Hatırlıyor musun diye sormuyorum. Biliyorum, hiç unutmayacaktın. Ayaktaydın. Gelseydin yanımız boştu. Ama iyi ki gelmedin. Ben oturuyor, kalkıyordum. Kuş gibi kanatlanıyordum ön koltuğa, arka koltuğa; amcalara, teyzelere… Annem hemen yakalıyordu. Uslu durmam çok sürmüyordu. Yere oturuyor, cam kenarına geçiyordum. Dışarda yağmur vardı. Pencere camını hohluyorum. En çok sevdiğim şeyleri çiziyorum: salıncak, uçurtma, evimiz, kuşlar... -Anne bak! Bu, sensin, diyorum. Pencerede yağmur damlaları tıp tıp oynuyor, avuçlarımda birikiyor; bir iki üç, beş… saymaya yetişemiyorum. Kocaman kocaman yağmurlarım oluyor; usulca bırakıyorum. Koltuğa gizlenip damlaları gözlüyorum, işte geliyorlar, elim sende oynuyoruz; tetikteyim. Hızla dokunuyorum. Ön koltuktaki abi, bana bakıp gülümsüyor; ne güzel gülüyor; yapmacıksız. Annem, yapma kızım, yapma canım; otur, başkalarını rahatsız ediyorsun, diyor. Hiç anlamıyorum annemi. Oynayan bir çocuktan insan niçin rahatsız olur? Sen aralıklarla bize bakıyorsun. Güya fark edilmiyor. Aklından neler geçiyor, merak ediyordum ama çok meşguldüm, yağmurla oynamayı seviyordum. Şimdi seninle ilgilenemezdim. Bugün her şey bir başka güzeldi. Fıstık yeşili şemsiyem, yeşil elbisemle uyumluydu. Şapkamı, küçük çantamı görseniz, siz de istersiniz. Şemsiyem kocaman bir ağaç gibiydi. Bu arada taşların arasına, kendi gibi küçücük yuva yapmış minik serçenin şarkılarını tekrarlarken zorlanıyorum ama vazgeçmiyorum. Çünkü şarkı söylemeyi çok seviyorum. Artık bahçenin kenarındaki tahta çitlerden de atlayabiliyordum. Daha küçükken aralarından geçmeyi çok severdim. Tam yağmurun saçlarına tutunup Neris’i, Meryem’i, Şahika’yı çağıracaktım ki bir kadın yanımıza dikilip anneme öyle bir baktı; anlatamam. Çok korktum. Annem beni hemen kucağına aldı. Kadın, şöyle bir sağa bir sola kıpraşıp yerleşti. Bu koltuklar da daracık. O genişleyip rahatladıkça annem küçüldü, adeta cama yapıştı. Beni kucağına oturttu. -Güzel kızım teyzeye yer verelim, dedi. Böyle durumlarda her çocuktan beklenen uslu durma, benden de bekleniyordu ama ben, hiç oralı olmadım. Atımın yelelerini okşayıp kulağına sihirli sözler fısıldadım. Dağları mı aşmadım, denizlere mi varmadım; kendi hızımdan ve gücümden korktum, annemin boynuna sıkı sıkı sarıldım. Annem bir taraftan yapma kızım, diyor bir taraftan üstümü başımı topluyordu. Belim açılıyormuş; üşütürmüşüm, hem ayıpmış. Daha bir sürü şey söylüyordu, ben hiçbirini duymuyordum. O, beni bir tarafta topluyor, ben onu başka tarafta dağıtıyordum. Anneme hiç benzemeyen orta yaşlı bayan, sağa döndü olmadı, geriye yaslandı yapamadı; kalkar gibi yaptı tekrar oturdu. Arada yüzünü sakındı, sonunda dayanamadı: -Kızınızı tutar mısınız? Ona sahip olun, dedi. Ah canım annem, nasıl utandı, adeta yerin dibine geçti. Bir şey diyecek oldu, kadın ağzının içinde, başka şeyler daha mırıldanınca vazgeçti. Nasıl söylesindi! İnsan bakınca anlardı ama bakmamıştı ki! Ne gözlerimi gördü ne de saçlarımdan süzülen rengârenk yağmurlarla ıslandı. Annem beni zapt edemeyince azarladı, kolumu sıktı, olmadı bi tane vurdu; hemen sarıldı, öptü. Gözleri yaşardı, içi ezildi. Ah, canım annem benim! O ara seni tekrar gördüm. Kadına kötü sözler söyledin, dudaklarının kıpırtısından anladım. Ne kadar ayıp! Annem; kötü söz söylemek hem ayıp hem de günah, böyle yapınca hemen Rabbimizden özür dilemeliyiz, diyor. Nereye bakıyorsun sen, duymuyor musun beni? Hey sana söylüyorum! Dur yanına gelip diyeyim, diye yekinince bayan birden kalktı, kaskatı kesilmiş halde öbür köşede dikili kaldı. Yüzünü korku ve şaşkınlık bürümüştü. Bir eliyle göğsünü tutuyor, düşmemek için mücadele ediyordu. Her halinden etrafa kızgınlık saçılıyordu. Ne yapacağım zannetti acaba? Niye böyle korktu ki? Etraftan birkaç kişi kendisine yardım etti. Onu sakinleştirmeye çalıştı. Hatta yer vermek isteyenler oldu; kabul etmedi. Bak, şimdi de acı acı gülüyorsun. Ne tuhaf adamsın sen! Bazen kaybolmak bazen tam orta yerde durmak istiyorsun. Hiçbir şey görmeseydim hiçbir şey bilmeseydim, diyorsun. Duyar gibiyim; bilmesem ölürüm, içimin oyuklarında kaybolurum dediğini. Dur, bak ben ne söyleyeceğim; dışarıda, rengârenk yağmurlar yağıyordu, ben şemsiyemi, fıstık yeşili elbisemi giyiyor, kuşların şarkısına eşlik ediyordum. İçeri giriyor, annem namaz kılarken onun boynuna sarılıyor, sırtına biniyor, önünde yuvarlanıyordum. Annem ellerini havaya kaldırıyor, uzun uzun; Allah’ım dayanma gücü ver, yavruma merhamet et, onu kötülüklerden sen koru; şifa senden ya rabbi! diyordu. Allah’ım bana ne vereceksin ki annem hep ağlayarak istiyor. Allah’ım sen artık, annemin istediklerini ver de annem ağlamasın. Annem ağlayınca ben çok üzülüyorum. Ona hep tutamadığım sözler veriyorum. Sen, biliyor musun, annem dua ederken niye sürekli ağlıyor? Annem, rengârenk yağmurlar yağarken Allah’a çok teşekkür etmemiz gerektiğini söylüyor, kendisi de sevinçten ağlıyormuş. Allah’ım, sana çok teşekkür ederim. Ama ben ağlamak istemiyorum, sevinince hep gülmek istiyorum. Çocuklar gülünce senin hoşuna gider değil mi Allahım? Ha, unutuyordum; Allah’ım bu yanımızdan kaçan bayana da rengârenk yağmurlar ver.
Unutmak, ne mümkündü!
Rengârenk yağmurlar yağıyordu. Her şey kıpır kıpır, ışıl ışıldı. Çınar ağacının yanından taş döşemeli bir yol kıvrılıyor, küçük derenin şırıltısı yağmur seslerine karışıyordu. Bana bakıp -Buraya mı diyorsun? Derenin yönünü mü çevirelim? Otobüsün bu arka tarafına kocaman bir park mı yapalım? Hemen şimdi mi? Çantanda ne arıyorsun? Aman Allah’ım gerçek mi bu? -Salıncakları şuraya yerleştirelim. Kapıya yakın olmasın, yok, en iyisi kapıyı tamamen kapatalım; kapı açılmasın. Kapı açılınca çocuklar düşermiş. Çocuklar düşerse ellerini bulamaz, koşmak için ayakkabılarını giyemezmiş. O zaman çocukların uçurtmalarını gökyüzüne kim salacak? diyordu.
Ayakta durmakta zorlanıyordum. Gözlerimi kendimden bile gizlerken böyle ulu orta olacak şey değildi. Rengârenk yağmurlar yağıyordu, iyilikler çoğalıyordu her yerde. Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu; toprakta çoğalıyor, çalı diplerinde baş gösteriyor, el ele tutuşuyor, oyundan oyuna sekiyordu. Rengârenk yağmurlarda, küçük kelebeğin kanatları yorgun düşüyordu. İğde ağaçları, saçlarını serin sulara bırakmış salkım söğütler, çalı gülleri, böğürtlenler, leylaklar, akasyalar, erguvanlar… Cennet kokusu her yanı sarıp sarmalıyor, özlem ateşini harlıyor ki harlıyordu.
Çocuk, dünyanın neşesini toplayıp bıraktı. Sendrom nedir bilmedi. Tavşanlar bir görünüp bir kayboldu. Uğur böcekleri telaşsız, kertenkelenin neşesi görülmeye değer; evin kedisi, köpeği her zamanki yerinde... Bir anne yeni doğmuş kuzusunu seviyor, yağmurda ıslanmasın diye şalına sarıyordu.
Nasıl seviniyordu anlatamam! Gülümseyen denizlere, uğuldayan ormanlara, kanatlarında dünyanın tüm çocuklarını taşıyan kuşlara selam verdik. Nehirlerin, dağların diliyle söyledik, çöllerin diliyle çağırdık. Zaman gözlerimizde birikti. Hiç tükenmeyen oyunlar avuçlarımızda; koştuk koştuk...
Anne, hasret kaldığı uykuların birine daldı. Yavrusunun doğduğu günün sevincini duydu. Adaklar adadı.
Ben, çocuğun gözlerinin kapısında kaldım. Avuçlarımda yağmur damlaları, öylece bekledim. Günlerin ardında savruldum. Saçlarına dokunamadım. Kınalı ellerini Yusuf ‘un gömleği gibi yüzüme süremedim. Çocuk, senden bir adım öteye kaçamadım.

