Oğulların Trajedisi
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

“Beşiktaş'taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif'in oğlunun ölüsü bulundu. 24 Ocak 1967”

-gazeteler-

Bizden biri hep oradaydı. Çoğumuz her şeyi gördü, kilit vurdu diline. Delirmek işten bile değil!

Yer değiştiren tepeler rüzgâra kur yapadursun, oturduğu yerde bir sağa bir sola dönüp durdu. Pencere önündeki sedirin minderi rahattı ama içi kaynaşıp coşuyor, kabarıp taşıyordu. Kalktı, dışarı çıktı; bahçenin çalılarla çevrili kenarına kadar yürüdü. Beklemeden döndü; bakışlarını yola vurdu. Ufkun ardını aştı, terli alnını elinin tersiyle sildi. Sırtı sırılsıklam olmuştu. Esinti, yüzüne değdi, gömleğinin düğmelerini çözdü, ardında ince bir sızı bırakıp tepeleri aştı. Sundurmanın altında durdu, sandalyeye ihtiyatla oturdu. Kenardaki testiyi kavradı, bıraktı; taze su istedi içerden. Kıbleye dönerek besmeleyle kalaylı maşrapayı dudaklarına götürdü. Önce küçük birkaç yudum aldı, ardından çenesinden göğsüne akan serinlikle suyu kana kana içti. Kaç zamandır tozdan ufuk gözükmüyordu. Günlerdir rüzgâr duvarları, çatıları dövüyor; bahçeleri söküp götürmek istiyordu. Sokak aralıklarından evlere sokuluyor, birden kapılara, pencerelere saldırıyor; çığlıkla sofalara dalıyordu. Çocuklar korkuyla annelerine sarılıyordu. Etraftaki her şey oyunda gibiydi. Tepeler kayıyor, yollar yön değiştiriyor, dallar bir yerde bir gökte, inip kalkıyordu. Güçlü adamlar, yürümeye takati kalmamış ihtiyarlar gibi sendeliyor, duraksıyor, ancak tutuna tutuna ilerleyebiliyordu. Köpeklerin acı acı uluması korkuyu bir kat daha artırıyordu. Böyle kaç gün geçti bilemedi desek yalan olmazdı. Zaman getirdikleriyle hafifliyor ya da ağırlaşıyordu. Bugünler çok ağırdı. Dizde derman, gözde fer bırakmamıştı. Ama güneş açmıştı işte! Bugün öğleye doğru güneş, uzun zamanın yorgunluğunu atmış gibi sevimli yüzünü gösterdi. Her güçlükle beraber bir kolaylık vardı. Dünyanın da sancısı dinmiş, her zamanki tatlı telaşa bırakmıştı kendini. Çobanlar, sürüyü getiriyordu. Sürünün kaldırdığı toza rağmen hayvan sırtında zar zor duran biri daha olduğu seçilebiliyordu. Sınıra yakın bu yerlerde, misafir her zaman olurdu. Bazen kaçakçıların da yolu düşerdi. Ne olursa olsun insana değmek her zaman güzeldi. Misafir de bereket demekti. Gerekli hazırlıklar için içeri seslendi. Tez çağrıldı yaraya, acıya dair merhemi olanlar. Uzaktan görüldüğünden daha kötüydü adam. Çobanların yardımıyla hayvanın sırtından hemen indirdiler. Odaya aldılar.

Ben dedi: Emin! Güven dolu adımdan korkular giydim bedenime. Yalnız, kederli ve mustarip bir babanın hatırasıyım. Soluk, siyah bir leke gibiyim. Ben, dedi. Gerisini getiremedi. Bir titremeyle sarsıldı bedeni. Gök sarsıldı, yer sarsıldı; boşalttı içindekileri. Kesik kesik soluklar, inlemelere; inlemeler, hıçkırıklara dönüştü. Sustu sonra. Başını gövdesine gömdü, titreyen bedenini zapt edemedi, dizlerinin üstünde öylece kaldı. Dur, dedi adam. Hele dinlen biraz. Sıcak tarhana çorbası var, iç, kendine gelirsin. Sonra uzun uzun anlatırsın. Şimdi yorma kendini.

Ben, Emin... Denizleri korka korka geçtim. Dağları, vadileri geride bıraktım. Nehir boylarından uzak, kıraç yazıları gözettim de geldim. Boğaz’ın serin sularını seyretmeyi onlara terk ettim. Sırtımda hep paslı bıçak, mavzerin soğuk demiri gezindi. İzbelerde mekân tuttum, loş hanelerde kendime ihanet ettim. İspirto, esrar, hamallık üçgeninde çarmıha gerildim. Eridim gün gün. Nedendir kimse bilmesin istedim. Sessiz bir gölge gibi yaşamanın mirasını sürdürdüm. Toprağıma yabancılaştım. Suların acıdığını, çocukların dillerinin kesildiğini gördüm. Dallarıma kuşlar konmuyordu. Zehirliydi meyvelerim.

Ben, dedi istiklâlin şairinin mahdumu... Bana sınıra giden bir yol, bir kılavuz gerek! Sınırın ötesinde geride kalanlar için umut bulmalıyım. Nefes alacağım bir dünya olmalı. Kuramadığım dünyanın düşünü orada korumalıyım.

Olaylar arasındaki boşluklar, derinleşiyordu. Adam ne diyeceğini bilemedi. İstiklâli yaşamıştı. Akif’i elbette işitmişti. Namus günüydü, varoluşun hikâyesi yeniden yazılacaktı. Buradan hiçbir yere gitmiyoruz, burası ümmetin sınır taşı, bu taş sökülürse bütün kale yıkılır, demişlerdi. Böyle inanmıştı, böyle inandırmıştı. Yılları birbirine ekleyip sofanın ortasına bıraktı. Düşünceli adımlarla odanın içinde bir müddet dolaştı. Sonra odanın kasvetli havasını daha da artıran konuğun sesiyle toparlanmaya çalıştı.

Bana yardım edin, ne olur, yardım edin! Allah rızası için, dedi adam. Sesi bir fısıltıyla eriyip giderken gözlerinde, Fatih Camii’nin minareleri belirdi. Güvercinler avluda günden nasiplerine düşeni didikliyordu. Annesinin nakış işlemeli kılıflı çantasında Kelam-ı Kadim, Amme cüzünün ezberi dudaklarında, sükûnetle yürüyor. Sadi’den beyitler tekrarlıyordu, Fuzuli’den gazeller... Emin, Köse İmam ile babasına çay getirmek üzere koşturuyor sonra. Takılıyorlar; yavrucuğum çay, Hint’ten mi geliyor? Hint’ten gelmiyordu kara bulutlar. Payitahtın gözlerine mil çekilmişti, o da on iki yaşında, babasıyla Anadolu’nun yollarını tutmuştu. Çocuktu ama kocaman yüreği vardı. Kürsülerden cephelere, Tacettin Dergâhına ilmek ilmek diriliş kiliminin örülüşünü izliyordu. Yarın, daha güzel olacak, diyordu.

Ben, Emin Ersoy; kavmi tarafından terk edilmiş ilahi sözün talimi suçunu işledim. Ayaklarım çamurlu. Kirpiklerim hep ayazda. Babamın müstağni duruşundan kalan son parçaları da sattım. İzzetim, ayaklar altında. Sınıra varmam gerek! Sınıra! Sınıra...

Emin, huzursuz düşlere dalarken minarelerden yankılanan yabancı bir ses değdi kulaklarına: Tanrı uludur! Tanrı uludur!

Ansızın parlayan keklikler, bu sefer jandarmaydı.

Erdoğan Aydoğan Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler