Şöyle bir şey yazmıştım “Anartri” adlı şiirimde: “neden şiir / konuşamıyoruz çünkü / tanrım bize bir dil” Bu konuşamamak, kekemelik, anlaşamamak bizi farklı mecralara yönlendiriyor. Bu mecralardan belki en etkilisi de sanat yolunda inkişaf ediyor. Ben yaşamayı bilmediğim için yazıyorum. Bunu Hz. Ali’nin ağladığı kuyular meselesine benzetebiliriz. Bundan şiiri kutsallaştırdığım anlamı çıkarılsın istemem. Sanat ihtiyacı ilk insanlardan beri var. Bu ihtiyacı giderme yollarından biri de şiir. Ötesi mübalağa diye düşünüyorum.
Şiir; öncesi, şimdisi ve sonrasıyla devam eden bir süreç. İlk başlarda böyle başlamadım tabii. Acemiliğin ilk döneminde ilhama inanırken ve bir ilham neticesinde şiirim oluşurken ikinci dönemimde şiir üzerinde çalışma, işçilik ortaya koyma, deformasyon çabasına giriştim. Şimdi ise acemiliğin üçüncü dönemindeyim. Hâlâ bir arayış içerisindeyim. Çünkü şiirde acemilik bitmez. Şiire dair her zerre için bunu söylüyorum. Şiiri şiir yapan her şey için böyle düşünüyorum. Poetik okumaların şiiri güçlü kıldığına şahit oldum. Bu hem kendi şiir anlayışım hem de başkasının şiiri üzerine düşünmek olanağı tanıdı bana. Gelenekten yararlanmak demek sadece bizden öncesinin şiiri hakkında fikir sahibi olmak değildir. Aynı zamanda bizden öncekilerin şiir hakkında ne düşündüğü ve ne yazdığı hakkında da fikir sahibi olmak demektir.
Şiirin oluşum aşamasında en çok önem verdiğim aşama doğum aşaması. Bu aşamada gözden kaçan birçok şey olabiliyor. Her şeyden önce okuyucuyu şiire hazırlamayı önemsiyorum. Şiirin ilk bölümü ile diğer bölümleri arasında bağlantı olması gerekiyor. Yine ilk bölümlerin kendisinden sonra gelen bölümler için bir beklenti oluşturması ve finalde de etkili bir sonla bu beklentinin neticelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Dikkat etmeye çalıştığım bir diğer husus artık kullanılmaktan eskimiş, çürümüş kelimeleri dikkatsizce ve keyfî bir şekilde kullanma hastalığı. Bunu her platformda dile getiriyorum. Çünkü maalesef bu yanlış devam ettiriliyor birtakım şiirlerde. Bir sonraki durak şiirin ritmi. Bu konuda hâlâ halk şiiri geleneğini sürdüren şiirleri görmek o şiirleri daha okumadan başka metinlere geçmeme neden oluyor maalesef. Gelenekten yararlanmak ile geleneğe hapsolmak arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekiyor. Bir diğer önemli nokta anlam konusu. Modern şiirde bu çok tehlikeli bir hâl aldı. Mesaj verme kaygısı şiire zarar verecek noktaya getirdi bu işi. Günceli takip etmek ve bunu şiire tadını kaçırmadan serpmek ile abartıya kaçan bir hicvetme hastalığı yine şiire zarar veren bir mesele. Ayrıca bu durum bir şiir metninin düzyazı damgası yemesine neden olabiliyor. Son olarak somutluktan söz edebiliriz. Hayatın içinden gelen hayatı anlatan şiiri daha çok önemsiyorum. Bazı şiirleri çok sevmemizin nedeni belki onlara dokunabilmemizden kaynaklıyor. Öbür türlü kişisel bir rüyayı sayıklamaktan öteye geçmeyen metinlerin şiirselliğini sorgulama hakkımız doğuyor. Sadece bunlar değil tabii. Dikkat edilmesi gereken birçok nokta var. Şimdilik bu kadarını zikretmiş olalım.
Şiir anlayışına gelecek olursak: Çok sesli şiirden yanayım. Bunu moda bir kavram olarak kullanmıyorum tabii. Metinlerarasılık, iç içe geçmişlik, çağın hızı, şiirin belirsiz akıbeti vs. şiiri çok komplike bir hâle getirdi. Kesin sınırlar çizemiyoruz. Şiir, çok farklı katmanlardan oluşan ve içinde çok farklı aşamaların, harçların olduğu bir sanatsal süreç. Ben bir şiire kolayca lirik veya epik damgası vurulmasını anlayamıyorum. Hayatı bir bütün olarak algıladığım gibi şiiri de bir bütün olarak algılıyorum. Tek bir şiirin içerisinde de şiirin totalinde de bütün bunlar var. Aşk var, savaş var, ölüm var, zulüm var, isyan var. O savaşın içerisinden geçerken aşkı da yaşıyoruz iliklerimize kadar. Ama burada önemli bir konu var. Şair, şahitlik edecek midir zamana? Ben şiirimde şahitlik de etmek için çabalıyorum.

