“gerçek sinema kameralar çekimi durdurduktan sonra başlar”
Abbas Kiyarüstemi
Abbas Kiyarüstemi, Jean Luc Godard tarafın tarafından sinemanın bittiği yerde duran adam olarak tanımlanmıştır. Başlangıcı ise birçok sinemasal tekniğin mucidi olan DW Griffith’i koymuştur Godard. İranlı sosyolog Hamid Dabahsi ise onu İran sinemasının lokomotifi olarak nitelendirmektedir. Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında hayatını kaybeden Abbas Kiyarüstemi, 1940 senesinde Tahran da dünyaya geldi. Dünya görüşü İran devriminin ideolojik yönelimiyle pek uyuşmamasına rağmen İran’dan ayrılmadı ve filmlerinin birçoğunu İran’da, İran ile alakalı konulardan seçti. Arabalı sahnelerin olduğu çekimler, taşra yaşantısına yönelik vurgular ve konular, İranlı birçok usta gibi sembollere dayalı bir anlatım ve geleneksel yöntemlerin etkisinde kalmış sinemasal bir dil onun filmlerine yön veren değerler oldu. Birçok filminin yanı sıra İran'ın Cannes film festivalinde ilk ödülünü almasını sağlayan Taam e Gilass (Kirazın Tadı) filmi, Kiyarüstemi ismiyle özdeşleşti.
“Film, gerçeklikten yola çıkarak bizim kurduğumuz şeydir”
Ara başlık olarak seçtiğimiz söz Abbas Kiyarüstemi'ye ait. Aslında onun sinemasını anlatan çok önemli bir anekdot aynı zamanda. Sinemanın kurgusal oluşu en başta onu gerçeklikten ayırır. Ancak sinemacının burada anlatım şekli ile bir tercih yapması gerekmektedir. Biçim ile alakalı bu mevzu sinemamızın nasıl olacağıyla alakalıdır. Kendine has bir âlemden gene kendisine has bir yöntemle hikâyeler devşiren yönetmenlerin tercihi ayrıyken kimileri de gerçekliği ya da ona en yakın gördükleri şeyleri gene kendilerine has bir incelikle oluştururlar. Kiyarüstemi bu sınıflandırma da ikinci başlığın altına yazılan yönetmenlerden olacaktır muhakkak. Aslında bu bağlamda Abbas Kiyarüstemi müthiş bir hikâye anlatıcısıdır. Çünkü gündelik hayattan meseleleri sunuş biçimi ile farklılaştırır ve “önemli” hale getirir. Birçok filminde işçiler, köylüler, asker, fakir kimseler odak noktasındadır. Taşraya dayalı bir anlatım basit planlar ile oluşturulur. Uzun araba yolculukları ve zekâ dolu, hikmetli diyaloglar bu öykünün omurgasını oluşturur. Kirazın Tadı ise bunun en başarılı örneklerinden birisidir.
Hikâyemiz Bedii Bey’in mutsuzluğu ve sebebini bilmediğimiz bir nedenden dolayı intihar etme isteği ile temellendirilir. Bir şekilde hikâyenin orta yerinden mevzuya dâhil oluruz. Bedii Bey’in intihar isteği hikâyemizin yaşam-ölüm ikilemi arasında oluşturulmasının yolunu sağlar. Bu bağlamda filimde kurulan birçok tezatlıklar öykümüze yeni derinlik katmanları katılmasını sağlar. Bedii Bey intihar isteğini gerçekleştirmek için bir kutu hap alacak ve bir ağacın altına kazdığı çukura yatacaktır. Tam bu noktada sabaha doğru saat altı gibi gelip kendisini kontrol edecek birisini bulma gayretinde toz ve topraktan oluşan (taş ocağı vari) bir yerde arabasıyla dolaşmaktadır. (Bu toz, toprak içerisindeki mekân İran’ın resmedilmesi için oluşturulmuş bir sembol olarak görülebilinir.) Bu arayış üç kişinin arabasına binmesine ve onlara “saat altı gibi gelip kendisine iki defa seslenecekler eğer ki cevap vermezse üzerine yirmi kürek toprak atacaklar yapacakları bu iş karşılığında iki yüz bin toman vereceğini” söylemektedir. Bu üç kişi de küçük bir İran resmi vermektedir. İlki asker ve Kürt'tür. İkincisi ilahiyat öğrencisi bir Afgan üçüncüsü de yaşlı bir Azeri’dir. Bu üç karakterle de yapılan muhabbetler hem İran’ın hali hem insanlık hali hem yaratılışımızdan bu yana her vakit yanımızda taşıdığımız belli başı sorunsallar üzerine gerçekten düşündürücü ve hikmetli noktalar barındırıyor. Burada Kiyarüstemi ise yalnızca bir anlatıcı mesabesinde hikâyeleri sıralıyor gizemi ise olayın bittiği yere yerleştirerek hikâyesinde bütünlük sağlamış oluyor.
Kürdistan bölgesinden gelen karakter asker oluşu sebebiyle Bedii Bey’i şaşırtıyor. Bedii Bey muhabbeti ilerlettikçe her bir karaktere asıl sormak istediği şey sorunca ister istemez aldığı tepkiler değişiyor. Kürt askeri ise cesur bir millet olarak Kürtlerin maruz kaldıkları zorlukları ve yakılan köylerine karşı gösterdikleri direnişi öne sürerek ince bir siyasi mesaj veriliyor. Buna karşın böyle bir halkın mensubu olarak ondan istediği şeyin çok basit bir şey olduğunu varsayıyor. Kürt asker ise bunu kabul etmiyor hatta onu bu işten döndürmek için bir iki kelam bile ediyor. En sonunda arabayı durdurup hızla Bedii Bey’in yanından uzaklaşıyor. Afgan ise bir ilahiyat öğrencisi olarak intiharın yasaklandığını ve çok büyük bir günah olduğunu belirtiyor. Bedii Bey ise “senin inancına ters olduğunu biliyorum, biliyorum ki intihar çok büyük bir günah ama mutsuz olmak bundan dolayı başka insanlara zulmetmekte günah değil mi?” diyerek cevap veriyor. Yardımsever bir tutum içerisinde bu teklifi ve parayı reddeden Afgan da Bedii Bey’i kararından vazgeçirmek için çaba gösteriyor. Müzede çalışan epeyce yaşı ilerlemiş Azeri karakterimiz ise Bedi Bey’i kararından döndürmek için çok yoğun bir çaba ortaya koyuyor. Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır, canı veren de alacak olan da odur diyen karakterimiz dünyanın güzellikleri ve Allah'ın verdiği nimetlerin aslında hayatımızı güzel hale getirmek için yollandığını anlatsa da değişen bir şey olmuyor. Başından geçen bir intihar girişimine de kendine has üslubuyla Bedii Bey’e anlatıyor: “öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye, karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden önce, arabama bir ip koydum. Kendimi öldürmeyi kafama koydum. Gitmek için yola koyuldum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum. Hava hâlâ karanlıktı. İpi bir ağacın dalı üzerine attım, ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kâr etmedi. Ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim; dutlar... Lezzetli tatlı dutlar... Birini yedim. Taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü... Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. O ne güneşti, ne manzaraydı, ne yeşillikti ama! Birdenbire okula giden çocukları, seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Amca ağacı sallar mısın? diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi mutlu hissettim. Ardından alıp eve götürmek için biraz dut topladım. Bizim hanım hâlâ uyuyordu. Uyandığı zaman, dutları güzelce yedi ve hoşuna gitti. Kendimi öldürmek için ayrılmıştım ve dutlarla geri geldim. Beyim, bir dut hayatımı kurtardı. Sadece basit bir dut hayatımı kurtardı benim.”
İntiharın Eşiğinde Umudu Körükleyerek
İnsanlığın hikâyesi biraz da zıtlıkların hikâyesi. Yaşam-ölüm, ak-kara, uzak-yakın vs. insanın hiç bitmeyen azığı ise umut. Filmde hayatını sonlandırmayı aklına koyan Bedii Bey’in özellikle Azeri karakterimizle konuştuktan sonra belki biraz bu işe yönelik inancı kırılıyor. Zaten daha evvelinden ister istemez kafasından bir takım soru işaretleri olduğu filmde izleyiciye sezdiriliyor. Azeri karakterimiz, Bedii Bey’in teklifini kabul ediyor. Çünkü bir başka ikilemde burada yatmakta. Karakterimizin anemi hastalığından mustarip bir çocuğu vardır. Birisinin ölümü onun çocuğunun tedavisi için gerekli parayı sağlayacaktır. Bedii Bey, Azeri dayıyı iş yerine bırakıp yarın için sözleştikten sonra gerisin geri koşarak ertesi gün öldüğünden tam emin olması için titreyerek “omuzlarımdan sars beni” demesi ise bir başka zıtlığı oluşturuyor. Yaratılışımızdan gelen yaşama isteği ölümüne karar vermiş bir adamın bile en kuvvetli hissi olarak olduğu yerde duruyor. Omuzlarımdan sars beni diyerek aslında bir başka durumun daha altı çizilmiş oluyor Bedii Bey tarafından, o da bu halden –intiharı tercih edişinin sebebi aktarılmıyor- kurtuluş için umudu hep aklının bir köşesinde saklı tutuyor.
Toz, toprak… Filmimizde en baskın tema bu ikisinden oluşuyor. Azeri dayının başkarakterimizi intihardan vazgeçirmeye gayret gösterirken yaratıcının verdiği nimetleri hatırlatması ve toprağın bereketine yönelik vurgusu ise aslında Bedi Bey için bir başka zıtlığı oluşturuyor. Öldüğünde üstünün örtülmesini isteyen Bedii Bey bir ağacın altına gömüyor kendisini. Kendi ölümünün başkalarına hayat olması için… Kirazın tadı da Azeri dayının onu intihar isteğinden vazgeçirme çabaları arasında “bir dut bile yaşama sebepken bu nimetleri terk etmek istediğine emin misin” diye sorduğu ve gene hikmetlerle dolu bir diyalogda geçerek filme ismini veriyor. “Bütün umutlarını mı kaybettin? Sabah uyandığında, hiç gökyüzüne baktın mı? Şafakta güneşin doğuşunu görmek istemez misin? Gün batımında, güneşin kırmızısını ve sarısını artık daha fazla görmek istemiyor musun? Sen ayı gördün mü? Yıldızları görmeyi istemez misin? Dolunaylı geceyi yeniden görmeyi istemez misin? Gözlerini kapatmak mı istiyorsun? Bir kez daha ırmaktan su içmeyi istemez misin ya da yüzünü yıkamak istemez misin bu suyla? Tüm bunlardan vazgeçmek mi istiyorsun? Her şeyi bırakmak mı istiyorsun? Kirazların tadını da mı bırakmak istiyorsun?”
İran sineması çokça içerisine düştüğü ağıt havasının ötesinde yapılan işlerle bir ekol olduğunu kanıtlıyor/hatırlatıyor. Abbas Kiyarüstemi bu açıdan bu sinemanın en önemli isimlerinden birisi idi. Geçtiğimiz yıl temmuz ayında hayatını kaybetti. Ölümünün birinci yılı, en başarılı eserlerinden Kirazın Tadı filminin ise gösterime girişinin yirminci yılına denk düşüyor. İran sineması üzerine düşünmek aslında şu açıdan önemli bir yerde duruyor: İran sineması bizim de ilgi alanımıza giren birçok sinematik problem ile uzun yıllardır hesaplaşıyor ve ister istemez bu noktada önemli bir tecrübe edinmiş sinemacılar kuşağına sahip. En son Mecidi’nin başarısız Hz. Muhammed filminden sonra ise bu tür eski yapımları yâd etmemek elde değil. Kiyarüstemi; özgünlüğü, sadeliği, gerçekçiliği ve şiirselliği ile sinemada kendine has bir duruş elde edebilmiş bir yönetmendi. Bedii Bey ise yirmi yıldır o ağacın altına uzanmış birinin onu omuzlarından sarsmasını bekliyor…

