Çalışma masasının üstünde okuyup bitirmesi gereken yığınla kitap vardı. Sayfaları rastgele açıp, birkaç cümlesini okuyup kapatıyordu. Kulağına sürekli sahilden gelen dalgaların sesi çalınıyordu. Sesleri duymamak için kulaklarını tıkıyor, yine de engel olamıyordu, alışmıştı bir kere.
Dalgaların sesi kafasında yeni, kimsenin ulaşamadığı dünyalar yaratıyordu. Kelimeler köpük köpük dalgaların üstünde sallanan bir kayık gibi ileri geri gidip geliyordu sayfalarda. Sayfaların birleştiği yerden tekneler hareket ediyordu. Kitabı açtığı gibi kapayıp, ayağına sandaletlerini geçirdiği gibi çıktı evden. Annesinin onu bulduğunda neler yapabileceğini düşünmeden koşuyordu. Sahilin ortasına geldiğinde nefes nefeseydi.
Güneşin kızıllığı altında kavrulan kumun üzerine bırakıverdi bedenini. Onun dünyasının kahramanı olan deniz kabukları ve mavi sular karşısındaydı şimdi. Annesine söz vermişti, bir daha sahile gelip taşları oynatmak yoktu. "Taşları oynatmak" böyle dediği zamanlarda ona çok kızıyordu. Kendi kurduğu dünyasına annesini almayacağını tekrarlayıp duruyordu. Zaten evden çıkarak sözünü çiğnemişti, bundan sonrasını düşünmek istemiyordu.
Eline yelkenliye benzer bir taş alıp hafif hafif dalgalanan suyun üzerinde yüzdürmeye başladı. Suyun şiddetiyle zaman zaman yön değiştiriyordu. Denizin hareketliliğine aldırmayıp açıldı mavi sulara. Karşısına neyin çıkacağını bilmiyordu ama korkmuyordu da. Gidebildiği kadar uzağa gidip yeni kıyılar keşfedecekti. Daha önce birçok kez denemişti bunu. Yine yapacaktı. Sular yüzüne, gözlerine vuruyordu. Çelimsiz bedenini düşürüyordu her defasında. Tuzdan yanan gözlerini açamıyordu. Ama kararlıydı, dalgalara teslim olmayacaktı.
Kafasına yediği terliğin acısıyla elindeki taş dalgalara karışıp gitti. Terliği bu kadar isabetli annesinden başkası atamazdı. Tek kelime etmeden kalktı taşların üzerinden. Evin yolunu tutarken gözü hala yelkenlideydi. Kim bilir hangi kıyıda demir alacaktı. Hangi kumsala vuracaktı kendini.
" Duramadın yine değil mi? Fırsatını bulunca kaçıyorsun denize. Babanla konuştum, artık istesen de gelemeyeceksin denize. Yaz tatilinde dedenlerin yanına gidiyorsun, bir şey kalmadı zaten okulların kapanmasına. "
Üzüm bağları, komşu teyze ziyaretleri, kahvehane sohbetleri... Ne denizin ılık esintisi ne de hayallerini şekillendiren taşlar olacaktı orda. Ninesinin sözüne gitmezse geceleri korkulu rüyalar görecek. Öyle korkutmuyor muydu ninesi?
" Büyük sözü dinlemeyeni geceleri uyutmazlar yavrum. "
Hem sonra gözlüklü Cemal de dalga geçecekti onunla. " Ne o yine taşları mı konuşturdun? Öyle, öyle tabi seni buraya postaladıklarına göre." deyip sinirlerini bozacaktı. Yerden odun parçası alıp kafasını yarmak vardı ya dedesinden işiteceklerini hatırlardı.
" Ne oldu? Gideceğini duyunca ağzını bıçak açmadı. "
Sayılı günlerin çabuk geçtiği doğruydu. Karne günü gelmişti. Aldığı pekiler de kurtaramayacaktı onu. O akşam biletini aldılar. Otogardan karşılayacaklardı onu. Bu defa elinden bir şey gelmiyordu. Razı olmaktan başka çare yoktu. Yine de otobüse binerken annesine doya doya sarıldı. Özleyecekti onları. Muavinin son çağrısına uyarak oturdu ona ayrılan koltuğa. Cam kenarıydı, giderken denizi görebilecekti. Otobüs uzaklaşırken el salladı annesiyle babasına.
Kıyıya vuran yelkeni gördü, oradaydı işte. Suyun üzerinde sallanıp duruyordu. Başına bir şey gelmemişti demek. Epeyce uzaklaşana kadar ayırmadı gözünü kıyıdan. Biliyordu, artık nereye gitse onunla birlikte gelecekti yelken. Soluklandığı ilk limanda yine karşısına çıkacaktı.

