-Görmemiş olabilir mi?
-Hayır!
O günlerde o da buradaydı. Ufuk noktasından üstümüze doğru gelen toz bulutunu o da görmüştü. Sokaklar terkedilmiş, başıboş köpeklerin gölgeleri bile sinmişti. Rahatsız eden sessizliği, sineklerin bir o kadar rahatsız edici vızıltıları bozuyor, sonra yine korkulu sessizlik her yanı kaplıyordu. Hayvanlar taş altlarına, ağaç kovuklarına, duvar çatlaklarına saklanıyor; yer ayağımızın altında homurdanıyordu. Gök kızıl sürmelerini çekmiş, sürüler dağılmıştı. Sahipsiz develer, koyunlar, başıboş; vadilere sürülmüştü. Otlaklar, ateşe verilmiş, gözyaşlarına aldırmadan köy köy, kent kent ölümün sesinden başka ses duyulmaz olmuştu. Bir önceki yerin haberi bir sonrakine rüzgârın sesiyle, güneşin kavurucu sıcağıyla ulaşıyor, insanlar, yüklenebildikleri kıymetli eşyalarının dışında her şeylerini bırakarak çölün kumlarına gizleniyorlardı. Anneler çocuklarının gözlerinin kör, kulaklarının sağır olmasını diliyor, onları derin uykularda saklamaya çalışıyorlardı. Çocuklar uyursa belki bulut gibi geçerdi ölümler.
Görmemiş olamazdı!
Bir adam, avuçlarında çölün tüm kumları; sıkıyor, sıkıyordu! Kumlar dökülüyor; çaresiz bakışlara kilitlenmiş gözlerinden kahır saçılıyordu adamın. Her dökülen kum tanesi kulağında nal seslerine dönüşüyor, atların toynaklarından sıçrayan kıvılcımlar her yanı tutuşturuyordu. Durdu ve dedi ki: Fillerden bir ordu kurmak kimin aklına gelir? Bir hükümdar bunca şehri niçin talan eder? Korku hücum etti adamın kalelerine. Kalbi demir çemberlerle sıkıştırıldı; eli ayağına, dili dimağına dolaştı. Bir boşluğa savruldu. Kaç vadiye, kaç dağa uğradı bilemedi; çölün yönsüz, gölgesiz kumlarına düştü. Dağ, taş mızrakların ucunda; vadiler, atların yelesinde bilinmez bir öfke kuşanmıştı. Ürktü kendi nefesinden, bastığı yerde ot bitmeyen adamlardan telaşlandı. Kılıç şakırtıları, at kişnemelerine, küstah kahkahalar hepsine karıştı. “Ey yerin ve göğün sahibi, bizi bırakma!” dedi.
Korkudan gözleri yuvalarından fırlamış, her tarafı zangır zangır titreyen biri; bura değil, burada değil aradığınız, dedi. Bize dokunmayın! Kadınlarımıza, çocuklarımıza acıyın! Sürülerimize merhamet edin! Yön olalım; karışan izleri, silinen geçitleri gösterelim size, dedi. Yer sustu, gök sustu; rüzgâr önüne kattığı kumları havada asılı bıraktı. Birinin bu sözü, adamın gönlünü incitti, kalbine iğne iğne battı. Ufuk çizgisi daha bir karardı. Hurmalar kutlandı, develerin sütü kesildi, davarların kimi bıraktı emzirmeyi, kimisi düşürdü göz aydınlığı yavrusunu. İhanet, kol gezdi; avlularda, gizli köşelerde, isli duvarlarda. Oysa Ebrehe; kendisine gelen bu haberi, zafer çığlıklarıyla, intikam ateşiyle yanan kızıl bir yüzle karşıladı. Süslü elbiseler, pahalı kumaşlar, kızıl develer bağışladı; canlar bağışladığını ferman buyurdu. İhtişam ve övünmenin çanları, çölün sessizliğini kılıç gibi böldü. Gururun emzirdiği başlar, aşıyordu kederli gövdeler üzerinden. Ağıtlar çölün rüzgârlarıyla Arap yarımadasının bir ucundan bir ucuna savruluyordu.
İşte dedi, Nufeyl, şu tepelerin ardında!
İşte dedi, Sakif’ten biri aradığınız orada! Onlar da göz oldular, diğerleri gibi Ebrehe’nin ordusuna.
Uzun zaman at sürmüştü Ebrehe. Yorgun atların yelelerinde dinlenmişti. Bu kimsesiz vadilerin, susuz çöllerin tılsımı neydi? Merak içini kemirirken içindeki haset her saniye büyüyordu. Gördüğü hiçbir düş, hayra yorulacak gibi değildi. Çadırını kurdu, gölgenin sihirli köşesinden emirler yağdırdı. Askerlerini dört köşeye saldı. Haberler bekledi kara evden. Fillerin homurtusu huzursuzluğunu artırdı. Garip bir şey vardı hayvanlarda. Hiç böyle görmemişti onları. Yer ayaklarının altından kayıyor gibiydi. Yüksek duvarların ardında güvenle duran ailesinin üzerine sütunlar devriliyordu. Savaşçıların naraları çınladı kulaklarında. Zırhını okşadı, kılıcının kabzasını bir müddet sıkıca tuttu. Kadınların yürek göçüren ağıtları kapladı çadırın her yanını. Elindeki kadehi düşürdü, içeri giren hizmetliyi, nöbetçiyi azarladı; dilinde acı bir bakır tadıyla dışarı çıktı.
Birkaç gün, birkaç saat önce Mekke...
Yüzlerin neşesi solmuştu, çözülmüştü dizlerin bağı. Çok savaş görmüşlerdi ama ölüm hiç bu kadar yakın olmamıştı. Korku, çalmadık kapı, taşlamadık pencere bırakmamıştı. Geceden gündüze gündüzden geceye karanlıklar aktarılıyor, umutlar gölge gibi azalıyordu. Kapı önüne diz çöküp dövünenler, sokakta oynayan çocuklarını kapıp hızla içeri girenler, birbirinin çaresiz, suskun bakışlarına sığınmıştı. Sürüler ağıllarda, vadilere sürülmeyi bekliyor; yerle gök arasında barınaksız kalmanın inleyişleri duyuluyordu. Ticaret malları develere yüklenmiş, kıymetli ziynetler emin olduğu düşünülen şekilde muhafazaya bırakılmıştı. Aklı başında adamların aklı gitmiş, küçükler birden büyümüş; büyükler, bu ağır yükün, fillerin bastığı yerden gelen sarsıntının dalgasıyla küçülmüş, adeta silinmişti. Unutulmuştu İbrahim. Unutulmuştu, Tanrı Evi’nin sahibi. Kutlu ses yankılanmıyordu Ebu Kubeys’te. Halkın çoğunun başları deliklerinden çıkmıyordu. İnsanlar, kendi evlerini de Tanrı Evi’ni de korumaktan aciz kaldı. İçlerini korkuyla zillet bürüdü Kureyş’in. Yaşama isteği bütün arzuları mağlup etti. Kâbe, yeniden yapılırdı. Seller alıp götürmemiş, rüzgâr çatısını savurmamış; yangınlar her tarafını daha önce de sarmamış mıydı? Çaresiz, boş gözlerle baktılar uzaktan Ev’e. Erkeklerin omuzları üstüne düşen başlarını gören kadınlar, ağıtlar yaktı, üstlerini parçaladı; başlarını utançla toprakladı. Koştular sonra, koştular dağlarına Mekke’nin. Göklerde bir sığınak aradılar. Baktılar Abdulmuttalib’e. Git, dediler. Git! Fil ordusuna siper ol! Aşılmaz hendek, yıkılmaz kale ol! Böyle diyerek düştü ellerinden kılıçları. Mızrakları ayaklarına dolandı. Atların, develerin yularını da, eyerini de bulamadılar. Git, dediler kısık sesleriyle, ihanet kokan nefesleriyle; bize dokunmasın Tanrı Evi’ne ne istiyorsa yapsın Ebrehe!
Say’ Başlamadan bitmişti ilk defa. Zemzem kuyularının suyu tükenmeye yüz tutmuş, Hacer’in gözyaşları kurumuştu. Harem’in sahipleri hiç olmadık şekilde evle sahibini baş başa bırakmıştı. Yuvalarında kartalların bir huzursuzluk ki tarifsiz... Şahinler en acı sesleriyle gökte kanatlarını germiş durmaksızın dönüyor. Çölün sıcak kumlarından çıkarıyor başlarını akrepler. Her tarafta yılanların tıslamaları... Kurtlar acı acı uluyor gündüzün ortasında. Çığlık çığlığa ötelerden kuşlar geliyor. Duyuyor Abdulmuttalib, yerin, göğün sahibini hatırlayan bir avuç insanla. Âdem’in, Nuh’un, İbrahim’in; Hacer’in sesleri geliyor Mekke’nin dört tarafından. Filler de duyuyor!
...
Haberciler, koyunlarla develerle döndüler. Gün, tepelerin ardından kumlara karışırken Abdulmuttalib adında birinin geldiğini söylediler. Dediler, Mekke’nin ileri gelenlerindenmiş, Ev’in anahtarları ondaymış. Derin nefesler aldı Ebrehe. Sözcükleri ölçtü, tarttı, düğüm düğüm cümleler dizildi boğazına. Yutkundu. Bir kadeh içkiye sığındı. Gördüğüne şaştı kaldı. Hayranlık ve saygıyla doğruldu. Tazimle eğildi önünde Abdulmuttalib’in. Yerini gösterdi, bilmeden ne yaptığını. Develer dedi, Abdulmuttalib; develerimi almışsınız. Onları bana geri verin. Ömrünün en tuhaf, en öfkeli kahkahasını attı Ebrehe. Kendisine dokunan her şeye lanet etti. Bu ne aşağılık bir istekti! O neyin derdindeydi! Nasıl da büyülenmişti! Sanki dön git, dese gidecekti! Bu neydi şimdi? Ben, dedi Abdulmuttalib develerin sahibiyim. Kâbe’nin sahibi Allah!
İşte sen, işte O!
Görmedin mi? Sen de oradaydın; nasıl görmezsin?

