Uzun sarı sıcaklarla gittiğimiz bahçelerden döndüğümüzde, yorgun çocuk bedenim sızlardı. Derin uykularda saç diplerime nehirler yürür, yüzüm alazlanır, korkunun dipsiz karanlıklarında boğulur gibi ansızın uyanırdım. Bir rüya sarhoşluğu ve dehşetli gerçeklerin ağırlığı altında eriyen yüreğimin sızısı, bedenimin sızısına karışır sonra kan çanağına dönmüş gözlerimden yaşlar boşalırdı.
Sen o zaman terli ve yangınlar içinde kalmış bedenimi serin, taze ve güçlü bedeninle sarar beni avutur, çocuk yüreğimin sızılarına öylece akardın. Bu serinliğin, sevecenliğin, şefkatin olmasa onca yükün altından nasıl kalkardım, nasıl bilmiyorum.
Sabah erkenden kapımız yumruklandığında, koca konağın taş merdivenlerini hızla iner, mutfak bölümünde yapılacak o belirli işlerin başına geçerdim. Apansız ne çok derin sabah uykularından uyandım. Ne çok kâbus gibi çöken o seslenişlerin ürpertisi yordu bedenimi ve dahi yüreğimi. Ama gelin olmak böyle bir şeydi.
Bedenim anca serpilip gelişiyor, senin sevginle, senin sevdanla daha bir çoğalıyordum. Ama her an ağa babamın tokatı taze yanaklarıma inebilir, her an bacıların beni bir yerlerde sıkıştırabilir ve ananın çığlığı ağulu bir ağıt gibi akabilirdi. Bu korkuyla büyüyordum. Taş kadim konağın serin taşlıklarına, ayvanlarına, nakış nakış işlenmiş taş tarabzalarına dokunarak her bir odaya girip, her bir odaya terimi akıtarak büyüyordum…
Sen yorgun, yıpranmış, delikanlılığınla gelirdin. Evin tenhalarında bulurdun beni. Kalabalık, gürültülü, sıcak, yapış yapış bungun bir hava her yanı kuşatmışken gelir bulurdun beni.
Nemli serin ellerin bulunca küçük çocuk ellerimi, işte o zaman küçük bir kadın olurdum. Körpe dokunulmamış yanımla sığınırdım sana. Beni koruyamazdın oysa. Kendini bile korumaktan acizdin oysa. Yine de sığınırdım senin serinleten gövdene. Beraber büyüdüğümüz bu taş kadim konakta yetimliğimin ve öksüzlüğümün, sahipsizliğimin çaresiz sızılı anılarına bir sen konuk olurdun. Bir sen bu yetim yüreğin çırpınışlarına sessizce sokulur, en tenhalarıma doğru sevda sözleri bırakır ve yine aynı sessizlikle giderdin.
Tüm ev halkının kuru sıcaklarda, o kavuran yakan sıcaklarda dama çıkmasını beklerdik. İri ıslak gözlerin beni arar bulurdun. Biz, evin daraltan yüreğimizi boğan sıcağından kendimize kaçar, odamızın nemli serinliğine sığınırdık.
Zordu gelin olmak. Onbeşinde yetim ve öksüz bu kalabalık haneye gelin gelmiş, allı pullu yazmaların, ipek, kalın işlemeli rengârenk kadifelerin içinde bulmuştum kendimi. Giydiğim hiçbir elbiseyi dolduramadım. Küçücük bir kızdım işte. Senin ellerinde büyüyen. Senin sıcak kara gözlerinden utanıp utanıp hep kaçan.
O kavuran yakan sıcakları özlüyorum şimdi. Beni çağıran gözlerini. Nice sitem yüklü sözlerini. Törelerin içinde sıkışıp kalmış yüreğimle üzerime üzerime abanan onca sızının içinde yorgun ellerime doğru akıttığın gözyaşlarını. Yükümü hafifletmeni. Sızımı dindirmemi.
“ Benim bu derdime bulunmaz derman aman aman
Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayrı koyarlar”
Evin damından aşağı baharın serin meltemleri yüzümüzü yalarken akıp gelirdi bu türkü. Senin sesin miydi? Senin özlem yüklü yüreğinden süzülüp gelen bir inilti, iflah olmaz yara gibi akan bir şeydi sanki. Hep kanayan, hep özleyen, hep sızılar içinde kıvranan.
Evdekiler beni hiçbir zaman benimseyemediler. Kıraç düzlüklerde baharla açan yemişleri toplarken bana en ağır yükü yüklerken hissederdim. Eve gelen onca misafirden sonra üzerime yığılan, iflah olmaz onca işin altında hissederdim. Fıstık ağaçlarının en fazlası benim payıma düşerdi hissederdim. Avlunun süpürülmesi, çamaşırların katlanmış, yemeğin ocağa sürülmesi. Ekmeklerin pişirilmesi… Hepsine benim bakmam gerekirdi. Oysa bu ağır yükler naif bedenimden ziyade yüreğime ağrır gelir, çaresiz senin gözlerine bakardım.
Ağa babam bir gün yetişemeyen bir yemeğin arkasından iri elleriyle bana sert bir tokat atmıştı. İşte o zamandan beridir korkar oldum. Yanağımın yangını bütün gece sürdü. Sen nasıl da üzülmüştün. Küçük ellerimi avuçlarına almış, yüzüme serin avuçlarını değdirmiştin. Gideceğiz buradan gideceğiz üzülme diyerek kara gözlerinin hüznünü yaralı yüreğime yıkmıştın.
Uzayıp giden uçsuz bucaksız düzlüklerde yakan kavuran güneşin altında terler alnımdan süzülürken güdüsel bir yaklaşımla sarardın beni. Yeniden umuda, aşka doğru bir derin uyanışla silkinir, büyürdüm senin şefkatli kollarında…
Sonra sessiz yılan ıslıkları gibi bu koca taş konağın dehlizlerinde beni bulan seslenişler dokunur oldu yüreğime. Dölsüz nolacak. Dölsüzzzzzzz… Yaktık oğlanı ha bu bacaksızı aldık… Kuruyacak soyumuz, ocağımız. Şöyle dizi dizi oğlanlar doğuraydı ya… İsmet’in gelin gibi… Dölsüzzzzzzz… Dölsüzzzzzzz nolacak…
Kırk derece kızgın fırın sıcağı, güneşin yakan kavuran sıcaklığına karışır, bir türlü bitmeyen işlerle terler alnımdan süzülürken o yılan tıslaması akardı yaralı yüreğime. Kaçardım, uzaklaşırdım, gölgeler, tıslamanın ulaşamayacağı dehlizler arardım. Arardım ama bulamazdım.
Döşüme yasladığın terli başın serin bir ırmak gibi sızlatırdı yüreğimi. Oradan çocuklarımı doyurmayı, ana olmayı özlemle, arzuyla beklerdim. Sonra o yılan tıslaması gelirdi… Kurutacak ocağı kurutacak… Dölsüzzzzzzz… Dölsüzzzzzzz…
Bastığım toprak, bahçe toprağı değil de sanki kaygan bir kum çölü gibi beni derine en derine çeker gibiydi. Ayaklarım taş konağın serin taşlıklarından sonra avlunun bu çöl sıcağında yanardı. Kalın kadife elbiseler içinde bedenim, oyalı tülbentlerin sardığı başım, taze terli yanaklarımdan dökülen zülüflerimden hep ırmak gibi terler boşalırdı. Bu tıslama çöl sıcağı avlunun tenhalarında dahi beni bulur beynimden vurulmuş gibi olurdum ve sessizce aktırdım gözyaşlarımı. Beynim zonklarken, ayaklarım kızgın çöllerde yanarken oysa hep üşür, bedenimi bir titreme nöbeti kaplardı. Oysa anamın beş oğlu dört kızı vardı. Ben nasıl böyle kuru çöller gibi kuru kupkuru dölsüz. Ah nasıl böyle kupkuru kaldım taze bedenimle, neden baharlarda çiçeğe duran ağaçlar, yemişler gibi meyveye duramadım. Ah Allahım ne zor ne zor dayanmak. Yüreğim ağrıyor Rabbim bu tıslama yüreğimi eritir gibi akıp duruyor, bitmiyor bir türlü bitmiyor…
Sonraki günler kanım çekilir gibi yüzüm bembeyaz olduğunda. Artık sıtmalı ağrılarla, kan ter içinde yorganlara büründüğümde. Saçlarımdan, alnımdan, yağmurlar gibi terler süzüldüğünde beni aldın ya…
O yolculuk, ölüm yolculuğu gibi uçsuz bucaksız yolları aştığımız, uzun kara gecelerin bitmeyen saatlerine doğru akan yolculuk. Nasıl da bedenim titriyor, içim geçiyor ama gidiyorduk işte. Sen ve ben. Başım omuzlarındaydı, serçe kuşu gibi titreyen küçük ellerim, kemikli serin ellerindeydi. Geçecek geçecek diye beni seven sesin. Bana hep güç veren sesin.
Seni düşündüm sonra. İstiyordun baba olmayı, evlat sahibi olmayı, yüreğin gönensin istiyordun. Ağır gelen bir yük omuzlarını ve dahi yüreğini çökertiyordu sanki.
Şimdi sen ve ben yıllar geçti bu büyük şehirde kaybolduk. Ben o bahçelerinde kum denizleri gibi yakan kavuran bahçelerinde beni kovaladığın köyümü özlüyorum. Ben şimdi herkesin dama çekildiği saatlerde özlemle bana doğru gelmelerini, senin sevmelerinle büyüyen küçük kadını özlüyorum.
Şimdi ben yirmi üç yaşındayım oysa. Belki de tam doğurma yaşım. Şehirde herkes neredeyse bu yaşta evleniyor. “Kaç yıldır çocuğun olmuyor?” diye sorduklarında “sekiz yıl” diyorum boynumu öylece bükülerek. Mütemadiyen gözlerimden yaşlar akıyor yanaklarımı, boynumu yalayarak. Artık soğuk, üşüten ırmaklar gibi gözlerin değiyor gözlerime.
Seni bir türlü ikna edemedim. Gel dedim bunun çaresine beraber bakalım. Sen de bir görün. Nasıl bir inat, nasıl bir direnmekti bu anlayamadım. Ağa babanın gözlerine benzer bakışlarla bakar oldun yıllar geçtikçe bana. Bir o tıslama yoktu ağzında. Şehir bizi her an yutuyordu sanki. Sen her gün daha bir yorgun, daha bir çökmüş geliyordun.
Artık gelişlerin geç saatlere sarkar oldu. Yarı uykulu koltukta seni beklerken sızıp kalıyorum. Ama yine de bekliyorum gelmeni. En son geldiğinde anladım artık hiç duymadığım kokularla gelmeye başladın.
Oysa beraber yaralarımızı sarabilirdik. Sevdamız buna yeterdi. Oysa sen oyunbozanlık yaptın ve hep kaçtın. Kaçtın benden, kendinden, sevdamızdan kaçtın.
Şimdi ağaran şafaklarla geliyorsun bitkin ve tükenmiş halde. Ben buna daha ne kadar dayanırım bilmiyorum.
Seherlerde dualara duruyorum, sessiz ve kederli çırpınışların dinsin diye… Beklemek seni beklemek zor da olsa buna katlanıyorum, sessiz ve kederli yakarışlarımı seherlere yüklüyorum. Zaman yitti avuçlarımda oysa eridi zaman. Kaç yıl, kaç ay, kaç mevsim geçti oysa ben seni bekliyorum…
Bir rüya sıcaklığındaydı. Bir bahar günü. Yine sanrılarla uyuyup uyandığımız bir bahar günü. Senin gözlerinde apayrı bir ışıma. Yanıma sokulmuş ellerimi ellerine almış öylece bakmıştın gözlerime. Artık saçlarına aklar düşmeye başlamıştı. Çocuk bedenlerimizle yüklendiğimiz bu evcilik oyununda büyüyüp neredeyse olgunlaşmıştık işte.
Sessizce akıttığım gözyaşlarıyla yaptığım nice yakarışlarım sonu bana gelmiştin. İşte yanımdaydın. Ve yıllardır böylesine sıcak bakışlar bırakmamıştın gözlerime. Şimdi arzu ve aşk dolu gözlerle bakıyor: “Hadi gidelim” diyordun. “Hadi gidelim...”

