Sabah Yakın Değil mi?
TEMMUZ Sayı: 12 - Temmuz 2017

Toplantı, beklenenin üzerinde ilgi ve alaka görmüştü. Yorulmuşlardı, ama değmişti, yurt içinden ve yurt dışından gelen katılımcılar, memnuniyetlerini o kadar dile getirmişlerdi ki, “Bu kadarı da fazla!” demişti kendi kendine. İşlerin planlandığı gibi gitmesi, neredeyse sıfır sorunla etkinliğin sona ermesi, elbette sevindirici bir durumdu. Gerçekten bir bayram olmuştu hasat etkinlikleri, hasat şenlikleri. Bu yorgunluğun üzerine düğüne gitmek, çok da kolay değildi. Ama yapılmış bir davet, buna karşılık da verilmiş bir söz vardı. “Bugün, mutlu günümüz, eşimizin dostumuzun mutluluğuna ortak olalım da yorgunluğumuzu böyle atalım!” dedi.

Arabasına doğru yürürken uzaktan kumandaya hafifçe bastı, kapılar açıldı. Elindeki siyah deri çantayı bagaja yerleştirdi, gri yazlık ceketini askıya astı. Arabanın kapısını açarken cep telefonuna baktı, “jarj iyice azalmış, powerbanka takmalı, olmadık yerde lazım olur” diye geçirdi içinden. Jarjı olmayan telefon, ne işe yarardı! Bismillah deyip otomobili çalıştırdı. Araba çalışınca radyo hemen devreye girdi, yanık bir iç anadolu türküsü, aldı götürdü Doğan’ı: Çocukluğunun geçtiği o küçümen, sokakları zor yürünen, her köşesinden huzur ve mutluluk fışkıran köye, her tarafı yeşilin her tonunun kapladığı tepelere, bayırlara, çimenliklere. Meleşen kuzular, cıvıldaşan kuşlar, ötüşen horozlar, tavuklar, oynaşan, bağrışan çocuklar. Türkü bitince kendine geldi, saate baktı, düğünün başlamasına az kalmıştı. İkindi namazını da kılamamıştı, “yoğunluktan” dedi, “namazlarımız hep gecikiyor, daha fazla geciktirmeden şu çeşmenin yanında abdest alıp kılıvereyim”.

Soğuk su, elini yüzünü ferahlatmış, gözlerini canlandırmıştı. Namazı bitirince, “Toprakta namaz kılmayalı epey olmuş, toprak, senden geldik, ama seni unuttuk!” dedi. Hava iyice kararmaya başlamıştı, köyün ışıkları uzaktan görünüyordu. Derin bir nefes aldı, şu şehir hayatı ne kadar yorucuydu, ne kadar yoğundu, insanı kendine ne kadar bağlıyordu. Vakit bulup da buralara gelemiyordu. Özlüyordu, yapabildiği sadece buydu, özlemek. Düğün dernek, cenaze de olmasaydı, zor gelirdi buralara. Köyünden ilk çıktığında, “En kısa zamanda dönerim, ben oralarda yapamam!” demişti. Bu düşüncelerle köye iyice yaklaştığında düğün evini işaret eden bayrağı gördü, aracın hızını kesmek için vites düşürdü. İyice yavaşlayınca park etmiş araçların arasına, uygun bir yere arabasını park etti.

Masalar kurulmuş, yemekler servis edilmiş, kimi konuklar, davetliler oturmuşlardı. Düğün sahibi dostunu sordu önce. “Biraz sonra gelecek” cevabını alınca, çocukluk arkadaşlarının bulunduğu masaya doğru yürürken telefon çalmaya başladı. Boş bulunduğu için birden irkildi, hafifçe titredi. Ekrana baktı, Ankara’dan bir ahbabı arıyordu. Masaya varmış, plastik sandalyede oturanlarla selamlaşırken telefonu açmıştı. Karşıdaki, selam sabah demeden, “Nerdesin?” diye sordu. Ses iyi değildi, “Hayrola, ne var?” diye bu kez Doğan sordu. “Abi, burada uçaklar alçak uçuş yapıyorlar, sanki kötü bir durum var” cevabını verdi. “Yok canım, ne uçağı, ne alçak uçuşu, burada hiç bir şey yok, her şey gayet güzel, rahat ol!” dedi ve telefonu kapattı. Masadakilere, “Kusura bakmayın, Ankara’dan bir arkadaş tedirgin olmuş, onun için aramış” dedi. Bu esnada yemek de gelmiş, kaşıklar tabaklara uzanmaya başlamıştı. “Köy düğünlerindeki yemekleri özlemişim, ne kadar da lezzetliler!” diyerek ortaya konuştu. Çocukluk arkadaşı, kapı komşusu Yılmaz, “Siz şehirde yemek yediğinizi sanıyorsunuz” diye karşılık verdi. Tam arkadaşına cevap vereceği sırada telefon bir kez daha çaldı, arayan yine aynı kişiydi. Sofranın tam ortasında, bu kadar lezzetli yemeği yerken telefonu açıp açmamakta tereddüt etti, karşıdaki ısrarla çaldırmaya devam edince, mecburen açtı. Arayan şahıs yekten, “Abi memlekette darbe olmuş, hemen Ankara’ya gelmelisin! dedi.

Öylece kalakaldı, ağzının tadı bozuldu, yemeklerin lezzeti kayboldu, bir tuhaf oldu. Masadakiler, “Hayrola kötü bir şey mi var?” dediler. İsteksizce, “Dabe olmuş!” karşılığını verdi. Herkesi bir şaşkınlık kaplamıştı. Niye darbe olsundu ki! Üstelik bu saatte darbe olmazdı, geçmiş darbelerden bunu gayet iyi biliyorlardı. Çaresiz masadan kalktı, hızlıca vedalaştı. Arabaya bindi. Ankara’ya doğru yola koyuldu. Kafasında sorular peşi sıra geliyordu: Böyle bir şeyi kim, neden yapmış olabilirdi, ülkenin güneyinde ve komşu ülkede bir yığın sorun varken, hangi mantık böyle bir ihtilâli uygun görebilirdi! Sorular uzuyor, ancak cevaplar gelmiyordu. Sorduğu sorulara makul cevaplar bulamıyordu. Bu hâlet-i ruhiyeyle şehre girdi. Yolda ihtilâl yapıldığını gösteren herhangi bir şey görememişti. Arkadaşlarıyla buluştu, Kızılay’a gitmeyi kararlaştırdılar. Yol, gittikçe tıkanıyordu, gidemez olduklarında, uygun bir yer bulup otomobili bırakıp yürüdüler. Yürürken bir insan selinin içine düştüler. Kadın erkek, çoluk çocuk, genç yaşlı her kesimden insan yollardaydı. Öfkeler tavan yapmış, sinirler gerilmiş, bunu yapanlara karşı bir öfke seli oluşmuştu. Kalabalık içinden sükûnete çağıran, akl-ı selimle davranmayı söyleyen sesler cılız kalıyordu. Ama her nasılsa o hengâme içinde halk, herhangi bir taşkınlık yapmıyordu.

Bakanlıklar tarafından gelen bir araç kalabalığa yaklaşınca, içeriden eli yüzü kanlı birisi, “Vatanını, memleketini seven, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gitsin, orada büyük bir saldırı ve yıkım var, yardıma ihtiyaç çok fazla!” diye bağırdı. Kalabalık, bir anda Emniyet’in bulunduğu bölgeye doğru hareketlendi. O esnada aynı istikametten gelen başka bir araçtaki sakallı genç “Genelkurmay çok zor durumda, lütfen oraya gidin, yardım edin, n’olur! diye yalvarır tarzda seslendi. Kalabalık birden yere çakılmış gibi durdu, kısa bir süre hareketsiz kaldı. Sessizliğin ardından gür sesli bir adam, “Arkadaşlar, bazılarımız Emniyet’e, bazılarımız da Genelkurmay’a gitsin!” deyince, halk ikiye bölündü, bir kısmı Emniyet’e giderken, bir kısmı da Genelkurmay’a yöneldi. Doğan ve arkadaşları, istikametini Genelkurmay’a çevirenlerle birlikteydi. Tam o sırada çok alçak uçuş yapan bir uçak öyle bir sonic patlama yaptı ki, herkes o an işitme yetilerini kaybettiğini sandı. Sanki kıyamet kopmuştu, o patlamanın etkisiyle kulakları duymaz olmuştu. Birbirlerinin seslerini duyamıyorlardı, bu halde yürümelerine devam ettiler. Sonra bir sonic patlama daha, ardından bir daha. Bu saldırı ve patlamaları gerçekleştirenlerin beklentilerinin tersine, insanlarda hiç bir korku emaresi görünmüyordu. Kitleye katılanların sayısı gittikçe artıyordu. Tekbirler, kelime-i şehadetler yeri göğü kuşatmıştı. Korkuyu yenen insanlar, darbecilere meydan okuyor, uçağın, tankın, silahın üstüne üstüne yürüyordu.

Gittikçe kalabalıklaşan halk, nihayet Genelkurmay’ın protokol kapısına ulaşmıştı. Protestolar, sloganlar yeri göğü inletiyordu. Birden, beklenmedik bir şey oldu. O ana kadar uçakların, Sikorsky helikopterlerinin saldırısı altında bulunan millete, Genelkurmay binasından, ikinci, üçüncü katlardan, köşelerden keskin nişancılar tarafından ateş açılmaya başlandı. Halk neye uğradığını anlayamadı, kenara çekildi.

Doğan, oldukça şaşkındı, milletin parasıyla alınan araçlar, silahlar, pervasızca milete doğrultulmuş, milletin varlığı kastedilmişti. Millete silah doğrultanlar, mermi sıkanlar, bu milletin askeri olabilir miydi! Aklı almıyordu, ama gördükleri, yaşadıkları buydu. Gerçekti. Acıydı. İnanılmazdı, ama yaşanandı. Şaşkınlıklar ardı sıra geliyordu. Doğan bir ara başını Bakanlık tarafına çevirdi, bir Sikorski iyice alçalmış, elinde bırakın herhangi silah, bir sopa bile olmayan halka yukarıdan mermi yağdırmaya başlamış, kaldırımın sağını, baştan başa taramıştı. Her yeri feryad ü figan kaplamıştı.

Bu gece, inanılmazların inanılır olduğu geceydi. Bir tarafta gaddar, hain, zalim, asker kılığına bürünmüş darbecilerin yaptıkları, öte tarafta onlara direnen bu güzel, bu muhteşem vatanın asil evlatlarının tarihe geçen direnişleri. Her ikisi de o derece inanılmaz idi. Millet, hem kendine mensup olduğunu zannettiği birilerinin alçaklığına, hainliğine, satılmışlığına inanamıyordu, hem de kendisinin gösterdiği olağanüstü korkusuzluğa, dirence, kahramanlığa. Bu gece, şu topraklarda yaşayan herkes için bir turnusol kağıdı olmuştu. Kimin vatanperver, milliyetperver; kimin de hain, işbirlikçi, satılmış olduğu, net olarak ortaya çıkmıştı.

Hiç bir saldırı, milleti korkutamamış, evlerine döndürememişti. Tersine sokaklar, meydanlar sabaha kadar iyice dolmuştu. Protestolar hiç kesilmemiş, hiç durmamış, halk kendine, kendi iradesine, kendi meclisine, kendi polisine, askerine sahip çıkmıştı.

Şafak atmak, sabah olmak üzereydi. Ülke yeni bir güne uyanıyordu. Darbeciler havada da, yerde de gözükmüyorlardı. Gecenin karanlığında sergilemeye çalıştıkları sahte kahramanlık, sabahın aydınlığında yok olmak üzereydi.

Mustafa Özel Arşivi