiz defterin sayfalarında çoğalır hikâyemiz. İzlerin sıcak yüzüne dokunuruz. Sahici bir el sarsar omuzlarımızı. Döner bakarız da dost gülümsemeleri karşılar bizi. Endülüs akşamında saf tuttuğumuz Moriskoların gülen yüzünden bir esenlik yayılır tüm yeryüzüne. Kayboluş da varlık menkıbemizi yeniden yazma umudu da kuşatır bizi. Güncel olanın çürütücü seslerine karşılık olsun diye, aklın ve bilginin gücüne sükûnet eşlik eder. Biz, hep işimize bakmak ödevindeyizdir. Müslüman oluşumuzun farkında olarak İslamcılığımız kolonyalist yaklaşımlara mahcup ve yenik değildir. Yoldaki taşları kaldırmak ödevimizdir, dudaklarımızı ısırır, sabır kuşanırız. Taşları kaldırma iradesinin bizim olup olmadığını sorgularız, yerine neyi koyacağımızı da...Madrid sokaklarında,LiliMarlen türküsü dinleme romantizmine öykünmeden sahipleniriz insanın sancısını. Bizden kalacak izleri yalancı baharlarda kırağı vurmasın diye gecenin işaretlerini süreriz. Postmodern sömürgecilerin mayaladığı baharlar, gözlerimizi kör, kulaklarımızı sağır eden fırtınalara vurgundur.

Güne evvelce verdiğimiz sözle başladığımızdan yüzümüz, hep kıbleye dönüktür. Hıra’dan yayılan esenliğin sesini tanırız kimde olsa. Şeriati, eşlik eder Aliya’nın İgman dağlarında yürüyüşüne. Ahmet Yasin’in omuzlarındaki yükü bölüşmek önce Garaudy’e düşer. Akif’le bir masada baş başa vermiş dertleşir görürüz İkbal’i.Hatıraların arasından bir bir çıkagelir şehirlerimiz. Mekke’nin Medine’nin kandilleri ışıtır Kudüs’ü. Şam’ın kaderi Bağdat’a, İstanbul’a, eklenir. İlmek ilmek dokunur yazgısı Buhara’nın Üsküp’ün. Eyvahlar ki avuçlarımızdan dökülen kum taneleri gibi düşmektedir evlerimiz. Nehirlerimiz öksüz, dağlarımız ceylansız; minarelerimizden yükselen ezan sesleri mahcuptur. Bizim şehirlerimizde baykuşlar ötmektedir. Çocuk seslerinin yerini ağıtlar almış; dağın taşı, ovanın ateşi karılmış, meydanlarda silahların gölgesinden başka serinlik bırakılmamıştır.

Seninle soran, sorgulayan, eleştirel bir bakış açısının diri nefesini duyardık. Gücün karşısında ilkeli, mesafeli olmakla gerçeği, hakikati görme ve işaret etme imkânına sahip olabileceğimizi anlardık.İnsanın kendi düşüncesinin muhalifi olması, ne gerekli ve ne de zor bir işti bilirdik.

Sen gidince birden bulutlar karardı, birden kesildi kuşların cıvıltısı. Neretva, karanlık sularının sessizliğine büründü. Ağır bombardımanda yeniden yıkıldı Mostar. Aliya’yıkabrinde üşür gördüm. Dağ taş beyazlara bürünmüş Srebrenitsa’da 8372 can ‘hay’ derken kurşunların sesini kimseler duymaz oldu. Kimseler bilmedi namluların hep bize çevrili olduğunu Gazze’de, Keşmir’de. Kudüs öyle ağlamaklı, öyle kanatsız Celile’nin kuşları... Endülüs’ü Kırım’a; Türkistan’ı Üsküp’e kavuşturan yollar, içimizde biteviye kanayan Afgan yaraları yitik kuyulara, cihetsiz çöllere dönüştü. Her yer, Kudüs oldu!

Sen gidince övgülere mazhar oldu derviş yüreğin. Bilgeliğine, uz görüşüne değen sözlerden çok duruşun yâd edildi. Eğilmedi dediler. İstikamet ahlakın; kanaat hazinendi. Kervana hücum etmediğini dillendirdiler. İsteseydin makamların olurmuş, limit radarına yakalanmayan kartların... Ama olmamış işte. Rabbinden başka kimseye naz ve şikâyette bulunmamışsın. Toplu taşınanlarla sen de taşınmışsın Üsküdar’dan Beşiktaş’a. Sultanahmet’ten Beyazıt’a aylak yürüyüşlerin olmuş. Emirgan’da değilse de Salacak’tan fiyakalı bakışların Kız Kulesi’ne... Günler, haftalar, aylar; kafa kafaya verip işsizliğini bölüşmüşler Cağaloğlu’nda. Yola beraber çıktığın arkadaşların şimdi Babıali’de güzel günler devşiriyormuş. Sarp yokuşlarını tırmandığınız akabelerin ertesinde, kurulan pazarlara uğramamışsın. Pazardan payını alanların sükût suikastını geçersek... Başı, ortası ve şimdi/sonu olarak tanımlanan dünyada uzun zaman olmuş görüşmeyeli bazılarıyla. Uzaktan birbirinizi sürekli izlemişsiniz. Uzaktan aşklar gibi bir başka olmuş ilişkileriniz. Yarım kalmış çayına, suyuna nazire gibi bir bardak çayla ısıtamamışsınız yüreklerinizi. Ah, ömür işte bitivermiş kaderin çizgisi. Telafi edecek onca şey varken zaman tedarik edilememiş.

Dara düşünce başımızı sokacak evlerimiz varmış; onu da öğrendik sen gidince. Aynı yöne dönüp farklı şeylere baktığımız, başka iklimler seyrettiğimiz gibi; aynı şeylere bakıp ayrı şeyler gördüğümüzü anlatır zaman okyanusları aşarak. Bilirsin sen İsmet Abi, elbette Cihan Abla.

Sen gidince Akif Abi, vicdanı sızladı bazılarımızın. Varlığın rahatsızlık veriyordu durduğumuz yerlere. Reel politiğe teslim olmadan dokuduğun her yazı, tedirgin ediyordu onları. Takdir topluyordun. Haklıydın, ama... Söylediklerinde yüzde yüz doğruluk payı vardı, ancak... Sonu ama’ylaancak’labiten tüm övgüler, seni yalnızlığa itiyordu. Bir gün bulunduğun yerde vurulacaksın diye söyleşirdik dostlarla. Vefanın izini sürüyorduk ama bir yere çıkmıyordu. Taşra payitahta çok uzaktı. Hangi yaraya hangi el merhem oluyor, kim küllenmiş/kabuk bağlamış acılarımızı kanatmanın hazzı ile eğleşiyor bilemiyorduk.

Sen gidince yaşanmayan tavırlarımızla yüzleştik birkaç akşam. İlkeli duruşların özlemi tutuştu içimizde. Her şey birden çirkinleşti dünyaya dair. Ve her unutan gibi biz de unuttuk devrilen günlerin ardından.

Sen gidince küresel emperyalizmin vandalları iftarda bile bir araya gelemeyenleri aile fotoğrafına çağırdı. Nasıl da coşkuluydular tılsımlı elleri yerküreyi kavrayınca! Hepimiz için bir katliam seçeneği sunuyorlardı. Böylece Arap aklının son harikası da sahne almış oldu. İskambil destesi kılıç dansları eşliğinde karılırken masaya tek kart açılıyordu: Katar. Sekanslar, epizotlar bizim için iyi şeylere işaret etmiyor. Senaryonun yenilenen kişi kadrosu eski replikleri Herzl kurnazlığıyla digital sunarken işbirlikçiler, yeni Şib-i EbiTalip’lere sıraya giriyordu.

Seninle farklı olanı görme, hikmet demekti bizim için. Gördüğümüz ya da gösterildiği kadarıyla yetinmeden olanı bütünselliği içinde yakalama, son derece önemliydi. Şehir, coğrafya, medeniyet denklemlerini doğru kurma, Mekke, Kudüs, Halep, Buhara, Kurtuba, Üsküp; Gözyaşı Çeşmesi’yle Bahçesaray insanlık için umudun adıydı. Kırağı vurmasın diye hayallerimize, geceyi uyanık geçirmeyi yazgı bellemiştik. Soğuk rüzgârlar örtse de vücudumuzu bir yanımız hep başkalarına akıyordu. Sen, zamanın sınavından geçen yazılar kaleme aldın; Mısır’a, Libya’ya, Suriye’ye, Keşmir’e, Türkistan’a, Kırım dair. Müslüman adından başka bir adla anılmayı asla kabul etmedin. Küresel sistemin güdülediği örgütlere övgüler dizilirken tümköşelerde, gücün gemisine binip bayrağını sallamadın!

Ah Akif Abi, ne tivitleştik, ne de bir kez olsun telefonda muhabbet ettik. Saydım üç kere yan yana yürümüşüz. Sağ olsun Sayın Erinç. Bizi seninle karşılaştırmış, buluşturmuştu. Yazılarını okumamız konusunda ısrarlı olmuştu. Ne iyi yapmıştı, pek çok kere olduğu gibi!

Sen gittiğinde babamı kaybettiğim günkü gibiydim: kederli, donuk, sessiz... Aliya’nın kabrinde dökülen gözyaşları sessizce, yeniden koptu yerinden. Bu acıyı dostlara haber vermek çok zor geldi. Ölüm, nasıl paylaşılırdı bilemedim.

O gün, Fatih Cami’nin avlusunda öğrenci evlerinin tanıklığı vardı; bir köşede Metin Yüksel gülümsüyordu. Gülümsüyordu melekler.Güneşin sıcaklığı tenimi serin rüzgârlarla okşuyor, çınarlara muhabbetle sular yürüyordu. Gökte bir telaş, yerde bir telaş; iyi insanlar güzel atlara binip gidiyordu.

Kalanların ağıtını kim yakacaktı?

Erdoğan Aydoğan Arşivi
12 Sayı: 12 - Temmuz 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler