“Eh hepimiz hayatımızı kazanmak zorundayız.” “Öyle,” dedi Tom. “Ama keşke başkasının hakkını almadan kazanmanın bir yolunu bulsaydın.”
John Steinbeck/Gazap Üzümleri
Günümüz toplumu; dayanışmanın belirleyici olduğu babalarımızın, dedelerimizin toplumu değil. İhtiyaçlarımızı sadece hayatta kalma içgüdüsü belirlemiyor. Bu temel gereksinim için akıtılan alınterinin, artık başkalarını da tatmin etmesi gerekiyor!
Sosyal bir olguyu zaman içinde ilişkide olduğu toplumsal gerçeklikle ele almak lazım. Muhtemelen bugün yaşanan bir çok olay, yüz yıl önce hayal bile edilemezdi. İhtiyaçları karşılama biçimi, çalışma koşulları ve üretim sisteminin, tepeden tırnağa değiştiği bir toplumda yaşıyoruz.
Yaşamımızı toplumdan soyutlanmış olarak, ormanda bir mağarada geçirmekte artık çözüm değil. Kişinin kendini maddi olarak yeniden üretmesi gerekiyor. Ancak, Allah’ın insanlara rızk için sunduğu ormanlar, dereler de tekelleşirse, kapitalizmin çarkına takılırsa ne olacak?
Bu sorunun cevabını, yaşanmış bir olayı analiz ederek vermeye çalışalım; Yufkacılık yaparak hayatını sürdüren kahramanımız, yeni üretim tekniklerine ve tekelleşmeye karşı direnemez, değişime ayak uyduramaz ve esnaflığını yitirerek, iflas eder. Bir süre sağda solda, her türlü işi yapabilmek için çabalar, geçici işlerde çalışır, ancak yeterli değildir. Daha fazla iş imkanları olan bir şehrin yolunu tutar. Zonguldak’ta hedefinde maden ocaklarında çalışabilme umudu vardır. Bir süre ara işlerinde çalışır. Bir türlü düzenli bir işe kavuşamaz. Sonunda önce tüm parasını, sonra umudunu yitirir. Çareyi ormana sığınmakta bulur. Bir mağarada yaşamaya başlar. Orman meyveleri ile açılığını, dereden akan su ile susuzluğunu giderir.
Durumun farkına varan, Zonguldak Belediyesi devreye girer. Onu yaşadığı mağaradan alıp, önce hamama sonra hastahaneye götürür. Sonrasında, bir maden ocağı işletmesine getirip, çalışması için bir iş ayarlar. Haber, ‘Mağara Adamı’ başlığı ile sunulmuş, sonuç, medeniyetle biten mutlu son! Bugünün toplumsal gerçekliği ile olaya bakan anlayış, hayatta kalmak için doğal ortamı tercih eden birine bu nitelemeyi yapıyor!Medeniyet ise, işe ve üretim ilişkilerine göre değer bulmuş! Oysa kahramanımız nefes alabildiği bir mağaradan, kömür karası başka bir mağaraya terfi ederek, bu medeniyete ulaşmış oluyordu!
Bu haber bağlamında okumalar yapınca ibretlik verilere ulaşıyoruz. İnsanlığın, kapitalizm tarafından nasıl kuşatıldığını analiz ediyor, kahramanımızı ‘mağara adamı’ olmaya iten kapitalist sistemin, kendisini nasıl kurtarıcı olarak sunduğuna şahitlik ediyoruz! Kapitalist sanayileşmenin kurbanları olan esnaf ve zânaatkarları farkediyor, daha önceki toplumun medenilerinin, saygın şahsiyetlerinin nasıl bir dönüşüme tabi tutulduğunu anlıyoruz! Ayak uydurup kapitalistleşen, iflas edip işçileşen ya da ‘mağara adamı’ olan kurbanlar!
Adamımızın serüveninde ilk durak mülksüzleşme. Sahip olma veya kullanım hakkına sahip olma üzerinden üretilen iktidar ilişkisi. Bugün mülkiyet ilişkilerinin gelişimi, kullanılan doğal kaynakların dağıtımı sorunu ile birleşince, toplumdaki adaletsizliğin kaynağı haline geldi.Bir kişinin iki kişiye yetecek kadar, yaşam araç-gereçlerine sahip olmasının yararı, farkedildiği andan beri bu böyle! İnsan teriyle sulanması gereken geniş ormanların, köleliğin ve sefaletin derhal filiz verip, ekinlerle birlikte arttığı hoş ve kârlı kırlar haline dönüştüğü zamandan beri!
‘Gelen gideni aratır’ derler, bugün yaşanan sömürü, dünün sömürüsüne rahmet okutuyor! Tarım toplumlarında, üretim araçlarına sahip olan ancak toprak mülkiyetine sahip olmayan köylü üretimde söz sahibidir. Toprak sahibi ile köylü arasındaki ilişki, sahiplik-kullanım hakkı ile sınırlıdır. Üretim sadece ihtiyaçları karşılamak için yapılır. Osmanlı ve Avrupa’da üretici bir sınıf vardır. Üretimin sıhhati, bazı yasalarla koruma altındadır. Örn; ‘reaya at binip kılıç kuşanmaz’ veya ‘çift bozamaz’. Bu yasalar, emeği toprakta tutma amacını taşır.
Sanayileşme süreci ile birlikte nüfusun büyük bir çoğunluğu üretim araçlarından ‘yoksun’ kalmış ve kırdan kente göç etmek zorunda bırakılmıştır. Kente göç edenlerin tüm varlıkları tükendikten sonra satacakları tek şeyleri kalmıştır ve emek artık alınıp-satılan bir metadır.
Sanayi kapitalizmi, siyasi erki yanına alarak, ortak kullanım alanlarını kapatır. Geleneksel avlanma, balıkçılık, odun toplama ve toprağı işleme gibi hakları gaspeder. Buna karşı oluşan tepki ve isyanları silahla bastırıp, emeğin sömürüsüne dayalı bir toplum inşa eder.
Yazımızın, serçeşmesi ve kervanbaşı yaptığımız Steinbeck’in, ‘Gazap Üzümleri’ romanında, topraktan sürülen serfler, hayatta kalabilmenin tek yolu olarak, emeklerini satmaya mecbur kalırlar. Artık yeni kapitalistler tarafından istihdam edilen işçiler olmuşlardır.
Kahramanımızda önce mülksüzleşmiş, kısa bir mağara hayatı ardından işçileşmiştir. Artık kendisinin patronu değil, kartlı sistemin mesai usulüne tabi bir çalışanıdır. Doğal kaynakları kullanmasının da önüne geçilen kahramanımız, madeni işletmek için devletten kiralayan, maden işletmecisinin hizmetine girmek zorunda bırakılmıştır.
Olay devlet açısından istihdam, sermayedar açısından yoksul için yardım, basın açısından medeniyete kazandırılan ‘mağara adamıdır!’ Halbuki işin aslı, sanayi kapitalizminin öğütücü dişlerinin, insanlara hangi dramları yaşattığı gerçeğidir.
Aşık Veysel’in türküsü çoğumuzun dilindedir. ‘Toprağa bir verdim, bin verdi. Benim sadık yârim kara topraktır’ dizeleri, emeğini toprağa gömenlerin duygularını dile getirmektedir. Bu toplumlarda yüzyıllarca askeri, yasal, idari ve siyasal sistemin temeli toprak olmuştur. Bu sistemde üretimi gerçekleştiren köleler değil köylülerdir. Köylülerin üretim araçları ise saban, öküz, düven ve patoz gibi basit aletlerden ibarettir.
Toprağın sahibi, feodal beyler veya aşiret ağalarıdır. Bu yüzden köylüler, kendi ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, üretime katkı sunmayan toprak sahibinin ihtiyaçlarını da karşılamak zorundadır. Burada dikey bir ilişki olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Ancak bu sömürü ilişkisinden köylüleri kurtardığını iddia eden kapitalizmde, dikey ilişki bile yok!
Sanayi kapitalizminde geleneksel üretim ilişkisinden farklı olan iki unsur sözkonusudur. İlki; üretim sürecine sokulan girdiler, biçim değiştirerek ihtiyaçlarımızı belirleyen ürünlere dönüşür. Doğal şartlarda varolmayan arabalar, masalar, dizüstü bilgisayarlar, telefonlar vs. ihtiyaçlarımızdır artık. Oysa toprağa, ne ekersen onu biçersin, buğdayın karşılığı buğdaydır. İkincisi; bu biçim değişikliği için dört farklı değişkene ihtiyaç duyulur. Hammadde, emek, makinalar ve sermaye.
Doğadan toplanan hammaddeleri işleyecek emek ve makinaların organizasyonunu sağlayan kapitalist, bu geri dönüşümü sürekli tekrarlayarak, doymak bilmeyen bir tavra bürünür. Amaç piyasada yaratılan zenginliğe sahip olmaktır. Kapitalist sanayileşme sadece üretim alanına hükmetmez. Üretim mekanları, tüketim alanları ve bunlar arasındaki ilişkileri de belirler.
Bu yüzden, üretim ihtiyaçlara göre değil, tatmin aracı olarak parasal geliri olanlara göre belirlenir. Bu noktada kapitalist, çalıştırdığı işçisine ödediği ücret ile iki şeyi garanti altına alır. İlki; tekrar üretim sürecine katılması için gerekli olan enerji ve motivasyon, ikincisi; üretilen ürünü alım gücü. İşte buna kısaca kapitalizm deniyor.
Dönüşüme ayak uyduramayan ve iflas eden kahramanımız, ‘yeni mağarasında’ kapitaliste hizmet eden bir durumdadır. Kapitalist için kahramanımıza ödenen ücret, ürünü elde etmek için toplam bileşenler içerisinde sadece bir tanesidir. Kaharamanımız için hayatının devamı, kapitalizm için ise yarın işe tekrar gelebilmesinin teminatıdır. Böyelece insanlar köle olmadan belirli zamanlar için, belirli ücret karşılığında emek güçlerini satarlar!
Her mahallede bir milyoner yaratmak, insanlara iş bulmak, ortak bir kaygıya dönüştürülen kalkınma gibi sloganlarımız oldu yıllarca. Halbuki bu sloganlar kapitalizmin sermaye için ürettiği argümanlardı. Bununla birlikte kapitalizmi dinamik kılan olgu, üretim için yapılan tüketimi arttırmaktan geçiyordu. Daha fazla zenginlik için elde edilen artı değeri yeniden üretime yönlendirerek, değerlenmesi ve artarak geri dönmesi. Bu yüzden büyük şirketler bir önceki yıla göre kâr etme oranları düşmüşse, bunu rahatlıkla ‘zârar ettik’ şeklinde açıklarlar. Bu durumdan kriz üretebilirler. Toplumda yaşanılan her kaygı, emeğin daha uysal olması ile sonuçlanmakta ve kapitalizm her zaman kazanmaktadır.
Kahramanımız iş sahibi olmuş ancak mücadele etmesi gereken problemleri bitmemiştir. Bunlardan birisi, gelişen teknolojiye ayak uydurmaktır. Teknolojinin emekçisi mühendistir. Aldığı eğitimin ideolojisi gereği, kendini işçi olarak görmez ancak işçiden farkı kafa emeğini kapitaliste satmasıdır! Mühendislerin üretimleri, her zaman daha az maliyetle, daha fazla kâr etme amacına hizmet eden, makinalar yapmaktır.
Kahramanımız bu durumda iki seçenekle karşı karşıya kalacaktır. Ya hızını makinalara uyduracak ya da makinanın belirli sayıda işgücünü işsiz bırakması, durumuna maruz kalacaktır. Bu durumda ise, tekrar doğal mağarasına dönmenin yollarını arayacaktır. Tabi mağara birileri tarafından istila edilmemişse!
Kapitalist sistem önce kahramanımızı mesleğinden etmiş, üretim araçlarını elinden almış, iş için fırsatları kendisine kapatmış ve onu doğal hayata itmiştir. Olay gündem, olunca bunu fırsata dönüştürmüş, hem kahramanımızı sisteme dahil etmiş, hem de reklamını yapmıştır. Filmin sonunda ise, kendi öğütücü mekanizması içerisinde işsiz bırakmıştır.
Daha da vahimi; yeni kapitalist alanlar arayan sermaye, kahramanımızın ormanını, mağarasını ve deresini keşfetmiş, istila etmiştir. Orman kereste, dere enerji, mağara maden deposuna dönüştürülmüştür! Kahramanımız hayatta kalmak istiyorsa, ya çalacak ya da ücretlerden, en düşük ücrete mahkum olacaktır! Birilerinin, modern kölelik dediğini duyar gibiyim! Ancak bunun adı özgürlük; işini, girişimini, tüketimini seçebilme özgürlüğü!

