Güneşin Derdi Kiminleydi?
TEMMUZ Sayı: 12 - Temmuz 2017

Sessiz bir şarkının rüzgârla dansı gibiydi bahçedeki çocukluğumu soluksuz izleyişim. Sorup durdum kendime. Nedendi? Neden yorgun yağmurların ıslattığı gecelerde üşüyüşlerim? Üşümek mi? Öğretmen usulca yanıma yaklaşıp soğuk eli ile yüzüme dokunduğunda uyanmıştım. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. Karanlık bir geleceğin gözlerine yansımasıydım o an. Doğruldum. Yüzümün üzerindeki elini tuttum. Gözlerindeki karanlığa bakıyordum gözlerimi hiç çekmeden gözlerinden. Yorgun yağmurlar beni ıslatmaya devam ediyordu. Öğretmenin eli yüzümde yabancı bir his bırakıyordu. Soğuktu. Üşüdün mü dedi öğretmen. Yüzümden elini hızlıca çekip ip atlayan arkadaşlarıma doğru koşmaya başladım. Hiçbir zaman bu oyunu iyi oynayamazdım. Bunu bildikleri için onlar da beni oynatmazdı. Çok da önemli değildi. Güneşin derdi kiminleydi? Bazen beynimi kemiren sorular, bu oyunlardan daha çok hoşuma gidiyordu. Ama kaybettiğim silgi gibi, cevapsız kalmaya mahkûmdular. Nereden bilebilirdim ki gökyüzü nerede biterdi? Bu durmak bilmeden yağan yağmurlar kimin kederiydi? Zil çaldı. Ders vakti. Dersimiz hayat bilgisi. Hayat mı? Beynimde uğultular artıyordu. Neresindeydim? Önünde mi arkasında mı? Zihnimin bana oynadığı oyunlar ip atlamaktan daha zordu. Belki de onlar bana şans verselerdi ben de onlar gibi ip atlayabilirdim ve her teneffüs ıslanmazdım yağmurlardan.

Öğretmen her zamanki gibi dikkatle konuyu anlatıyordu. Tuhaftı ki arada gözlerime düşen gözlerini gördükçe üşümem artıyordu. Bugün hiç dersi dinleyesim yoktu. Bahar geldi diyorlardı, bahar en güzel hali ile geldi. Ağaçların çiçeklerine kavuşmasını düşlüyordum. Toprağın hasatları ile buluşmasını. Meyvenin dal ile, el ele tutuşmasını. Güneş peki? Sahi güneşin derdi kiminleydi? Ağaçların dansını pencereden seyredebiliyordum. Hayat diyordu öğretmen. Bunu anlıyordum sadece. Büyüklerin deyişi ile hayat bir bilmece. Ben henüz ip bile atlayamıyorken nereden bilecektim çöp kutusunun kenarında sabahlayan bir amcanın yalnızlığını. Dudağının kenarında yaşayamaya mahkûm edilmiş bir sigaranın tutsaklığını. Gördüğüm ve duyduğum yorgun yağmurların nasıl birbirlerini kovalarcasına yarıştıkları, baharı müjdeleyen bir güvercinin ayakuçlarında. 10 yaşındaydım. Kulaklarımda onun sesi: “O daha on yaşında”. Yerler ıslaktı. Yaşarmış gözlerim baharı bekliyordu. Yorgun yağmurlara kızmıyordum. Hayata kızmıyordum. Öğretmen gene bana baktı. Gözlerimdeki buğuyu silecek bir nesne tanımıyordum. Normaldi. Daha on yaşındaydım. Üşüdüm. Tahtayı silmek için kalkan öğrenciyi fark ettim. Hatırlamak istemiyordum. Unutmak da. Nereden bilebilirdim ki gökyüzü nerede biterdi. Uçurtmalar uçuyordu. Ağaçların dansını delip geçerek, gökyüzünün bekçilerine aldırmadan. Rengârenk… En çok moru seviyordum ve bir de gök mavisini. Hayat? Ya siyahtı ya beyaz. Ya geceydi ya gündüz. Griyi neden unutuyordu insanlar. Ben onu da seviyordum kaldırım taşlarında. Üzerinden geçtiğimiz yolların sırtında taşıdığı yükü düşünürken düştüğüm kuyudan beni çıkaran bir düş rengi gibi. Ne oradaydım ne burada. Öğretmen soluksuzca anlatmaktan vazgeçmiyordu. Ne yapabilirim ki sorular hiç bitmiyordu. Suçlu ben miydim? Bana mı küsmüştü bulutlar? Ben miydim bir dağın ardında saklanmış türküleri yutan? Bilmek istiyordum neden soğuktu öğretmenin elleri? Peki, sıcak neydi? Henüz görmediğim bir rüyayı düşlemek gibi olsa gerek. Ya da üşümemek. Ama ben hâlâ üşüyordum.

Ders bitmemişti ve ben 10 yaşındaydım. Onlar heyecanlıydı. Bu teneffüste de gene ip atlayacaklardı. Bahar diyorlardı, bahar. Ruhumuzun derinliklerinde gizlediğimiz korkuları gün yüzüne çıkaran bir sesten daha ötesi. Hayat. Sahi, hayat neydi? Sabahları kızarmış ekmeğimin üstündeki çilek reçeli. Ya da bir sokağın ortasında kocaman kazanlarda kaynatılan salçanın kokusu. Belki de öğretmen söyledi az önce, belki daha önce. Duymadım, duymuyordum. 10 yaşındaydım tuhaftı fakat bunu biliyordum ki duymayacaktım. Bir kere duymuştum. Ne gerek vardı yolun ortasına dökülmüş çakıl taşlarını ezip geçmeye. Ne gerek vardı sisli bir günde, bilmediklerimizi bilmeye. Bana bakıyordu. Buz tutmuş elleri şimdi tebeşiri tutuyordu. Korkuyordum. Gözlerinde karanlık bir geleceğimin olduğunu seziyordum. Gene de merak ediyordum. Neyi? Kimi? Kiminle? Nerede? Ne zaman? Neden? Nedendi? Demişti: “O daha 10 yaşında”. Hangi öğrenci bilecekti? Sahi güneşin derdi kiminleydi? Öğretmen bana baktı. Vallahi ben bilmiyordum. Benim bir suçum yoktu. Duymayacaktım. Ama duydum. Nereden bilecektim gökyüzü nerede biterdi? Zil çaldı, kapı kapandı. Ben daha on yaşındaydım. Onlar ip atlıyorlardı. Belki isteselerdi ben de... Öğretmen bana bakıyordu. Elleri hâlâ soğuktu. Yüzüme dokundum. İzi kalmıştı. Üşüyordum. Kapı kapandı. Haklıydı, anlamıyordum. Anlamamam normaldi, daha on yaşındaydım. Gidiyordu. Gitsindi. Susmuyordu. Bitmişti işte çalmıştı zil, kapı kapanmıştı. Beynim durmak, susmak bilmiyordu. Silgim neredeydi? Sahi hayat neydi? Gökyüzü nerede biterdi? Güneşin derdi kiminleydi? Gene gelir miydi?...

Ayşe Şener Arşivi
12 Sayı: 12 - Temmuz 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler