güneşin sepetine
üşüyen bir kumru tünedi
unutulmuş bir masaldan
omuz verdim acıya
eski sarmaşıkları doğrultan
paslı bir ceraskal gibi
gölgelerimiz buluşmuştu
gün batımının suları
derinleştiren aynasında
bir sincap ağzındaki dalı
zamanın buğusuna bulamıştı
beyaz bir tülden süzülen
sütlerle aldın kalbimdeki lekeyi
soluklandır hüznün saksılarını
açarak kararmış perdeleri
gümüş suyundan geçen karıncalar
gibi harfler ışırdı sesinde
bir eski istanbul hanında biriken nem
gibi doldu sarnıcı zamanın
o hüzünlü söylenceler,
o ebruli saatlerin kurduğu mevsimlerden
alnımızda serinleyip dinlensin
günlerin isli savruk ışığı
babaların kızlarına bakarken
yaprağın düşerken döktüğü ilenci
bir kadehte biçimlenen
saklı ateşin yaktığı bilinci
kentli çocukların
neşeli cumaların güneşiyle
taranan saçlarını
okşarcasına anlat bizi
yalanı masum gözlerinin gücüyle kır
zamanın ipini boşlukta saklı
işaret taşından ayırma
göçebe kızların gözlerini sürmelediği
geceyi tanış kılmalısın gündüzle
zamanın kuşları, elinden su içmeye inince
arındırmalısın suları o eski zaman sarnıcında

