bazı yazarları, özlersiniz. keşke yazsalar, tuşların sesindeki müzik sona ermeden matbaanın yolunu tutsalar dersiniz. sezai karakoç, anılarını niçin kitaplaştırmaz diye hayıflanırsınız. yaşar kaplan’ın öyküleri yeniden basılır mı acaba diye içinizden geçer. hüseyin su’nun yeni öykülerini okumanın zamanı çoktan gelip geçmedi mi? diye sorarsınız. herkes bir şey söyler; siz hep aynı şeyleri istersiniz. hem bakarsınız bir gün yayınevlerini aradığınızda; -ahmet kekeç’in öyküleri mi? -evet, var deyiverirler. ilhami çiçek’in satranç dersleri güzel bir baskıyla elinize ulaşıverir; geç kalmış bir borcun mahcubiyetini duyarız. sahurla gelen erkekler’in raflarda yerini alması için yirmi bir uzun yıl beklenmeli miydi (1994-2015)? bilemezsiniz. necip tosun, dikkat çekmese ali karaçalı’nın öykülerini bilenler de unutup gitmeyecek miydi?
ali karaçalı’nın hece yayınları arasında çıkan kamçı adlı öykü kitabını okuduğumda hep kapıdan şimdi girecek gibi yollara baktıran evlat duygusuyla eserin raftan indirildiğini düşündüm. hasreti de kederi de büyüktü. sevinci ise çok gerilerde kalmıştı? (birinci basım edebiyat dergisi yayınları, kasım 1982; ikinci basım hece yayınları, aralık 2016)
kitaba adını veren kamçı öyküsüyle başlayan eser, on öyküden oluşuyor. altmış bir sayfalık küçük ama derinlikli metinler bizi karşılıyor. kapak tasarımı özenli... eserde, diyaloglardan çok iç konuşmalar, psikolojik çözümlemeler, varlık kaygısının sorgulamaları var. didaktik unsurlar, metinlere güzelce yedirilmiş, bağırmıyor, slogan atmıyor. son derece düşünsel duyarlılıklarla örülmüş ama ideolojik cazgırlık yok. cortazar’ın graffiti adlı öyküsünü çağrıştırıyor bu yönüyle. anlatım son derece diri, dirençli. gerilim düşmüyor. kesik cümleler, sinema sahnesi epigramları gibi nöbetleşen söz dizimleri ard arda sıralanıyor: atlar birden alanlarda, birden güneş ve kumlar, çıplak bedenler. bedenlerde iri taşlar, çığlıklar; kulaklarımızda sürekli çığlıklar... bilincimizin gerili hatlarını oluşturuyor. soru içinde sorular, tedirgin harfler korosu adeta. eserde, insana rahatlık veren şeyler, cinnetle çekiliyor; yorgan köpek, döşek pusu, imgesiyle karşılanıyor. kulağımıza çarpan, gözümüzü tırmalayan; duvar, kilit, kapı, dar mekanlar, ıssızlık, gökyüzüsüzlük, kan çukurları, küflenmiş oyuncaklar, tedirgin, sancılı bir ruhun trajik halleri. karanlığın soğuk ve katı duvarlarına çarpan yüzler; soluk ışıltılar... ranzaların soğuk ve küflü demirlerinde kırılan ayın ezgin aydınlığı... bu atmosferi besliyor. kitap, bu öyküde de diğer öykülerde de atmosfer oluşturmada oldukça başarılı. bu başarı, etkileyici ve sürekli... necip tosun’un dediği gibi: “atmosfer; kurgudan olay örgüsünden farklı olarak bütün bir öyküye yayılıyor, betimlemeyle mekânla, diyalogla, ritimle, bakış açısıyla bir güzellik ve etki yaratılıyor. oluşturulan atmosfer, belli bir estetik süreklilik ve bütünlük içinde işleyen bir dip akıntısı gibi, anlamı ve odak alınan anlatıyı besliyor. metnin anlam katmanları arasındaki bağlantıyı sağlıyor ve güçlendiriyor. atmosfer, bu anlamda hem resmin, fotoğrafın hem de müziğin imkânlarından yararlanıyor. ancak sadece fotoğraf, resim aktarımı değil, aynı zamanda duygu aktarımı; okurda, olayla, durumla ilgili duygudaşlık yaratma çabasını da destekliyor. bu atmosfer, yazar için baştan sona anlatılan temanın etkisini artırmaya, açığa çıkarmaya yarayan bir dizi tutumla oluşuyor. yazar, yalnızlık, sevinç, çelişki, hüzün gibi duygu ve durumları aktarırken renklerden, seslerden, ışıklardan bu atmosferi kuruyor ve onun bağlamında ilerliyor. atmosfer, bir arka plan, manzara ve dekordan çok, odak anlatıyı, yazarın niyetini temsil eden, zenginleştiren, derinleştiren bir yaklaşım olarak bizi metnin sonuna kadar gergin, diri tutuyor.” (necip tosun, modern öykü kuramı, hece yayınları, s. 97-98)
ali karaçalı, bizi bir taraftan gündelik hayatın akışından uzaklaştırarak kurmacaya yaklaştırıyor, bir taraftan da kurmacanın imkânlarıyla günlük hayatın, tarihin, olayların ve olguların nabzını tutuyor. yazar, anın sıkıntılı dünyasından geriye dönüşlerle çıkmaya çabalıyor,. geriye dönüşler; yaşamın sıkletini artırdığı zamanlarda, direnç emziren mekanlara gidiş olarak karşımıza çıkıyor. dönüş köyedir. orada bizi karşılayan; komşu gezmeleri, evden eve taşınan hasret, yudum yudum içilen gurbet, karsambaç sevinçleridir. köy saf ve bozulmamış yaşamların tohumunu taşıyor.
kamçı şakladıkça kara derili adamları görüyoruz. bilal’in alnında terler birikmiş, göğsü inip kalkmakta lâ nidasıyla. kumlar üstündedir yasir ailesi; iri sıcak taşlar, çılgın, arsız, alaycı kahkahalar kulakları sağır ediyor. kırbaçlar, kan çukurları; hınçla dolu anlamsız, soğuk ürpertili gece her yanı kuşatırken kara derili adamlardan bir tek şey istemektedirler, asla demeyecekleri bir tek şey! öte yanda, sapsarı ayva, kış akşamlarının incirle, narla, cevizle gelen bereketli zamanlarıdır. düş gören saf kan, doru, kır atların taşıdığı heyecan, cenk meydanıdır; bir umut taşır yarından bugüne, bugünden yarına. sabahın çağrısı geceden gelir. bir an önce üzerlerindeki ölü toprağını atmalarını ister herkesten. sağır dünyanın sesi kendine yankılanır. sabahı sorar: sabah ne zaman? hud suresi 81. ayet-i kerimeyi hatırlarız. -de ki sabah yakın değil mi?
bir ışık seli adlı öykü, bizi cezayir bağımsızlık savaşına götürüyor. orada hayatın orta yerinde, şehrin öte yakasından koşup gelen adam; caddeler, sokaklar boyu, kahvehaneler yollar içinde duruyor, insanları omuzlarından sarsıyor; soruyor, sorguluyor. nefes alan bedenlere dokunuyor, sonra onların içinde kayboluyor. onlar onun bedeninden geçip gidiyor. içinden geçen insanlar, hep bir boşluğa değiyor; hayal adamlara söylüyor gibi. mezarlığa gidiyor sonra. mezarların arasında dolaşıyor. tek tek dokunuyor mezar taşlarına. söylevler veriyor, bildiriler dağıtıyor mezarlıkta. dirilere yetmeyen dili mezardakilere yetiyor. diriliş çağrısı dalga dalga sarıyor her yanı. gökyüzü diriliş aydınlığında, toprak diriliş filizleriyle çatlıyor; kabarıyor denizler diriliş dalgalarıyla uzak yakın kıyılarda. ama soğuk bir gece hep yanı başımızda. bıçak gibi keskin. yoksulluğumuz ve yalnızlığımız koyun koyuna. mezarlıkta dolaşan adamın çağrısı amer adındaki kiminin delisi kiminin ermişinde yankı buluyor. ömer, halkın dilinde amer’dir. bize ömer muhtar’ı –teklifi olan adamı- hatırlatıyor. tekin adam değildir. derviş midir, deli midir bilinmez. menkıbeleri dolaşır garipler sofrasında; yolda kalmışlar, uçurumun kenarında uyanmışlar arasında.
mevzilerde öyküsünde, bir hesaplaşmayla karşı karşıyayız. kalbin sessiz şahlanışını duyuyoruz. içimizin ince uzun yollarında dinmeyen bir yağmur var. yarı aydınlık bir gecede, dik, dirençli, görkemli duruşlarıyla A, T, S, K doğuda dağların üzerindeler. gözlerinden geceye taşan ışıkla en çetin olanı seçmenin gerginliğiyle bekliyorlar. dağ, mağara, gece, sesler; atların, kuşların, çakalların sesi... sesler birbirine karışıyor. kimi yakın kimi uzak sesler duyuyorlar. toprağın sesi; bir kıpırtıyla başlıyor, sonra gürül gürül çağıldıyor. toprağa kulak veriyorlar; geldikleri yere; toprağa dönecekler. sesler kesiliyor, derin bir sessizlik... keskin bir dikkatle sürekli denetimde olmayı bileyliyorlar. içlerinde inişler, çıkışlar; tam bitti denildiğinde yeniden dağlar ve çukurlar. durmadan yürümek gerekiyor. durmadan savaşmak; içimizdeki, dışımızdaki putlarla. putlarla savaşmak gerekiyor: en zoru içimizde olanıyla diyor yazar.
öykünün kahramanlarından s; ailenin, yalnızlığın, yoksulluğun, terk edilmişliğin kırılma/dönüm noktası. gelecek ümidi kardeşleri için. taşradaki her aile için olduğu gibi. okul, dişinden, tırnağından artırılıp gönderilen okul, başı dik olmak için. başı dik olsun diye gönderilen mekteplerden başını eğerek dönmeleri isteniyordu. çarkın bir dişlisi, aynı yaşam düzeyinin bir parçası olmaları bekleniyordu. bu çaresizlikten, iyi ve güvenli bir gelecekte yaşamak içindi. s, iyi insan olmanın şartlarını sorgular bu noktada. süregelene karşıt düşünmek, güçlü bir muhalefet duygusu büyümelidir insanın içinde. okudukça, düşündükçe insan en büyük engelin yine kendisi olduğunu anlıyor. gece ay yükselirken yıldızları, geceyi, gökyüzünü duyumsuyorlar; bir büyüklük karşısında seviniyor, hayret ediyor, göneniyorlar. sınırsız bir genişlik dolduruyor içlerini; sınırsız öfke ve sınırsız aşkla.
araf’ta hesaplaşma sürüyor. sıkıntılı, kararsız, açmazlar içinde kahramanımız. iç sorgu sürekli. insanın en fazla kaçtığı şey, kendisiyle başbaşa kalmak... ali karaçalı’nın kahramanları hep kendisiyle başbaşa, kendinden başlayarak dış dünyayla yüzleşiyor. sonsuz varlık’ın sesini duyuyor. bir yol göstermesi için her şeyiyle o’na dönüyor. ne’yim ben? böcek değilsem... diye soruyor, varlığına anlam arıyor. herkes gibi olmak, kahramanı rahatsız ediyor fakat herkes gibi olmamak için ne yapacağını da bilemiyor. boynuna bir ip geçirilmiş gibi oradan oraya sürükleniyor. ellerini fark ediyor; biçimli, güzel... okul bahçesinde çocukları görüyor; dünyanın şamatasına dalıyor, onlarla kaybolmak, her şeyi unutmak istiyor. oyundan başka hiçbir gerçek olmasa, keşke yaşamdaki tüm ikiyüzlülükleri gizleyecek, iğrençlikleri unutturacak bir oyun olsaydı, diyor. ama böyle bir oyun bulamıyor. eve dönüş heyecanlandırmıyor kahramanı. sokakta da evde de kendisini anlayacak kimse yok. eve dönüş yolu, çamur, çirkef dolu... paramparça bir dünya taşıyor omuzlarında. iğrenç, pis... insan da ölmüştü. gerçek ölüm de böyle kara mıydı diye soruyor. yapabilecek bir tek şey vardır: usundan geçirmediği bir yöne yürümek, gitmek!
Zincirler öyküsünde de ali karaçalı atmosfer oluşturmakta oldukça başarılı. burada, duyular dünyasının geçişlerini çok iyi kullanıyor: karanlık ürperti, yalayıp geçen soğukluk, kesik kesik soluyan kent, karanlığın gizemli sessizliği birkaç paragrafın içinde bizi kuşatıyor. beynine üşüşen sayrıl albastılardan kurtulmak isteyen kahraman, düşle gerçek arasında, düşle gerçeğin birbirine geçtiği/eklendiği hallerde sahici bir dünya arayışını sürdürüyor. öyküde, uyku bir kaçış, unutma çabası olarak karşımıza çıkıyor ama bu kez de kabuslar rahat bırakmıyor. kahramanın beyni zonklamakta, korkunç saldırılara karşı bekleşmektedir. savrulan, uçuşan anılar, düşünceler, tasarımların biri gidip biri geliyor. sığınak arayışı. kitapların dünyası, kitapların dünyasıyla arasında boşluk, korkular... her şey çökebilir, modern hayat, kendi dışında hiçbir şeye yaşam alanı tanımıyor. her an insanı yok edebilir, tüm yeryüzü sömürgecilerin saldırısına uğramış olabilir. tüm kapılar kapalı da olsa tehlike bize ulaşabiliyor. kara yılan evimize, yattığımız yere girecek bir yol buluyordu. kara yılan bütün bu, korkuların somutlaştığı imge. yaşamın içinden, geleneğin heyecanlı, korkulu anlatı sahnelerinden çıkıp geliyor. her yan ceset dolu. aynı anda kıyamet sahnesi: her şey diz çöküyor, denizler kaynıyor, vahşi hayvanlar toplaşmış, yıldızlar dökülüyor, güneş saçlarını toplamış, dağlar yürütülüyor… öykü; boşluk, karanlık, ağrı, acı, tedirginlik, umudun tükenişi, suların çekilmesi, geleceksizlik kavramları etrafında örülüyor. bütün bunlar yazarın/kahramanın içine yuvarlandığı/ karşısında durduğu yaşamın ipuçlarını veriyor. öykünün sonunda, aradığı huzurun işaretlerini görüyoruz. yazar, göklerin ve yerin diline ait temel mesajı o kadar zarif işliyor ki kahramanın abdest alması, namaza durması incelmiş bir ruhun soy eylemi olarak tebellür ediyor. karanlığın ardından kavuşulan ışıkla içindeki tüm kapılar açılmış, yüreğini bağlayan tüm zincirler bir bir kırılmış gibi oluyor: “Duru bir aydınlık içinin gizli bölgelerine yayıldı. Musluğu açtı. Avuçlarına doldurduğu suyla ilkeli bir biçimde ellerini, yüzlerini, kollarını, ayaklarını yıkadı. Başını, kulaklarını ıslattı. Büyük ve sonsuza akan bir ırmağın derin, duru sularında aklanmış gibi yeğni buldu kendini. Sonra çoktandır unuttuğu bir ses’e doğru yöneldi.”
alnımda bir avuç kar, son derece şiirsel bir öykü. simgesel, müzikal bir akış var. Bir tiyatro sahnesinde gibiyiz. projektörler her kareyi ayrı aydınlatıyor: sabah, gül, menekşe, karanfil, sevgilinin saçları, urgan; çatlayan nar, ateş, gül, düşler, yapay yüzler... çok sesli bir müzik. mensur bir şiirin satırlarında iz sürüyoruz. sonra sessizlik; müzik kesiliyor. trajedinin çığlığı soran, itiraz eden. insanların ne çok yüzleri var? diyor yazar. farkında olmadan sürüp giden her şeyden rahatsız oluyor. yazarın en çok itiraz ettiği şey. farkında olmadan yaşamak.
aramızda dağlar yok öyküsünde, a kentinde posta dağıtım evi görevlileri bizi tek düze bir yaşamın kozasını örerken karşılıyor. İplik iplik dokumaktadırlar zamanı. değirmen taşının hep aynı sesle ağır ağır dönüşü gibi de denilebilir. aynı insanları görmek, aynı şeyleri söyleşmek, hep aynı şakalara gülmek, aynı durumlardan yakınmak, her gün herkesten duyabileceğimiz aynı şeyleri duymanın sıkıntısı, satırları ardından sürüklüyor. bir hikayenin aynı yerinde gözlerin dolması, korkudan öleyazmak bir sahnenin en trajik anında, mutluluktan havalara zıplamak ama gene hep aynı vakitte, aynı ses tonuyla… bu tek düze yaşama eklenen geçim şartlarının zorluğu, karın doyurma mücadelesi, barınma, giyinme, kış günü her şeyi unutturan ısınma... tüm bunlara nasıl yetişilir ki! hayatın nabzı bu küçücük odanın içinde atıyor. hava sıkletini artırıyor bir taraftan. kahramanın tek devinimi sanki bu posta dağıtım evinde eline tutuşturulacak bir kart, bir mektup; bir kitap, dergi kolisi. sıradanlıklardan kurtaracak kor, nuri pakdil’in kart-mektuplarında elimize bırakılıyor. hatırlayışlar; pendik... öksüz çocuk gibi kalan kahramana direnç oluyor, umut oluyor. nuri pakdil’in yeryüzüne serptiği tohumlar yeşeriyor. erenköy’den- bostancı’ya gidişler gelişler... uzun uzun susuşlar... tarihe düşülen tanıklıklar sorumlulukları yineliyor, ev ödevleri yeniden alınıyor. onun gösterdiği her şey, her şeyi alt üst ediyor. leşler, tabutlar, ihanetler, soruluyor, sorgulanıyor. altı kalınca çiziliyor: bilinçli algılayışlarla duyumsanan eylemin hiçbir sorumsuzluğa tahammülü yoktur. yazarın bilinç dünyasında güçlü karşılıklara ait bu fotoğraf, öykü kahramanının dünyasında da yeni güçlü karşılıklar buluyor. nuri Pakdil, tıkanan damarları açıyor. direnmenin, onurun kutlu eylemini yineliyor tüm yüreklerde.
sen olmayınca, yeşilırmak boyunca sıralanan tarihi, kültürel doku etrafında şekilleniyor. hasretin buram buram kokusu duyuluyor. sevgiliden uzak bu yerler, yalnızlık düşüncesini, uzaklık duygusunu iyice hissettiriyor... yeni gelinen bu kentte –tokat- herkeslerden uzak geçirilen vakitlerde, tarihe, uygarlığımızın diriltici nefesine rastlayınca yeniden yönünü sorumlu insanın kaygılarına, acılarına; ellerimizden kayıp giden mirasına çeviriyor. camiler, türbeler, köprüler; tırnaklarımızla kazacağımız temelleri işaret ediyor.
sağanak öyküsü, avare küçük insana karşılık, durduğu yerden hep rahatsız, getirildiği/ bırakıldığı hal kendisine ağır gelen insanı anlatıyor. onun da önünde seçenekler var. elbette o da, gündelik yaşamın ritüellerinde bir ömür sürebilir. rahatsız etmeyecek, tedirgin olmayacak kadar düşünceyle cıvıl cıvıl mahmutpaşa’da, eminönünde, tunalı hilmi’de, yüksel caddesi’nde gezinebilir. fakat bu öneri çıkış olarak kabul görmüyor. bilakis boyun eğmeden, yürekten yaşamaklara kendi ülkesinin yabancısı olma sancısına tutuluyor. eli kolu bağlı oturmak ağrına gidiyor. içimizdeki çürümeyi duymayışımızın kaygısı sürüyor. bu kaygı çelikten irade istiyor. o da farkındadır ki usulca sallanışlardan karlar dökülmüyor, karlı dağlar için fırtınalar gerekiyor.
sağanak öyküsünde anlatım nuri pakdil üslubunun izini sürüyor. birbiri ardına sıralı soru cümleleri onun yaşamımıza dair yakamızı toplayan anlatımına o kadar uygun ki. cümle kuruluşu, anlatım kurgusu, vurgular; hep bu tanıdık sesin kokusunu, tınısını taşıyor. “hiçbir sorun insanı aşacak kadar büyük olamaz mı, diyorsun? hayır mı, diyorsun? güçlüdür mü diyorsun? bütün renkler kan rengi mi? baktığın yerde kan mı görüyorsun? çıkacak mısın dışarı? kalktın bile mi?” benzeri söyleyişler bizi nuri Pakdil anlatımının labirentlerinde dolaştırıyor. buradaki ikinci tekil kullanımı -bütün zorluğuna rağmen- anlatımı zenginleştiriyor.
sonuç olarak kitapta yer alan metinler, kendini çoğaltan, bittikten sonra süregiden anlatılardan oluşuyor. görebildiğim tek kusur, dönemin dil tartışmalarının bir yansıması olarak us/akıl kullanımı. metinlerde karşı çıkılan yabancılaşma gibi yabancı duruyor; uslamlama, çocuk uslamlamasıyla düşünmek (s.33), us erdiremediği (s. 34), birden usuna gelivermiş gibi (s. 38) gibi kullanımlar, başka bir yerden sesleniliyor gibi. kitabın arka kapağında, necip tosun’un değerlendirmeleri son derece kuşatıcı... “öykülerde olay, entrika öne çıkmıyor, daha çok zihinsel durumlar, olgular, özellikle imgesel düzeyde ortaya konuyor. hakikat vurgusu fotoğrafik anlatımla öykülere serpiştirilmiş. başkaldırı teması, sömürü karşıtı duruş dilin ve muhayyilenin gücüyle örneklendirilmiş. mesajı olan bu öyküler, didaktiklik tuzağına düşmeden, edebiyatın kuşatıcı diliyle verilmiş. bir köprüden, bir kamçı sesinden, bir kuş sesinden, bir kart-mektuptan, derinlikli çağrışımlı, kuşatıcı insanlık halleri devşirilmiş, öykünün diline aktarılmış. kamçı, durum öyküsünün, imgesel anlatımın ve temel insanlık durumlarının yetkin bir örneği olarak başucu kitabı olmayı hak ediyor.” ali karaçalı öykümüzün yitik mirası. keşke daha fazla yazsa ve yayımlasaydı.

