Haksal Öyküsünde Ben Anlatıcı
Benöykü/sel denildiğinde, salt anlatıcının kendi benliğini ve yaşamını içeren bir çağrışım uyanır zihnimizde. Anlatıcı ben’in yaşamına dair izlere ve bulgulara rastlamak olarak algılarız bu kavramı. Benöykü kavramını ilk kim kullandı, kim böyle bir bahis açtı, bilemiyorum. Bu kavram ile Ömer Lekesiz’in Öykü İzleri’nde tanışmıştım. “Benöykü” başlığını taşıyan bu yazıda Ömer Lekesiz üçlü bir durumdan bahsediyor ve bunları “verili hikâye”, “başkalarının hikâyeleri” ve “kendi hikâyelerim” şeklinde adlandırıyordu. Bu üç halka durumundan “ben başkalarının hikâyelerine değen ve başkalarının hikâyesinde kendisine değilen olduğuma göre demek ki en doğru ve en sürekli öykü benim öykümdür”1 şeklinde bir sonuca/önermeye varıyordu. Buradan baktığımda, Ali Haydar Haksal’ın öykülerinin, benöyküsel bir anlatım formunda olduğu sonucuna varıyorum.
Haksal’ın öykülerinde, anlatıcı ben diliyle konuşuyor olsa da ben kişileri değişmekte, kimi zaman anne, kimi zaman bir çocuk, kimi zaman da genç bir kız olabilmektedir. “Aynamın Sonsuzluğundaki Sen” öyküsü başladığı andan itibaren belirli bir noktaya gelinceye kadar sanki erkek bir ben anlatıcı tarafından öykülenmekte gibidir. Babasının kendisini bir kız gibi değil erkek gibi gördüğünü söylemesi, makyaj malzemelerinden ve saçını fönlemekten bahsetmesi, kız kardeşinin “hadi abla…” demesine dayanamaması gibi öyküde geçen birtakım belirtilere göre ben anlatıcının bir genç kız olduğu anlaşılmaktadır. “İlk Oruç”, “Baba Yıldız Göründü” ve “Bir Yaz Günü Orucu” öykülerinde ise anlatıcı ben, bir çocuk karakterdir. “Şehrin Titrek Işıkları” öyküsünde ise Haksal’ın yaşamından izler görmemiz kaçınılmaz. Cahit Zarifoğlu’nun vefat haberi karşısında hissettikleri ve ailesinin üzüntüsünden bahsetmesi ben anlatıcının Haksal’ın bizzat kendisi olduğu fikrinden alıkoyamaz okuru. Bu öyküde olduğu gibi başka öykülerinde de karşımıza çıkan bazı yaşantısal durumlar otobiyografik öykü izlenimi verir. Aklımıza gerçeklik ve kurgu ilişkisi gelmeli burada. Gerçeklik bir malzeme olarak kurguya girdiğinde teknik, anlatım, bakış açısı, hayal gücü gibi yazınsal/kurgusal bir süreçten geçerken farklılaşır, değişir hatta yeniden biçimlenir. “Otobiyografik parçaların değişerek ya da aynen esere yansıması da olguya bakışımızı değiştirmez. Önemli olan bu parçaların esere katılışında gösterilen sanat gücüdür. (…) Hayatından parçaları, sanatçı, eserine aynen de, değiştirerek de koysa, fark etmez. Çünkü bunlar, işlenen öbür malzemeler, başkalarının hayatı gibi nesnelleşmiştir. Hikâyeye giren otobiyografik parça, her şeyden önce sanatçıdan kopmalı ve eserin vicdanına terk edilmelidir. O artık sanatçının değil, eserdeki kahramanın hayatına aittir.”2 Bu sözlerden meseleye baktığımızda, ortaya şöyle bir düşünce çıkıyor: Öyleyse öyküde ben anlatıcı da olsa yazar anlatıcı da olsa, gerçeklik ve kurgu birlikteliğinin ne kadar iyi kurulabildiği önemlidir. Bu ilişki sağlıklıysa benöykü teşhisini koymamız kaçınılmaz. Fakat sağlıklı değilse, anlatıcının kendi hezeyanlarını sayıklaması ve iç dökümü yapması durumu varsa bencilöyküsel teşhisi koymamız gerekir bu kezinde. Bencilöyküyü doğumunu tamamlamamış, henüz kemâle ermemiş bir öykü olarak da görebiliriz. Bencilöykü türünden öyküler, bir imge etrafında ya da anlatılmak istenen duygunun/düşüncenin etrafında iyice örüldüğünde, kurgulandığında ve yalnızca anlatıcıyı bağlayan bir keyfiyetten arındığında bencilliğinden sıyrılıp farklı benlere ulaşan bir öykü olabilir.Benöyküsel bir forma kavuşabilir.
Ne olmalı da ben anlatıcı yazarın kendisi sanılmamalıdır? Buradaki sınır nedir? Lekesiz, benöyküsel anlatımda, ben’in hem kendisiyle hem de başka ben’lerle kurduğu çok yönlü ilişkinin sınırı olarak şöyle söyler: “Ben öyküde, evvelemirde ‘zemin rengi’ olarak yer alan verili hikâye ile başkalarının hikâyelerine ait ‘uçları’ yok eden ve dolayısıyla ‘benöykü’yü bir öznenin hezeyanına dönüştüren ‘bencilöykü’den kaçınmaktır.”3 Haksal’ın öykülerini, benöyküsel olarak değerlendirmekle birlikte öyküleri anlatıcıdan kaynaklı sebeplerle zaman zaman bencilöyküsel bir yapıdaymış gibi durmaktadır. Anlatıcı ben’in içsel isyanları, kente geldiği sırada kimlik sorunu yaşaması, sık sık kişisel anılara başvurması, otobiyografik malzemeleri fazlaca kullanması gibi birtakım nedenler Haksal’ın öykülerini bencilöyküsel bir duruma yaklaştırır. Aslında Haksal özelinde değil, genel olarak üzerinde durduğumuz bu konu, oldukça eskimiş bir konudur. Yine de bugün üzerinde hâlâ konuşuyor olmamız, birtakım tespitler yapmaya çalışmamız konuyu harcı âlem bir mesele olmaktan çıkarıyor. Hâlâ aşılamamış, anlaşılamamış bir durumun var olduğunu gösteriyor. Hasan Ali Toptaş son romanı Kuşlar Yasına Gider’de kurmaca dünyasındaki kişileri, yazarın hayatındaki kişilermiş gibi anlatma ve anlama yanılgısına düşenlere kitaptaki akademisyen karakteri üzerinden bilgi vermiştir. Demek ki hâlâ bu konuda birtakım sıkıntılar yaşanmaktadır.
Haksal’ın ben’e dair düşünceleri şöyledir: “Ben benim. Ben derken benin bendeki bencilliğini alıp uzaklara fırlatıyorum, bir daha onun esamisini okumuyorum. Evet gene de ben. İçinde hazineler taşıyan ben; yoğun bir yaratılışla her ânın, her durumun ve olayın bendeki dizgesi, beni benden alıp ben’e götürüyor. Bütün yollar benden başlayıp ben’e gidiyor, bende bitmiyor.”4 Bu sözleriyle Haksal, aslında kendi öyküsündeki ben’i açıklamıştır. İç sesini ve kendi benini çoğaltan bir tutumla öykülemeye gayret etmiştir, demek en doğrusudur. Öykü poetikasını anlattığı Öykü Ağacı’nda ben’inin başka benlerle çoğalışını sık sık vurgular. Ben’inin başka benlerle deveran ettiğini söyler. “Benden başka benlere, başka benlerden bana doğru bir akış var. Birbirimize ulandıkça çoğalıyoruz.”5
Kent Kavramı
Haksal’ın öykülerinde öne çıkanüst temalardan biri, kent ve insan ilişkisidir. Bu temayı işleyişi Karakoç’la benzerlik gösterir. “Ve şehir, ta aşağılarda, bir canavar ölüsü gibi uzanmış yatıyordu.”6 şeklinde Karakoç’ta geçen kent olumsuzlaması, Haksal öykülerinde de görülür. Aradan Geçen Uzun Yıllar’ın öykülerinde kent olumsuzlanır ve olumsuzluk çağrıştıracak kelimelerle birlikte kullanılır: öykünmek, bulamaç, korku, bunalım, buhran, burukluk, ürküntü gibi. Haksal’ın üzerinde durduğu, kentlerin birbirine öykündüğü bu nedenle kentin kendine özgü farklılıklarının ortadan kalktığı, her birinin birbirine benzediği7 gibi durumları Karakoç öyküsünde de görürüz:“Ama, bu büyük kente geldi geleli, tuttuğu her evin önü yanı başka evlerle kuşatılır, ya ona güneş hiç vurmaz ya da iyice yükseldikten sonra bir iki saatlik görünmenin ardından evin öbür tarafına geçerdi. Ne gün doğuşunu, ne de batışını seyretmek mümkündü. Sayısız denecek kadar ev değiştirmiş, her seferinde, tam iyi bir ev tuttum derken yine aldananın kendisi olduğunu anlamıştı.”8 Çünkü kentin her yeri aynıdır. İnsan “kent bulamacı”nda kendini nereye atsa, aynı şikâyetten, aynı dertten muzdarip olacaktır. Kent, insana kendiliğini, özgeliğini, asilliğini unutturmuştur.
Dışsal olarak tek tipleştiği gibi içsel olarak da tek tipleşmiş ve dönüşüme uğramıştır insan. Franz Kafka’nın DieVerwandlung isimli kitabını Türkçeye çeviren Ahmet Cemal, kitabın ismini neden değişim değil de Dönüşüm olarak çevirdiğini şöyle anlatır: “Almanca’da DieVerwandlung bir değişimden çok daha köktenci bir olguyu, tümüyle değiştirip başkalaşmayı dile getiren bir sözcüktür; burada gerçekleşen bir değişim değil bir dönüşümdür.”9 Farklı bağlamdaki bir dönüşümden bahsediliyor gibi dursa da aslında bahsedilen dönüşüm aynıdır. Dolayısıyla Karakoç ve Haksal, kent insanındaki değişimi dönüşüm olarak yorumlamıştır. Çünkü değişim daha basittir. Değişim sonuçları itibariyle geri dönüşümü olabilen bir durumdur. Dönüşümse insanın benliğine/özüne geri dönüş yolunu tamamen kapatan, telafisi olmayan bir durumdur. Karakoç öyküsünde, kentin dönüşüme uğrattığı karakter şöyle anlatılır: “Ve derken garsonun yüzü, göksüz, topraksız düz bir satıh. Şehirde kala kala, daha doğrusu, kapalı yerde, pastanede hizmet ede ede, doğasını yitirmiş bir yüz. ‘Bir şey vardı ki ben onu unuttum’ diyen bir yüz.”10 Haksal’ın dönüşüme uğrayan karakteri de kente adapte olmuş ve ruh özelliklerini yitirmiştir: “Zamanla koşullar ve yollarımız değişti. Büyük kentin uğultusu içinde yaşamaya ve alışmaya başladık.”11 Kent, insanı doğadan, ormandan ve tüm doğal güzelliklerden koparmıştır. Her yer steril hâle geldiğinden insanlar her şeyden nem kapar ve endişe eder olmuştur. Haksal öyküsü örneğinde bu durumun ifade edilişi şöyledir: “Kene korkusuna kapılmış o da. Korkan insan korku üretir. Korkuyla yatar, korkuyla kalkar. Çocuk burada da çocuk değil.”12 Haksal’ın çocukluk dönemine bakan öyküleri kasaba ve köy ortamı içerisinde geçerken; yetişkin insanın öyküsü büyük kent dediği İstanbul’da geçer. Üsküdar ana mekândır.
Haksal Öyküsünün Kaynakları ve Karakteristiği
Haksal’ın öyküsü biçim olarak Rasim Özdenören’e içerik olarak Sezai Karakoç’a benzemektedir. Benzeme sözcüğünü, öykünme olarak değil etkileniş, besleniş olarak kullanıyorum. Haksal, Karakoç’u defalarca okumasına rağmen tekrar okuma gereksinimi duyduğunu söylemiş ve Rasim Özdenören’in “Eser insanın ruhunu yüceltmelidir” vurgusunu13 da çok önemsemiştir. Özdenören, serim-düğüm-çözüm şablonunu aşan öyküler14 yazdığını söyler. Haksal da Özdenören gibi düşünür: “Kuralcılar giriş, gelişme ve sonuçtan söz ediyorlar. Benim öykümün girişi yoktur, boşuna çırpınılmasın. Yaşamımın ve kendimin bir yerinden pat diye başlıyorum.”15 Özdenören’in noktalama işareti kullanmadığı öykülerine Haksal’da da rastlarız. “Uzak Kentin Kapısı” öyküsünün ilk cümlelerinde noktalama işaretlerinin olmamasını örnek olarak verebiliriz. Haksal, özellikle içsel bir durumun anlatıldığı kısımlarda noktalama işaretlerini kullanmaz. Öykülerinde kullandığı sözcükler tümüyle günümüz sözcükleridir. Eski dilden bir sözcüğe rastlanmaz. Bu yönüyle Özdenören ve Karakoç’tan ayrılır.
Ali Haydar Haksal edebiyatçı yönüyle öykü, roman, anlatı, monografi-araştırma ve deneme türlerinden oluşan bir külliyat oluşturmuştur. Aktivist yönüyle de kendisini İslâm’ın bir neferi saymış ve bu konuda birçok yazı yazdığı gibi konferanslar, söyleşiler vermiştir. Bir edebiyatçı olarak yazdıklarını ve bir aktivist olarak konuşmalarını ve eylemlerini birbirinden bağımsız görmemiş, her ikisinde de aynı dikkati ve titizliği göstermiştir. Haksal’ı ilk olarak edebiyatçı-yazar yönüyle tanıyanlar, eylemci yönünü tanıdıklarında şaşırmazlar. Tersinden okursak, Haksal’ı ilk olarak aktivist yönüyle tanıyanlar, onu bir yazar olarak okuduklarında/tanıdıklarında şaşırmazlar. Her iki durum da aynı portreyi çizer. Edebiyat dışında yazdığı yoğunluk olarak siyasi içerikli yazılarında edebî bir dil kullanmakla birlikte öykü ve romanlarındaki bunalım ve kapalılıktan neredeyse eser yoktur. Öykü ve romanlarında, çıkış yolları arayan, yol ve yön bulmaya çalışan bir anlatıcı varken; gazete yazılarında çıkış yolları, yol ve yön bellidir, nettir. Haksal’ın portresinin böyle olmasında beslendiği kaynaklar ve etkisinde kaldığı ortamlar etkilidir. Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergisi atmosferinde edebiyat dünyası ile tanışmıştır. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu etkilendiği isimlerin başında gelir. Haksal, çocukluğundan itibaren İslâmî kaynaklara yabancı olmayan bir ortamda yetişmiştir. Etkisinde kaldığı edebiyatçılar dolayısıyla İslâmî kaynakları, sanatında bir özsu olarak estetik, düşünsel ve görüş bakımından kullanmıştır. Batılı kaynaklar, Haksal’ın eserlerini güzelleştirme, üst perdeye taşıma, söyleyişi zenginleştirme açısından okuduğu, başvurduğu kaynaklar olmuştur.
Haksal, her benliğin kendine has bir duyuşu ve duruşu olduğunu düşünerek kendini aşmaya çalışmış, kendi deyimiyle insanda/okurda derin duygular uyandıran, ruha coşkunluk veren eserler üretme çabasında olmuştur.
1- Ömer Lekesiz, Öykü İzleri, Hece Y., s. 25
2- Hüseyin Su, Hikâye Anlatıcısı, “Diriliş Neslinin Öyküleri”, Şule Y., s.192
3- Ömer Lekesiz, a.g.e., s. 27
4- Ali Haydar Haksal, Öykü Ağacı, İz yay., s. 14
5- Ali Haydar Haksal, a.g.e.,s.64
6- Sezai Karakoç, Portreler Hikâyeler II, Diriliş Yay., s. 93
7- Ali Haydar Haksal, Aradan Geçen Uzun Yıllar, s.8
9- Franz Kafka, Dönüşüm, Çeviren: Ahmet Cemal,Can Y., s. 11
13- A.H. Haksal, Öykü Ağacı, İZ Yay., s.122-123
14- Rasim Özdenören söyleşisi, Konuşan: H.E. Akbulut, http://www.dunyabizim.com/rasim-ozdenoren/24774/edebiyatcilarimiz-iyi-bir-felsefe-egitiminden-gecmeli, Güncelleme tarihi: 22/09/2016 08:08

