Mezarlık
TEMMUZ Sayı: 12 - Temmuz 2017

Eyüp Sultan caminin etrafındaki o kalabalığın arasında, yabancı bir göz gibi bakınıyor, şaşırıyordum. Topluca gelmiş ve küme olmuş gençler, özellikle kadınlar, kadınların etrafındaki çocuklar, satıcılar caminin dış avlusunu doldurmuştu. İçeri avlu da dışarıdan farklı değildi. Fark burada çoğu kilolu ve palan pandıras çenelerinden tutuşturulmuş eşarplarıyla ellerinde tuttukları Yasin- i Şerif kitapçıklarını, Eyüp El-Ensari’nin türbesinin önündeki altın görünümlü kafes gözlüklerinden içeriye bakarak, kendilerinden geçercesine dua eden kadınlardı. Hepsi bir umudu, beklentiyi arzuluyordu. Bunun yanı sıra avlunun içinde koşuşan çocuklarını azarlayan kadınlar ve onlara inat birbirleriyle oynaşan çocuklar genel görünümü tamamlıyordu. Bu avluyu hızla geçerken, sanki bir günah işlemişçesine bir hisle yavaşladım ve Eyüp El-Ensari’nin türbesine kadınların müsaade ettiği ölçüde baktım. Onu kısacık düşündüm. Bunu yapmazsam bir şeyi eksik yaptığımı zannedecektim.

Camiyi çıkınca, avludaki uhrevi hava bir anda kayboldu ve gerçek dünyaya tekrar adım attım. Yine satıcılar, arabalar ve sokak araları göze çarpıyordu. Oysaki kısacık bir ahiret arası dünyadan sonra asıl mekâna tekrar kavuştum. Bir tepeye doğru uzanan geniş, büyük Eyüp mezarlığı… Oldum olası mezarlıklarda özellikle de tek başıma dolaşmayı severim. Bugün benim için büyük bir fırsattı. Uçak gece bir buçukta kalkacaktı ve henüz öğle olmuştu. Bu güneşli yaz gününde ve zaman genişliğinde mezarlık ziyareti ruhsal bir ziyafetti.

Kalabalık dışardaki avluda, içerdeki avluda, sokak aralarında, teleferik önünde olduğu gibi mezarlığın her adımında da kendini belli ediyordu. Grup grup insanlar, kimisi iki kişilik, kimileri ailece, kimileri de genç öğrenciler beraberce geziyorlardı. Önce tepeye, şu meşhur Pierre Loti tepesine çıkmak için teleferiğin eğlenceli olabileceğini düşlemiştim fakat oradaki kalabalık mahşer günü gibiydi. Bu yüzden biraz zor da olsa ama daha kaliteli bir gezinti için yürüyerek çıkmayı tercih etmek zorunda kaldım. Daha önce de buraya gelmiştim ve yarı yolda geri dönmüştük. O zaman hevesim kursağımda kalmıştı. Oysaki bu defa tepeyi muhakkak görecektim.

Her zaman olduğu gibi popülizmi reddeden bir bakış açısını yakalamaya çalışacaktım. Herkesin baktığı yere de bakacak ama herkesin görmediğini de keşfetmeyi kendime ödev bilecektim. Bu durum henüz mezarlığın girişinde kendini belli etti. Zira orada, girişin sol üstünde, sanki yorgunluktan yıkılmış, Osmanlıdan kalma mezar taşları sağa sola eğrilmiş bir şekilde duruyordu. Bilindiği üzere Osmanlıdan kalma o mezar taşları uzun, ince ve baş tarafında sarık takmış bir adamı andıran şekliyle diğer mezar taşlarından farklıdır ve kendine göre bir anlamı vardır. Kimisi mezarda yatanın devlet memuru, kimisi âlim olduğunun işaretidir.

Bu taşlar yoldan biraz ayrı olduğu ve bulunduğu bölgede yüksek otlar bittiği için hiç kimsenin dikkatini çekmiyordu. Asıl mezarlığın yukarıda olduğu bilgisi de insanları orada fazla oyalanmadan geçip gitmelerine neden oluyordu. Küçük patika yolları düşe kalka çıktım. Otların arasından geçtim. Yaklaştıkça mezar bölgesine, bir ev gördüm. Bahçelerinde eski püskü pek çok değişik eşyanın olduğu evin sahiplerinin mezarlık alanına bu derece yakın yaşamaları da şaşkınlık vericiydi. Sürüden ayrılmış halimle, tozlar içindeki elbiselerimi silkeledikten sonra asıl alana geldim. Virane haldeki mezarlıkların ortasında etrafı demirlerle çevrilmiş ve diğer mezarlara göre gayet iyi bir durumda ama diğerleri kadar yalnız duran mezarlığın üzerindeki Latin harflerle yazılı yazıyı okudum.

“AHMET HAŞİM BEY, RUHUNA FATİHA, DOĞUMU 1887, VEFATI 1933”

Hayatı boyunca inzivayı sevmiş ve insanlardan kaçmış şairin, ölümünde de aynı durumda olması garip değildi artık. Akşam şairini günün tam ortasında ziyaret etmiş olmanın verdiği kıvançla, kalabalığın ana patika yolda eğlene eğlene gittiklerine bakıp, “Bakın kimi kaçırıyorsunuz, Ahmet Haşim burada!” diye bağırsam kaç kişi gelirdi kim bilir?

Yol epeyce uzundu. Bu yüzden Ahmet Haşim’le uzun uzadıya muhabbet edemezdim. Zira daha yukarıda pek çok büyük adamlar bekliyordu. Gerçi hepsine tek tek uğramayı düşünmüyordum ama belirli bir vakit yeterliydi. Yine toz toprak içinde ama “ağır ağır çıkacaksın bu merdivenleri” dizeleriyle ana patikaya indim.

Patika yol ilerledikçe mezarlık alt ve üst alan olmak üzere ikiye bölünüyordu. İkisine de ulaşmak zahmetliydi. Yukarı çıksan tekrar yola düşmek üzere inecektik, alt tarafta kaymak, düşmek tehlikesi vardı. Ayrıca tepeye ulaşmak isteyen için ekstra bir zaman kaybıydı. O kadar çok önemli adamlar burada yatıyordu ki, insanların çoğu mezarlığın yanına gitmeden Fatihalar okumak zorunda kalıyordu. Yol ellerini açıp dua eden, duaları bittikten sonra yürümeye devam eden insanlarla doluydu. Bunlar genelde orta yaşlı insanlardı. Gençler ise bu zahmetli durumu göze alabiliyor, kimi zaman alttaki mezarlığa kimi zaman üstekine gidebiliyorlardı. Onlardaki heyecan ve enerji bir mezarlığın üstünde dahi solmuyor, her yerde selfie çubuklarıyla mezar manzaralı fotoğraflar çekiniyorlardı. Bir ara bir genç elime telefonunu tutuşturarak “fotoğrafımızı çeker misiniz?” diye sorunca birbirine sarılmış çifti, çeşitli açılardan mezarlık manzaralı fotoğraflarını çekmek zorunda kaldım.

Burası manzaralı bir mezarlıktı. Çoğu mezarlıkta olduğu gibi çam ağaçlarıyla içindekiler saklanmış, makyajlanmış bir mezarlıktı. Üstelik Boğaz’a nazır bir mezarlıktı. Haliç temizlenmiş haliyle karşısında, İstanbul’un camili, deniziyle mavili, ağaçlarıyla yeşilli, evlerin kiremitleriyle kırmızılı bir renk cümbüşünü temaşa eden özel bir mezarlıktı. Fakat ne garipti çoğu mezarlığın sakinliği, kimsesizliğinin yanında burası kalabalıklardan, ziyaretçilerden geçilmiyordu. Bir an için mezarda yatanların üzerlerindeki elbiseyi, mezar taşlarını ve toprağı çekince, öylece yatmış yüzlerce kişinin etrafında dolanan ve ölümden çok hayata ilişkin duygularıyla orada olmaları tezat bir görünüm arz ediyordu. Ayaktakiler ve yatanlar birbirlerinden habersiz kendilerine biçileni ifa ediyordu.

Yolun üçte biri bitmişti ki, mezarlığın en önemli mevkiine ulaşmıştım. Necip Fazıl ve 28 Şubat’ta şaibeli bir trafik kazasıyla vefat eden Esad Coşan burada yatıyordu. O görkemli ve mücadeleci adamın, Necip Fazıl’ın merdivenleri çıkarken baş hizasında küçücük mezarlığı hayattaki ihtişamına karşılık gelmeyecek kadar küçüktü. Hayallerimizle gerçeklerin uyuşmadığı pek çok hayal kırıklıklarımızdan bir tanesiydi sadece. Ne bekliyordum ki? Kocaman bir türbe mi? Zira hemen karşısındaki Esad Coşan’ın mezarı eski ziyaretimdeki o mütevazı halinden eser kalmayacak şekilde genişletilmiş ve ihtişamlı bir hale getirilmişti. Zaten onun özel ziyaretçilerinin çokluğu nedeniyle, bir kralın sarayını temizliğindeki titizlik gibi ışıl ışıldı. Ölüme ve ölene karşı insanoğlunun öylesine hürmeti vardı ki… Alınyazısını ve acizliğini derinden kavramış insanın hüzünlü bir vefasıydı bu.

Kesik kaldırım taşlarını takip ederek yürüdüğüm yolda nihayet tepeye ulaşmak üzereydim. Artık buradan muhteşem İstanbul daha net görünüyordu. Durup dinlenmek istediğim bir anda ayaklarımın ucunda, en az benim kadar manzarayı net gören mezarı görünce gülümsedim. Zira bu mezar kadar İstanbul’u seyreden bir başkası yoktu. Mezarlığı bu kadar güzel bir yerde olanın herhâlde yaşıyorken Boğaz’da bir yalıda evi olsa gerek diye düşünmeden edemedim. Mezar taşının üzerinde;

“AYŞE YALAZAY D.1944 Ö.2000, RUHUNA FATİHA”

Yazıyordu. Hemen o garip bir refleksle doğum yılından ölüm yılını çıkardım. Sonra nasıl biri olduğunu, nasıl yaşadığını ve nasıl öldüğünü karanlık bir odada iğne ararcasına düşledim. Bomboştu. Hiçbir sonucu olmayan benim için bilinmeyen birinin ölümüydü bu. Fakat sevenleri ve yakınları için o AYŞE YALAZAY’dı. Belli ki sevenleri onu ihmal de etmiyordu. Toprağında güller açmış, mezar taşı bembeyaz ve sade bir şekilde gelip geçenden habersiz yatıyordu. Onca ünlü, saygın kişilerin yattığı bu mekânda çoğu kişinin es geçtiği bir mezarlık olmasına rağmen, konumu ve bakımı itibariyle ona bir müddet yarenlik yaptım.

İşte meşhur Pierre Loti tepesi… Mezar yoluyla gelmek mümkün olmasa kimsenin aklına ölüm fikrinin gelmeyeceği bir yer! Sadece seyreylemek, dinlenmek, bol bol fotoğraf çektirip anı biriktirmek ve oradaki kafeteryalardan birinden fahiş bir fiyata Türk kahvesi içmeyi sindirmek için var olmuş bir tepe! Son durak! Camiyle başlayan mezarlık yolunun vardığı yer bir keyif noktası! Tüm bu yolun zahmeti ve sürekli ölüm, yalnızlık, sessizlikle boğuşan zihnimizin teneffüse çıktığı mesire yeri! Sanki aşağıda, hemen aşağıda bir mezarlığın varlığını unuttururcasına, adına da zaten modern bir Türk sever bir Fransız tüccarın isminin konulmasıyla ölüme mola verilen hayat dolu bir mekân!

Ziyaretin sonuna gelmiştim aşağıya inerken Ayşe YALAZAY’ın mezarı hariç hiçbir mezara bakmadan hızla camiye indim. Çıkan kalabalığa rağmen aşağıdaki kalabalık yolu çıkmak için sıra bekliyordu. Mezarlıkta yatan onca insana rağmen yaşayan bizler gibi…

Serkan Akın Arşivi
12 Sayı: 12 - Temmuz 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler