Varoluşsal Kaygılar/Entelektüel Sorumluluğumuz: İyilik Çağrısı
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

I.

Varoluşun ahlaki bir anlamı vardır. İnsan da içine doğduğu dünya da değerli… İnsan burada bir hikâyenin parçası olarak varlık menkıbesini örer. Biyolojik varlığını eylemsel/ahlaki varlığıyla adı anılır kahramana dönüştürür. Tefekkür ikliminden ilham sağanaklarına, eviçlerinden yerin ve göğün sınırlarına hayretle ruhunu nakış nakış dokur. Aklın eylemsel gücüne yaslanarak daha güzeli hep mümkündür, der. Bu bir arayış hikâyesidir.

Burada/dünyada; devşirilecek güzellikler, çoğaltılacak ve daha huzurlu bir geleceğe devredilecek imkânlar mevcuttur. Aynı zamanda insan arzularının dinmeyen susuzluğu, doyumsuz hazlarının gölgesinde gezinme riski de...

İnsan, kendisine isimler öğretilmiş bir varlıktır. Onun, ad verebilmek, seçim yapabilmek, kendi iradesiyle eylemini biçimlendirmek gibi özellikleri vardır. Kendinden haberdar bir varlık olarak zorunluluklara itiraz edebilen, üzerinde sulta kurmuş otoritelere başkaldıran; iyi ve kötüyü birlikte temsil eden; iyinin yenilenerek dik yürüyüşlü bir varlık elinde, yerkürede galip gelmesi için çabalayan bir varlıktır da.

İnsan olma, “bilme” ile gerçekleşir. Kendini bilme, dediğimiz bu özellik; ne rastlantısal ne de daha önceki bir kararlaştırma ile olur. Hatta bu, ilham ve iç ışıması şeklinde mistik birtakım durumlarla da oluşmaz. Başkası ile yürüttüğü ilişkilerden yola çıkarak insan, “ben”e ulaşır. “Başka” olanı tanımakla ve duyumsamakla “kendisi”ni keşfeder. İnsan sürekli kendini tanıma uğraşında olan yegane varlıktır.

İnsan, yükselmenin imkanlarına sahip olduğu gibi düşmenin de alçalmanın da risklerini taşır. İnsandaki bencillik, adaletsizlik, kıskançlık duygusu onun kötülüklerini besler. İnsana, ırkçı edinimler kazandırır. İnsan, bir istilacı olarak, gördüğü her şeye ateş etmeye, ulaştığı her şeyi yağmalamaya başlar.

Bu, bencil ve kıskanç ruhlar; kendi mutsuzlukları sebebiyle ya da sadece kendileri için düşledikleri dünya uğruna başka insanların mutsuz olmasını arzu eder. Onlar; eşyanın, nesneler dünyasının ritmine, ahengine sağırdır. Yapabildiği sarsıntıların, patlamaların olduğu, ateşlerin ürpertisinde gözleri yuvalarından fırlamış, nükleer, biyolojik, kimyasal saldırılara gebe bir dünya üretmektir. Gelecek kuşaklara bırakılacak dünya lekeli, kötücül bir dünyadır.

Kötünün anlamı ve amacı nedir?

Kötü; bir rahatsızlık şeklinde, istencin tatminsiz bırakılmasıdır. Kötüye hayat, acı ve şiddet biçiminde görünür. Acı çekenleri bu ruh hali içinde algılar kötü. Hayatta hep/ biraz da başkalarının pes ettiğini görmek ister. Tüm istençlerin üzerinde kendi istencinin yer almasını arzular. Her gözünü açışında bu duyguya ne kadar yakın, ne kadar bağlı olduğunu görür. Boşlukta ve kararsızdır.

Oysa varlık kökleriyle barışık, ötekini kendisi için hayat, paylaşma ve sevgi imkanı olarak gören insan için başka bir dünya, umutlu bir gelecek vardır. bu insan, iyinin sadece kendinde değil başkalarında da tezahür etmesini ister. Bencilliğin daraltan, boğan iç sesine itiraz eder. Kendi iç evinde nakış nakış güzellikler dokur. Yoksa bencillik bizi öyle kuşatır ki kendi görüntümüzün gölgesine esir oluruz. Ufkumuz, bencilliğimizin sınırlarına gömülür.

İhtiyacımız olan eleştirel akıl, düşüncenin ayırt eden ruhu, vahyin hayat bağışlayan soluğu ve bilginin dönüştüren gücüdür.

Entelektüel kimlik; aydın ve irfan boyutuyla bizi doğru yerde, doğru zamanda bulunmaya, doğru tutum takınmaya yöneltir. Bir fikir işçisi olarak düşüncenin eylemsel gücünü ifade eden entelektüel, sorumlu kişidir. Teori ve pratik uyumunu sağlamıştır. Onun insanı hep daha güzel bir geleceğe taşıma kaygısı vardır.

Julian Benda (Aydınların İhaneti), entelektüeller; adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, baskıcı otoritelere karşı meydan okudukları zaman kendileri olurlar. Bir sanatla ya da bilimle ilgilendiklerinde manevi haz alan çıkarları her değerin üstünde tutmayan kimseleri gerçek entelektüeller olarak sayabiliriz, der. Örneğin Sartre’ı anımsadığımızda (Aynı şekilde, Ali Şeriati, Roger Garaudy, Aliya İzzet Begoviç’i...) onun kendine özgü davranışları, tüm benliğiyle kendini savunduğu davaya adaması, gösterdiği saf çaba, göze aldığı riskler, iradesi, sömürgecilikle, toplumsal çatışmalarla ilgili sözleri hasımlarını küplere bindiren, dostlarını heyecanlandıran özellikleri akla gelir. Fransa’nın Cezayir politikasına da, Vietnam’a da karşı çıkan kişi olmuştur.

C. Wright Mills, bağımsız sanatçı ve entelektüel; sahiden yaşayan şeylerin basmakalıplaşmasına, içinin boşaltılmasına, değersizleştirilmesine, sonuçta cansızlaşmasına karşı direnebilecek, mücadele edebilecek donanıma sahip olmalı, kurgunun merkezini görebilmeli, der. Bunların sayılarının azlığını ifade ederek modern iletişim araçlarının bizi gömdüğü klişe görüş ve düşünce batağının maskesini indirmeye çağırır. Medya tiranlarını, statükoların değiştirilemez yapılarını, aklı hamasete terk eden resmi anlatı büyüsünü, iktidarları haklı çıkarma çabalarını tartışmaya açar.

Entelektüel, ulusal sınırlardan da etnik kimliklerden de etkilenmeyen bir ruhu gezdirmelidir gövdesinde. Farklılığa ve ötekiye kapısı açık olmalı. ötekileştirmeden, ötekileştirmenin insan ruhunda açtığı tahribatı bilerek renklerin ve dillerin çeşitliliğini ayet bilmeli. Yeryüzünün hepimize yetecek ölçekte bulunduğunu yüksek sesle dile getirmeli. Karada ve denizde adalet ve liyakati gözeterek emeğin kutsallığına vurgu yapmalıdır.

Her entelektüel bir dilin içine doğar ve genel olarak yaşamını da o dilin içerisinde sürdürür. Dilinin imkânlarını geliştirmeyi, estetize edilmiş bir dille duygu, düşünce dünyasında gemilerini yüzdürmeyi amaçlar. Klişelerin, aşınmış metaforların, bayat kullanımların dili çürüttüğünün farkındadır. Süpermarketteki fon müziği etkisiyle kitlelerin uyuşturulduğunun, bilincin üzerine kurşun döküldüğünün ayırdımına varır. Bunu yalnızlaştırma, dışlanma, refüze edilme pahasına yapar. Akreditasyon umurunda değildir. Bu hep böyle midir? Şüphesiz hayır! Siyasal dil, siyasal öngörü pragmatisttir. Yalanları doğru, cinayetleri ödül/kahramanlık olarak göstermeye meyleder. Entelektüel için tehlikeli diyebileceğimiz, kötü diye adlandıracağımız bir şey var: patronların “kiralık” kalemi olmak! Ücretli danışmanlar ordusunun bir ferdi olmak!

Entelektüelin amacı, Franz Fanon’un deyişiyle beyaz polislerin yerine esmer/siyah polisleri getirmek olamaz. Beyaz sömürgecilere karşı yerli işbirlikçileri davet etmek kabullenilemez.

Halkın entelektüelden beklentisi her zaman yüksektir. Zor zamanlarda ondan, halkın yaşadığı acılara tanıklık etmesini, onun adına konuşup onu temsil etmesini ister. Gördükleri kadar kendisinden gizlenenleri de bildirmesini bekler. Ancak bu, her zaman olmaz. Aydınların ihanetiyle de karşılaşırız.

Günümüzde kötülük, aydınların ihaneti; şeytani yahut mitolojik temellendirmelerin dışında bir simülasyon biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Her tarafta kötülük var, cinayetler işleniyor. Masum insanların üzerine bombalar yağıyor ama biz petrole bulaşmış bir ördeğe ağıt yakıyoruz. Cam aynaya düşen kötünün kimin kötüsü olduğunu sorgulayamıyoruz. Onu lanetlemek için kolumuzu kaldıracak güç bulamıyoruz.

Bugün entelektüelden beklenen görmemizi isteneni değil, olanı bize işaret etmesi. Sahici gündemlerle halkın ıstırabına gönül olması, ses vermesi, kol kanat germesidir. Örneğin kayıp çocukların ağıtları onlardan yükselmeli. Ezilen, sürgün edilen, yurtlarından çıkarılan, kaynakları sömürülen, varlığı bir tehlike olarak görülen halkların, mültecilerin kader ortağı olmak öncelikle onlardan beklenir. Küresel emperyalizme de yerli işbirlikçilerine de karşı duruş ilk onlardan gelmelidir.

Entelektüelde, bilginin aydınlık yüzü kadar ahlaki sorumluluklar da olmalıdır.

Onun bir yüzü bilgiye, bir yüzü hikmete dönmeli. Ahlakî ilkeleri olmayan, ahlak felsefesi geliştiremeyen toplumlar, bütünlüklü kişilikler oluşturamaz. Ahlakî bir kişilik, somut eylemsel bir tavır alışla biçimlendirilebilir.

II.

Gerçek, güzel, iyi gibi kavramları soyut kavranışlarıyla değil, eylemin dönüştürücü gücüne yönelterek hayatımıza katmalıyız. İrademizi nesneler dünyasına yöneltirken sahici karşılıklar bulmalı, eşyayı putlaştırmadan mekân algımızı yeniden kurgulamalıyız.

İyi yemek, iyi giyinmek, iyi görünmek, iyi (güzel) hava, iyi silah, iyi şans, iyi para vb. arzuladığımız şekilde gerçekleşen her şey iyi diye tanımlıyoruz. İyiliğin gücünü tenimizi okşayan, hazlarımızı emziren şey’ler toplamı olarak görmek bizi sanal, sınırlı dünyalara savuracaktır.

Sadece öğüt olarak kalan bir ahlak duygusu varlığını koruyamaz, sürdüremez. Değerli olan, dikkate alınabilir özellikler içeren dönüştürücü olandır. Ali Şeriati “Din bu dünyada bir işe yaramayacaksa öbür dünyada da bir işe yaramayacaktır.” der. İnsanlık ailesi sadece sözle ahlaki bir kimlik kazanamaz. Sadece konuşarak değerli olamayız. Sözün erimi pratiğiyle, sözün yitimi de hayattan kopuşuyladır.

Bildiğimizi sandığımız her şeyi başka türlü öğrenmek üzere başa dönmeliyiz. Bakışlarımız incelmeli, yeniden suyun ve ekmeğin saflığına, güzelliğine kalbimizi çevirmeliyiz.

Aşırı dozda bağımlılık yapıcı maddeler aldığımızı itiraf edelim. Cam yüzeye düşen imgeler tüm sinir uçlarımızı törpülüyor. Artık hiçbir şeye şaşırmıyor, hayret etmiyoruz. Barışa dönük umutlarımızı gün gün yitiriyoruz. Düşmanlık sebepleri sürekli çoğaltılırken, birbirimizi boğazlarken küresel emperyalizmden hakemlik ve adalet bekliyoruz.

Akdeniz’i bir mülteci mezarlığına dönüştürenler, Bağdat ve Halep’i hayalet şehre çevirenler içimizden birileri ama çözümü sağır bir dünyaya bırakmışız. İnsanlar daha güzel bir gelecek için İslam coğrafyasının dışında sıra oluyor. Birbirine arka, sırdaş olamayanlar, birbiri için cennet olamayanlar hayatı cehenneme çeviriyor. On binlerce insan Akdeniz’de boğularak hayatını kaybederken bu sayı bizim için istatistik bir değer ifade etmekten başka bir anlam taşımıyor. Binlerce çocuk Batı şehirlerine yanında refakatçisi olmadan gidiyor. Bu çocukların akıbeti hakkında yazık ki uykularımız kaçmıyor.

Yahut; tersanelerde, maden ocaklarında, inşaatlarda, çevre felaketleriyle gelen ölümler, filmmiş gibi izlenirken bunu tarihsel, sosyolojik bir hesaplaşması, geri dönüşü olamayacağını zannediyoruz. Kendimizi kişilerin ufkuna kapatıyoruz. Başka diyarlarda veya geçmişte neler olduğunu gündem edinirken burada, bugün neler olduğunu konuşmuyoruz. Dünyayı bütünlük içerisinde algılamıyoruz. Hamasetle, ambalajlı söylemlerle gerçeğin üzerini örtüyoruz. Üstadlarımızı, tarihsel mirasımızı eleştirel bir akılla tartışmıyoruz. Tartışmayan toplumlar, soru sormayan toplumlar bir gelecek inşa edemez.

İçinde bulunduğumuz zamana teknoloji, icatlar ve internet damgasını vuruyor. Teknolojinin insana değdiği, insanla etkileşime girdiği her anda dünya öyle ya da böyle değişiyor. Ekranda dünyayı görebileceğimiz ve gördüklerimizin sonuçlarından etkilenmeden yaşamımıza devam edebileceğimiz söyleniyor. Arayüzeyin zevklerini, tekno-toplumsallığın olasılıklarını coşkuyla karşılıyoruz. Gündelik gerçeklikler ve deneyimler sanal yaşantıların ve siber kültürün düşleri yanında pek sönük duruyor. Newsweek dergisinde genç bir adamın artık insan olamaktan sıkıldığını, mutasyona hazır olduğunu, insan sonrası-android olmaya hazırlandığını okuyabiliyoruz.

Bu cisimsizleştirilmiş özneler dünyasında hayal bile edilemeyecek yeni zevk alma boyutları var. Ancak bu zevk almanın gerçek bedelleri de olacaktır. Sanal dünyada, sanal kimliklerle, birimlerle etkileşime geçmekten alınan zevklerin sosyal ve ahlaki dünyamızda nelere yol açtığını düşünmek zorundayız.

İnsanın insanın kurdu olduğu (Plataus) ya da insanın insanın şeytanı olduğu (Dante) ifadesi bizi bir cehennemde yaşamaya sürükler. Yeryüzü, cehennem algısını emzirir. Hayatın bütün biçimlerinin birbirine bağlı olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Eylemlerimizin sonucu hemen görülmese de süreç içerisinde bir başka yerde kendisini gösterecektir.

“Çağımız bir gürültü çağı” diyor Aldous Huxley, “fiziksel gürültü, zihinsel gürültü, arzunun gürültüsü.” Teknoloji sessizliğe saldırıyor. Reklam endüstrisi arzuyu kışkırtarak insan ve özü arasında duvarlar örüyor. Oysa sessizlik; içimizde bekleyen insanı olgunlaştırır. İçimizde bekleyen sesleri açığa çıkarır. Bizi kendimizle karşılaştırır. İbrahim Tenekeci’nin “Tanrım, gülleri ve sessiz harfleri koru!” duasına hep birlikte âmin demeliyiz..

Sessizliğin gücünü duyabilmek için hız kesmeye, yavaşlamaya, durmaya ihtiyacımız var. Hız kestiğimizde düşünmeye başlarız. Tüketim toplumu yavaşlama kabiliyetimizi köreltiyor. Daha az ihtiyaç duyan insanlar olabilsek yepyeni bir özgürlük biçimiyle de tanışmış olacaktık. Modern bireyin en yaygın korkuları; başarısızlık korkusu, sıradan olma korkusu, bir hiç olma korkusu. İnsana anlam ve istikrar veren değerlerin parçalandığı, her şeyin satılığa çıkarıldığı bir çağda ait olacak bir yer bulmak da zorlaşıyor. Tutunduğumuz her şey elimizde kalıyor. Bağlandığımız her şey çözülüyor. Umutlarımız taş zeminlere düşüp saçılan sırçalara dönüşüyor.

Yıldızlı bir gecede gökyüzüne bakan Pascal, uzayın sınırsızlığıyla ürperiyor. Gördüğü devasa boşluk karşısında endişeleniyor. Göklerin sustuğu ve boşaldığı, karanlık, soğuk ve ıssız hale geldiği, meleklerin insana küstüğü bu vakitler derin acılara, kaosun çaresiz yalnızlığına dönüşüyor.

Haydi cevap arayalım; Mecdelli Meryem’i bağrımıza basabilecek miyiz? Aramıza katıldığında onu eski günleriyle yaralamadan kabullenebilecek miyiz?

Merhamet devrimine ihtiyacımız olduğu, bir kehanet değil. Merhamet iktidarı kalbin inkılabı olarak hüküm sürecek. Bir kalbi olduğunu hatırlayacak insan yoğun bir zihinsel çabayla içindeki kiri pası atacak, kalbin şarkılarını söyleyecektir. Gün geceden kalan son gölgelerini ya da gece gündüzün telaşlı yorgunluğunu eteklerinde toplayarak gelecek. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde akıl sahipleri bir işaret görecek. Yirmili yaşlarında Kemal Sayar: “İspanya’nın bir kıyı kasabasında bir ses, beni kilisede o sırada sürmekte olan ayine çağırdı. Esmer bir İspanyol kızı kilisede Beatles’ın ünlü şarkısı “Let it be”yi İspanyolca söylüyor, Tanrı’ya öyle ivazsız, öyle samimi dönüyordu ki başımı sıralara gömüm ağladım. O anı ve o şarkıyı hiç unutmadım.” diyor. Şarkı söylersek, türkü söylersek sevmeyi öğrenebiliriz gibi geliyor. Seversek bağışlarız. Türkü söylersek kardeş oluruz. Merhametimiz öfkemize galip gelir.

Umut taşıyanlar, fark edenlerdir. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun her çağda insanlar için bir Nuh’un Gemisi vardır. Entelektüel kimlik, bu özgüvene, bu sorumluluk duygusuna sahip olmayı bu ahlakla ahlaklanmayı zorunlu kılar.

Kaynaklar:

1. İnsan, Ali Şeriati

2. Merhamet, Kemal Sayar

3. İsmet Özel, Erbain

4. Entelektüel, Edward Said

5. Şeytana Satılan Ruh, J. Baudrillard

6. Başkaldıran İnsan, A. Camus

7. imaj, Kevin Robins

8. Maria Magdelena, Erdoğan Aydoğan

Erdoğan Aydoğan Arşivi