Kemal Tahir, tipik Cumhuriyet dönemi romancılarından farklı olarak sadece roman yazmakla yetinmemiş; tarihten ekonomiye, kültür ve medeniyet ile ilgili sorunlardan sosyolojiye, felsefeden psikolojiye kadar birbirini bütünleyen birçok disipline ilgi duymuştur. Zihinsel anlamda yeterli bir düzeye sahip olmadığını düşündüğü toplumun asli değerlerine ancak tarih içinde saklı olan ruhu bulup onunla ilişkisini yenileyerek kavuşacağına inanır. Toplumsala ve ona bağlı ortaya çıkan gerçekliğe ilişkin bir düşünce sistematiği inşa etmeyen Tahir’in düşünce dünyasını, farklı dönemlerde yazıp söylediklerine bakarak anlamaya çalışmak elbette tek başına yeterli olmayacaktır. Ancak Tahir’in görüşleriyle ilgili karmaşık birçok değerlendirmenin yapılması, ideolojik açıdan kendisinin çok farklı yerlere oturtulması, dışlanması ya da abartılı biçimde sahiplenilmesi en başta bu dağınıktan ileri gelir. Tahir’in, etkili olduğu dönemde, ele aldığı birçok önemli konuya yeteri kadar açıklama getirmemesi ve tezlerini detaylandırmaması da onu anlamayı zorlaştırmıştır. Özellikle altmışlı yıllardan itibaren ifade etmeye başladığı Marksizm’in yerel şartlara uyarlanmasına ilişkin önerileri ve bu bağlamda toplumsal değişime dair bir takım esas konulara yönelik itirazları kendisini anlamak, düşünce serüvenine ışık tutmak açısından oldukça önemli veriler sunmaktadır.
Marksizm Anlayışı
Kendisinin bir Marksist olduğunu ve hayata bu ideolojik öngörüyle baktığını söyler Kemal Tahir. Türkiye toplumunun geçmişten bu yana yaşadığı değişimi Marksist temelde yorumlamaya çalışsa da çağdaşı olan Marksistlerden kuramsal yönden oldukça farklılaşır. Bu farklılık temel toplumsal ve tarihsel meselelerde bazen taban tabana zıt görüşleri ifade etmesine bile yol açar. Onun özellikle ‘tarih’ anlayışı Marksist kuramcılar tarafından çokça eleştirilir. Kemal Tahir, tarihin olgusal ve kuramsal anlamda bütünsel olarak ele alınması gerektiği iddiasındadır. Salt kurama bağlı Marksist tarih anlayışının Türk toplumunu (doğulu toplumları da) ve Osmanlı tarihini belirlemekte yetersiz kalacağına ve hatta manipüle edeceğine inanır. Kuram ve olgunun belli bir etkileşim içinde olduğunu, kuramın somutu belirlediği ölçüde, tarihsel gerçekliklerin de kuramı dönüştürdüğünü söyler.
Kemal Tahir’in Marksist tarih yorumunda olgu-kuram etkileşimine bu kadar yoğunlaşmasını, Hilmi Yavuz, Tahir’in “özgüllük” üzerinde önemle durmasına bağlar.1 Tahir, yazın hayatı boyunca, Türk toplumunun gerçekliğine vurgu yapmış; sosyal gerçekliklerin o toplumun özgül tarihsel ve toplumsal koşulları tarafından belirlendiğini düşünmüştür. Bu nedenle kuramın da somut gerçekliklere boyun eğmek zorunluluğu olmalıdır Tahir’e göre. Marksist kuramcıların Tahir’e eleştirisi de buradan kaynaklanır; Tahir’in Marksizm’in ilerlemeci tarih anlayışının kuramsal mantığını kavramadığını, tezlerinin Marksizm’in materyalist gerçekleriyle bağdaşmadığını ve onun duygusal-milliyetçi bir kavrayışa sahip olduğunu ileri sürerler. Bu eleştirilere Kemal Tahir şu sözlerle cevap verir: “Marksizm, toplumumuz gerçekliklerine uydurulacak yerde, toplumumuzu kafamızdaki yarım yırtık, yani aptallığımızın Marksizm’ine uydurmak istemişizdir. Bunun için gerçekleri kendimize göre değiştirmeye, yanlış görmeye, hiçbir şey görmediğimiz halde uydurmaya kalkışmışızdır. Memleketimizde 50 yıllık Marksizm çabalamalarının içine düşürüldüğü durum Marksizm’i tersine çevirdiğimizden ileri gelir.”2
Kemal Tahir’in, olguların kuramı değiştirme tezi, onun tarihe ve topluma ilişkin değerlendirmelerinin esasını oluşturur. Bu gerçeği görmeyen, anlamak istemeyen Marksistlerin dogmatik olduğunu söyler. Onları, eski gerçeklere karşı eski tedbirlere başvuran değişime duyarsız kişiler olarak takdim eder. Doğulu toplumların hızlı değişimi gözler önündeyken bu toplumlar hakkında kesinliklerden, genellemelerden kaçınılması gerektiğini belirtir, Tahir. Doğulu toplumların batılı toplumlardan farklı bir değişim çizgisine sahip olması nedeniyle Batı toplumlarının değişimini referans alarak kök bulan Marksizm’in doğu toplumları için kuramsal temelde yeniden ele alınması gerektiği yorumu, Kemal Tahir’in Marksist tarih-toplum değerlendirmesinin özünü teşkil eder. Tahir, söz konusu kuramda yapısal değişimi kaçınılmaz bulur. Bu haliyle Marksist tarih ve toplum kuramının, yapısal özgüllükleri ile temayüz eden doğu toplumları için kifayetsiz kalacağını belirtir. Söz konusu değişimin Marksist kuramın kavram dünyasında yapılacak eklemlemeler ve yeniden üretimle sağlanabileceği önerisini sunar. Örneğin Asyai doğulu toplumların tarihsel değişimini açıklamak için Marksist kuramın en çok başvurduğu “talan” kavramı üzerinde yaptığı analiz, Tahir’in görüşleriyle ile ilgili önemli ipuçları sunar.
Marx, Hindistan’daki İngiliz yönetimini incelerken vardığı sonuçları Asya için geneller. Asya’da hükümetlerin iç talan (maliye), dış talan (savaş) ve kamu işleri olarak üç bölümden oluştuğunu ileri sürer. Talan kavramıyla ilgili bu tasnifi esas alan Tahir’e göre, merkezi bürokrat doğulu devlette, kişilerde biriken zenginlikler arasında sürekli bir çelişki vardır ve bu çelişki tehlikeli bir boyuta ulaştığında devlet güçleri ağır basar. Bu durumda halkın bir bölümü despotluktan yana olur, buna karşılık talana özendirilen öteki yarısı da devletin karşısına dikilir. Tahir, bu analizi yaptıktan sonra, mevcut çelişkinin, üretim güçlerinin mülkiyet ilintisinden değil “talan biçiminden” ileri geldiği yargısına varır. Bir başka deyişle Tahir, Asyai doğulu toplumların sınıf mücadelesinin temelinde üretim ilişkisinin değil, “talan biçiminin” yer aldığını düşünür. Bu temellendirmesinden dolayı Kemal Tahir karşıtları, ona, Marx’ın ‘talan’ı da üretim tarzının belirlediği şeklindeki teziyle karşı çıkarlar. Bunu Hilmi Yavuz şöyle açıklar: “Her ne kadar Marx, genel olarak talanın nasıl olacağının üretim tarzı ile belirlendiğini söylerse de Hindistan’da toprağı tasarruf biçimlerinden söz ederken bunların, temelde, iç talanın değişik biçimleri olduğunu da önemle vurgular. Kemal Tahir, burada Marx’ın Hindistan için getirdiği kuramsal çözümü kullanmakta, sınıf mücadelesi ile üretim tarzı arasındaki eklemlenmeyi, ‘talan’ kavramı dolayımında gerçekleştirmektedir.”3 Yani Kemal Tahir, Asya toplumlarındaki tarihsel ve toplumsal değişimin üretim-mülkiyet ilişkileriyle değil buralara özgü olan “talan” ekonomisiyle ilintili olduğunu, Marksist kuramdaki kavramlar arasında eklemlemeler yaparak göstermeye çalışmaktadır.
‘Talan’ kavramı Tahir için oldukça işlevsel kuramsal bir araçtır. Bu kavram üzerinde çokça durmasının nedeni, Tahir’in gerek Osmanlı devlet-toplum yapısının tarihsel izleğine yoğunlaşırken referans aldığı Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) olsun gerekse de sömürü-yabancılaşma-batılılaşma gibi olgular hakkında Marksistlerden farklı yorumlar getirmesi olsun çoğunlukla “talan” kavramından hareket ederek çıkarsamalarda bulunmasıdır. Ona göre ‘sömürü’ muhakkak Batıdaki biçimiyle tahakkuk etmek zorunda değildir ve asıl önemli olan sömürünün kendisi değil, sömürünün ‘özellikleridir’ zaten. ‘Yabancılaşma’ olgusunun da ‘talan’ bağlamında, üretimin sonucu değil, artı-ürünün paylaşılması alanındaki özelliğinden kaynaklandığını, bu açıdan Doğu toplumlarındaki yabancılaşmasının Batı’dakinden farklı bir karakter taşıdığını belirtir. Farklılığın dayanağını ise toprağa dair mülkiyet ilişkisi üzerinden kurulan yanlış kuramsal çerçeveye bağlar Tahir. Asya toplumlarında (Osmanlı toplumunda da) birey toprağın mülkiyetine değil sadece tasarruf hakkına sahip olduğundan sömürünün kollektif olduğu öne sürülmüş, ‘genelleştirilmiş kölelik’ buna bağlanmıştır. Kemal Tahir en başından beri buna itiraz etmiştir, kollektif sömürünün ve genelleştirilmiş köleliğin köylünün toprak üzerindeki tasarruf hakkından ötürü olmadığını, artı-ürünün devlet eliyle çekilip alınmasından yani ‘iç-talan’dan kaynaklandığını söylemiştir.
Kemal Tahir’in kuramla pratik arasındaki etkileşimin kuramı dönüştürebileceğini söylemesi ve Osmanlı-Türk toplumunu yapısal açıdan bilindik Marksist şablonlardan çok farklı biçimde yorumlaması, o gün olduğu gibi bugün de sol entelijensiyasını hem ürkütmüş hem de onu dışlamalarına yol açmıştır. Ancak mezkûr kesim onu milliyetçi, devletçi, faşist, batı düşmanı ve hatta gerici olarak takdim etmekten geri durmamıştır. Tahir, bir yandan Marksist tez ve şablonların değişmezliği şeklindeki dogmatik anlayışın temsilcileri tarafından yargısız biçimde eleştirilirken beri taraftan sistem ve Kemalizm’e yönelik itirazları nedeniyle de daha çok Kemalist solcular tarafından haksızca itham edilmiştir. Bununla birlikte Tahir’in görüşlerini hem Marksist kuramın ilkelerini merkeze alarak hem de de tarih-sosyoloji gibi bilimsel veriler ışığında değerlendirip ona itiraz eden, iddialarına karşı çıkan, bilgi ve donanım yönünden onu yetersiz bulan ama aynı zamanda onun edebiyatçı kimliğine, araştırmacı yönüne de saygıyla yaklaşan önemli çalışmalara imza atmış hatırı sayılır miktarda araştırmacının olduğunu da es geçmemek gerekir.
Kemal Tahir, bir Marksist olarak yaşamış ve görüşlerini hep Marksist kuramda içkin olan kavram dünyasından beslenerek geliştirmiştir. Kemal Tahir Marksizm’den övgüyle şöyle bahseder; “Marksizm, modern toplumla, büyük sanayi ve sanayi proleteryasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Modern dünyayı bütün çelişmeleriyle ifade eden en son, en gerçek bilimsel dünya görüşüdür.”4 Bununla birlikte bilimsel sosyalizmin tek bir yorumunun olduğu şeklinde kanaate karşı çıkar: “Dünyada, tek bir buğday vardır ama her milletin kendi ekmek çeşnisi başkadır.”5 Kemal Tahir, bir Marksist olarak, Türkiye’deki Marksist görüşün bu toplumun tarihsel gerçekliğiyle bağdaşmayan bir karakter taşıdığına inanır. Özetle Kemal Tahir, toplumsal sorunların çözümünün Marksizm’le mümkün olabileceğine inanmakla birlikte her toplumun gelişim ve değişim dinamiklerinin farklı olması nedeniyle toplumların Marksizm’i yine onun kuramsal kavramsal çerçevesine bağlı kalarak ama kendi toplumsal gerçekliklerini de ıskalamadan yorumlamaları gerektiğini söyler.
“Asya Tipi Üretim Tarzı” ve Kemal Tahir İçin Önemi
1960’lı yıllarda, 61 anayasasının belirlediği siyasal ortamda, Türkiye’de tek parti iktidarı dönemine nazaran solun kendisini özgürce ifade etme imkânı bulması ve dünyada da eş zamanlı olarak sol görüşün yükselişe geçmesi, Marksizm’in birçok yorumunun tartışılmasını ve aydınların-düşünürlerin gündemini meşgul etmesini sağlamıştır. O dönem Türkiye solunda tartışılan milli demokratik devrim, Avrupa tipi sosyalizm, sosyal demokrasi, Çin devriminin etkileri gibi ana tartışma konularına ilave olarak Fransa’daki Marksist Araştırmacılar ve İncelemeler Merkezi’nin 1962’den sonra üzerinde yoğun çalışmalar sürdürdüğü “Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT)” kavramı da Türk solunun dikkatini çekmişti. ATÜT, Marx’ın erken dönem teorilerden biriydi ve bilinen temel çalışmalarında sonradan yer vermediği bir düşünceydi.
Marx’ın en önemli eseri olan Das Kapital’den evvel bazı düşüncelerini kaleme döktüğü el yazmaları ve kimi notları daha sonra Grundrisse6 adıyla yayımlandı. Marx bu eserinde, daha önceki kitaplarında yer vermediği bazı üretim biçimlerine kafa yormuş ve ATÜT’ten ilk defa burada bahis açmıştır. Marx, özel mülkiyetin olmadığı ve tek üretim aracının toprak olduğu azgelişmiş doğulu toplumların üretim tarzları üzerine yaptığı çalışmada elde ettiği sonucu verili üretim biçimleri kategorisine yerleştirmeyerek klasik kuramında değişime gidip ATÜT tezini öne sürmüştür. Özetle ATÜT tarım dışında ekonomik üretim aracı bulunmayan Doğu toplumlarında, devletin artı-ürüne vergi yoluyla el koyduğu, toprak mülkiyetinin devlete (merkezi otoriteye), tasarruf hakkının ise köylüye ait olduğu üretim tarzıdır. Zorlu koşullarda bu üretimi organize edebilecek yegâne örgütlü güç devlettir. Bu üretim tarzının işler olduğu yerlerde sermaye birikimi olmaz, dolayısıyla devletle toplum arasında feodal üretim biçimlerinin hâkim olduğu toplumların aksine özerk sınıflar-zümreler yer almaz. Sınıf çatışmasının olmadığı sınıfsız toplumlarda devlet despotizmi devam eder ve sahici bir toplumsal değişimi sağlayacak bir düzen değişikliği de imkân bulamaz. Bu teoriyi Marx Asyai toplumların çoğu için geneller.
ATÜT kavramını ilk defa Eylem Dergisi’nin 1 Mart 1965 tarihli sayısında ‘Asya Tipi Üretim Biçimi’ adlı makalesiyle Türkiye okurlarına tanıtan Selahattin Hilav olmuştur.7 Bu tartışmanın esasını, sosyalizmin değişmez ve standart detaylara dayandığı anlayışının doğru olmadığı görüşü oluşturmaktaydı. Bununla birlikte Türkiye’deki kimi Marksist araştırmacılar, ATÜT’ün, tarihsel olarak Türkiye toplumu ele alındığında işlevsel bir sav olduğunu fark edip bu tezi Marksist esaslara bağlı kalarak geliştirmek için çaba sarf etmişlerdir. Özellikle Anadolu coğrafyasının tarihinde feodal bir yapılanma ve sınıfsal ayrışma görmeyen bazı aydınlar, Türkiye’nin toplumsal analizi için daha uygun ve özgül araçların ATÜT’ten yararlanarak elde edilebileceğine inanıyorlardı ve bu amaçla bir seminer düzenlediler. Seminerde Marksist olmayan iktisatçı Ömer Lütfi Berkan ile birlikte İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Selahattin Hilav ve Muvaffak Şeref gibi Marksistler de düşüncelerini açıkladılar; konuşanlar arasında Kemal Tahir de vardı.8
Kemal Tahir 60’lı yıllardan itibaren ATÜT tartışmalarına öncülük eden en önemli yazarlardandır. Kemal Tahir bununla birlikte batılılaşmaya ve batılı değerlere sahip toplum yapısına da şiddetle itiraz eder. Feodalizm ve kapitalizmin sınıf temelli bir çatışmadan neşet eden “Batılı” bir insan tipini inşa ettiğini ve bu Batılı insanın insani değerlerden yoksun olduğunu belirtir. Batı feodalizminin kötücül karakteri ve kapitalizmin bencil-öğütücü vasıfları ile sınıfsız Anadolu insanının olumlu meziyetlerini keskin ayrımlarla tasvir eden Tahir, Osmanlı’nın Batı’dan çok daha ileri-üstün olduğunu ATÜT’ten de yararlanarak anlatma çabasını uzun yıllar sürdürmüştür. ATÜT ile birlikte “Kerim Devlet” kavramı Tahir’in “Devlet Ana” isimli romanının iki temel saç ayağını oluşturmaktadır. Yerli sosyalizm teorisini ve Osmanlı toplum yapısını anlatma konusunda ATÜT’ten yıllarca faydalanan Kemal Tahir’in 70’li yılların başında bu tezden tamamen vazgeçtiğini iddia etse de Seçkin Sevim9, Tahir’den bu vazgeçişle ilgili net bir açıklama sadır olmamıştır.
Devlet Ana
Kemal Tahir Devlet Ana’yı 1967’de yayımladı. Yani ATÜT’ten ve Marx’ın doğu toplumları için geliştirdiği yorumlardan fazlasıyla etkilendiği bir dönemde. Osmanlı’nın kuruluş dönemini anlattığı bu romanı için Tahir, “batı taklidi olmayan ilk Türk romanı” tanımını getiriyor. Gerçekten de Osmanlı tarihine odaklanan romanlardan çok farklı bir yorum ve yaklaşım içermektedir Devlet Ana. Öncelikle sol ve Kemalist kesimin Osmanlı’yı düşmanlaştırdığı bir siyasal ortamda solun içinden bir romancının Osmanlı’nın kurulduğu dönemi pozitif bir bakış açısıyla ve kendi Marksist anlayışından hareketle kurgulaması, Devlet Ana’yı dün olduğu gibi bugün de çarpıcı kılar. Tahir, toplumun yaşadığı felaketi tarihle bağının kesilmesine bağlar. Devlet Ana, toplumu tarihsel kökleriyle tanıştırma, Osmanlı’nın kuruluş koşullarının tarihsel gerçekliğini ‘aydınlatma’ çabasıdır bir yönüyle. Onun en temel savı, Türk toplumunun somut gerçekliğinin kavranmasıyla toplumun sorunlarını çözebilme imkânı yakalayacağı olmuştur. Bu nedenle tarihe hep meraklı olmuş, Devlet Ana’yı da bu amaçla yazmıştır.
Roman tekniği açısından sağlam bir kurguya ve iyi bir anlatım biçimine sahiptir, Devlet Ana. Olay örgüsü, metinler arası geçiş ve diyaloglar ustaca tasarlanmış ancak diyalogların fazla yekûn tutması romanı hantallaştırmıştır. Diyalogların dili bir dönem romanı için pek yadırgatıcı bulunmaz, hatta makul bir karşılanabilir. Bununla beraber romandaki birçok anakronik örnek, romana yeteri kadar özen gösterilmediği şeklinde anlaşılabilir. Aynı zamanda yoğun anakronizm, bir tutarsızlık görüntüsüne de yol açmaktadır. Dönem romanlarının çoğunda karşılaşılabilecek anakronizm Devlet Ana’da tolere edilebilecek düzeyin üstünde de olsa Devlet Ana roman tekniği açısından kötü yazılmış bir roman değildir. Zaten Devlet Ana, teknik boyutlardan daha çok; muhtevası, amacı ve işlediği konuların dayandığı ideolojik yönü ile gündem olmuş, tartışılmıştır.
Kemal Tahir Devlet Ana’da sınıfsız kabul ettiği doğu toplumlarını ve bunlarla çatışma içinde olan Batı toplumunun temsilcilerini ele almıştır. Osmanlı ideal olan iyi bir düzeni Batı ise zulmü-adaletsizliği temsil eder. Roman karakterlerini de buna göre tasnif eder. Feodal Batı ile insani bir sisteme sahip olan Osmanlı’nın birbirinden çok farklı olduğunun altı net biçimde çizilmiştir romanda. Roman üç toplumsal sistemin birbiriyle münasebetlerini merkeze alarak ilerler: Bizans İmparatorluğu, Frenk Feodalleri ve Kayı Aşireti. Bizans doğulu ve sınıfsız bir toplumdur, yani feodal özellikler taşımaz. Bu nedenle romandaki Bizanslı başat karakterler dürüst, ahlaklı ve erdemli kişiler olarak tasvir edilir. Frenkler, yani Haçlı seferleri sırasında kurulan Saint Jean teşkilatından Notüs Gladyüs ve Cenevizli senyörler ise Batılı feodal kötü insanın numuneleri olarak tanıtılır. Roman Selçuklu egemenliğinden ayrılan ve Moğol baskısından kurtulan Ertuğrul Bey’in Kayı aşiretinin yaşadığı sıkıntılı dönemi ve zayıflayan Bizans’ın Frenkler tarafından feodalizme sürüklenmesini konu alır. Kıraç Anadolu topraklarında Hz. Ömer’in adaletiyle hükmetmeye çalışan Ertuğrul Bey’in Türkmen uç beyliğinin yaşadığı sorunlar ve Ertuğrul’un yerine geçen Osman Bey’in devlet kurma dehası, kuşatıcı adaleti ile Osmanlının adım adım kuruluşu akıcı biçimde işlenir. Babasından devraldığı adil-insani düzeni daha da geliştirmek isteyen Osman Bey’in ileri görüşlülüğü sayesinde (bu devlet kurma dehasıdır) ‘Kerim Devlet’ olan Osmanlı kurulmuştur. Devlet Ana’ya hâkim olan felsefeyi Osman Bey Şeyh Edebali’ye şöyle açıklar: “Anadolu’yu bırakacağım şimdilik… benim gördüğüm, tez vakitte gidicidir Moğol.. Çünkü Moğol’un düzeniyle de uyuşmaz bizim Anadolu toprağı… Eski Yunan’ın Roma’nın düzeniyle de uyuşamamıştır çünkü. Bizim gazi beylikler çabalasın bakalım, Konya’yı ele geçirmek için… Boğuşsunlar birbirleriyle, güçten düşürsünler kendilerini boş yere… İşimi kolaylaştırsınlar! Verimli topraklara sahip olanlara yarar Anadolu… Tükenmez insan kaynağıdır, insanın zenaatı da göründüğü gibi, köylülük değildir, devlet kuruculuğudur.”10 Siyasal açıdan ‘devlet kurma’ becerisi ile öne çıkan Osmanlı ahlaki yönden de üstün meziyetlere sahiptir, Devlet Ana’da.
Bir Marksist’in bu üstün ahlaki meziyetleri bir devlet için, üstelik Osmanlı devleti için söz konusu etmesi, Marksizm’in klasik devlet yorumuyla çelişmektedir. Marx’ın doğu toplumlarında artı-ürüne el koyan üst-topluluk (devlet-merkezileşmiş bürokrasi) için kullandığı Asya despotizmi tanımlamasına rağmen Osmanlı’yı Marksist tezlerle ‘Kerim Devlet’ şeklinde tanıtan Kemal Tahir’in Marksistlerce eleştirilmesi oldukça normaldir. Mesela Murat Belge bir Marksist’in Osmanlı için “iyi bir devlet” demesinin mümkün olamayacağını ve Devlet Ana’dan sonra Kemal Tahir’in kendisini bir Marksist olarak tanımlamaması gerektiğini belirtmiştir. Yine Taner Timur, Kemal Tahir’in, Türk insanının tarihinden gelen aşağılık kompleksini yenmesi, ona ulusal bir güven ve gurur sağlaması için çalıştığını, bu açıdan Türk milliyetçiliğinin bir mirasçısı olduğunu vurgular. Timur, Devlet Ana’nın Marksist tezlerle yazılması iddiası ile ilgili şunları ifade eder: “Kemal Tahir, kapitalist ve sömürücü Batı’ya karşı adil doğu düzenini savunurken, Marx’ı da en çok doğulu toplumların anlayacağı duruma geldiklerini not etmekten kendini alamamıştır. Oysa dünya literatüründe Marx’ın, ‘Asya despotizmi’ dediği bir devlet tipinin, Marx adına bir adalet düzeni olarak savunulmasının başka bir örneği olabileceğini sanmıyoruz.”11 Marksistler bu eleştirilerinde sonuna kadar haklıdırlar. Marx’ın temel tezleriyle Devlet Ana’ya bakıldığında onun Marksist bir perspektifle yazıldığını savunmak neredeyse imkânsızdır. Ancak Hilmi Yavuz, Tahir’in ‘iyi devlet’ kavramını değil ‘Kerim Devlet’ kavramını kullandığını söyler ve Kemal Tahir’in Devlet Ana’daki tezlerinin Marksizm kökenli olduğunu anlatmaya gayret eder. Marx’ın Formen’de (Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri) Asya toplumlarında artı-ürünü toplayan devletin despot olabileceği gibi demokratik (bugünkü anlamıyla değil) olabileceğinden bahsettiğini belirtir ve Kerim Devlet’in Devlet Ana’da buna karşılılık geldiğini anlatmaya çalışır: “Osmanlı devletinin ‘Kerim’ veya ‘Patrimonyal’ oluşu reayanın hukukunun devletin teminatı altında bulunmasından ve can-mal güvenliği bakımından kul-bürokrasisine nispetle çok daha fazla ‘himaye’ görüyor olmasından dolayıdır.”12 Ancak Marx Formen’de “demokratik” kavramını açmamış, bunun neye karşılık geldiğine değinmemiş, söz konusu olguyu son tahlilde “Asya despotizmi” olarak tanımlamıştır.
Kemal Tahir doğulu toplumlarda toplumun yokolma varolma şartının devlete bağlı olduğunu, bu toplumlarda devletin toplumlardan önce geldiğini söyler. Anadolu halklarının, devletin devlet otoritesine sahip olduğu sürece devletten yana olduğunu da vurgular. Devlet Ana’daki devlet mantığını da şu ifadelerle özetler: “Doğu toplumunda devlet, sınıflar olmadığı için, sadece adalete dayanır. Adalet mülkün temelidir denmesinin nedeni de budur. Toplumun bazı çıkarları var ki bunu devlet sağlar ve topluma verir.”13 Kemal Tahir devleti yüceltir, doğulu toplumu devletsiz düşünemez. Ne var ki bu düşünceler kendi içinde tutarlı olsa da bunu Marksizmle savunmak zorunda olması çelişkiyi derinleştirir. Devlet Ana’da resmedilen Osmanlı’nın gerçek olup olmadığı ve Tahir’in Osmanlı’dan övgüyle bahsetmesi talî bir tartışma bahsidir. Tahir, Osmanlı’yı övebilir ve bunu yaptığı için de suçlanamaz. Ancak Tahir, Osmanlı’yı yüceltirken kimi gerçeklerin üstünü örtüp Marksizm’e bu tezi doğrulatmaya çalışarak hem Osmanlı realitesine hem de Marksizm’e haksızlık etmiştir.
Bitanya uç-beyliğindeki söğüt Türklerini devlet kurma dehası sayesinde batıya yönlendirerek kısa sürede uç-beyliğini devlete dönüştüren Osman Bey, Anadolu topraklarının feodalleşmesine mani olan bir kurtarıcı olarak ön plana çıkar Devlet Ana’da. Osmanlı’nın genişleme siyasetinin bu amaca dönük olduğu ve gittiği yerlere adalet götürmeyi arzuladığı işlenir. Osman Bey ve Osmanlı idealize edilen figürlerdir. O nedenle bu ideali gölgeleyen kimi tarihsel gerçekleri bilerek gizler Tahir. Özellikle Osmanlı’nın İslami kimliği, bundan kaynaklanan olumlu özellikleri, fetihlerin İslami mahiyeti vb. konulara asla değinmez. Devlet Ana’nın Osman Bey’i, ATÜT’e inanan, feodalliğe karşı çıkan, sosyal adaletle hükmetmeye çalışan, Anadolu’yu Frenk feodalliğine karşı kollayan, toplumun köleleştirilmesini önleyen bir kahramandır sadece. Ancak bu iddiaların tarihsel gerçekliği, toplumsal gerçekçiliğe her şeyden daha çok önem veren Kemal Tahir için tezinin kurgusal biçimde temini kadar önem arz etmemiştir. Devlet Ana, kimi milliyetçi duyguları temin etmiş, yazıldığı dönemde iyice aşağılanan Osmanlı imajını onarmayı amaçlamış, okuyucularına özgüven aşılamış olsa da ne yazık ki başta Tahir’in heves ettiği Marksist dayanakları zayıf ve tarihsel gerçekliği inandırıcı olmayan bir roman hüviyetindedir. Son olarak Devlet Ana’nın tarihselliği ile ilgili Berna Moran’ın işaret ettiği önemli çelişkiye değinmekte yarar var. Tahir’in romanda söz konusu ettiği Frenkler ve feodalliğin temsilcilerinin Osmanlı’nın kuruluş döneminde Osmanlı ile münasebetlerine dair tarihi bir veri mevcut değildir. Tahir’in romanı, sınıflı ve sınıfsız toplum karşılaştırması üzerinden yürüdüğü için söz konusu feodaller kurguya dâhil edilmiştir. Berna Moran bu durumu şöyle tarif eder: “Denebilir ki, romanda (Devlet Ana’da) öykü tarihe uygun şekilde yazılmamış, tarih öyküye uydurulmuş. Bu durumda Kemal Tahir’in tarihsel tezinin yapıtında inandırıcı bir şekilde dile getirildiğini söylemek güç.”14
Batılılaşma Karşıtlığı ve Ulus/Ulusal Kültür Yorumu
“Bizi ters çevirdikleri zaman Batı, Batıyı ters çevirdikleri zaman biz çıkarız.”15 derken Kemal Tahir, Batılılaşmaya karşı keskin ve kararlı bir duruşu vurgular aslında. Ömrünün sonuna kadar da bu karşıtlığı giderek arttıran bir tutum içinde olur. Kemal Tahir için müzmin bir Batı/Batılılaşma karşıtı demek abartılı olmaz. Batıyı taklide, suni bir Batılılaşmaya değil, Batı’nın egemen kılmaya çalıştığı tüm değerleri ve bunu üreten batılı anlayışı doğrudan doğruya (tarihsel bağlamına aldırmadan) olduğu gibi doğuya taşımaya karşıtlıktır onunkisi. Ancak bu karşıtlığı felsefi temele dayandırsa da geliştirdiği karşı anlayış batılı aklın ürettiği ideolojik formasyonun belli oranda yerele uyarlanmasıyla elde edilen argümanlardan oluşur. Özetle Tahir, Marksist anlayışla batı ve doğu toplumlarını tahlil eder ve yine Marksist dünya görüşünün tarih felsefesine ve kavramsal çerçevesine kendince bağlı kalarak iki toplumun-toplumsal kültürlerinin farklılığını ortaya koymaya çalışır. Kemal Tahir Batılılaşmayı şöyle tarif eder: “Batılılaşma, özel teşebbüsün birikmiş sermayesini sanayide verimli kılmak, önünü kesen, eski üstyapı müesseselerini silip süpürerek bu gelişmeye yol açmak için başvurulmuş bir davranış değil, özellikleri Batı toplumları temel özelliklerine uymayan, bu iki ayrı özelliğin sürekli çatışması yüzünden tehlikeye düşen bir toplumun en kestirmeden yıkılmayı belki önlerim diye isteyerek katlanmayı göze aldığı, tepeden inme, tepedekilerin de halkların da duydukları tedirginlik yüzünden mümkün mertebe geç, mümkün mertebe az hesabiyle giriştikleri bir denize düşmüşün yılana sarılması halidir.”16
Öncelikle bunu roman anlayışı bağlamında ifade eder. Anadolu insanının Batılı insandan her yönüyle farklı olduğunu, bu nedenle batıdan aktarılan düşüncelerle yazılan romanların “batı kopyacılığı çizgisinde gelişen romanlar” olarak ele alınması gerektiğini belirtir. Ona göre bu romanlar, yerli adlar taşıyan ama yabancı olan insanların serüvenlerinden ibarettir ve batı burjuvasının toplumsal sorunlarının buralara uyarlanmasından başka bir şey değildir. Türk toplum yapısının kendisine özgü nitelikler taşıdığını, tarih içinde sınıfsız ve hür yaşadığını, batı toplumları gibi kölelik-feodalite-kapitalizm aşamalarından geçmediğini söyler. Bu nedenle Batı’nın problemleri değil Türk insanının-toplumunun asli sorunları romancının asıl gündemi olmalıdır, ona göre.
Kemal Tahir, batılılaşma çalışmalarının II. Mahmut döneminde başladığını belirtir ve o dönem bu yönde atılan adımları sert biçimde tenkid eder. Osmanlı bürokrasisinin bu dönemden itibaren içine girdiği batı hayranlığını, Tanzimat Fermanı’nı ve Cumhuriyet’in benzer uygulamalarını da aynı cümleden görür. Osmanlı ve Cumhuriyet erkinin, birçok olumlu değer taşıyan Osmanlı toplum yapısını geliştirmek yerine, sorunları çözmek adına Batılılaşma siyaseti gütmelerinin ciddi bir toplumsal bunalımla neticelendiğini belirtir. Cumhuriyet döneminde ansızın gerçekleştirilen, halka sorulmadan tepeden inme bir tarzda adeta dayatılan Batılılaştırma uygulamalarının toplumsal kopuşa neden olduğunu ve geçmişle kurulan güçlü bağı zedelediğini söyler. Aydınların da bu konuda duyarsız kalmalarını, toplumla irtibatlarının zayıflamasını sessiz biçimde karşılamalarını eleştirir.
Son dönem Osmanlı’nın ve Cumhuriyet rejimin Batılılaşma ihtirasını, toplumu tarumar eden bu eğilimi eleştirirken Kemal Tahir, yaptığı genel ve aktüele dair değerlendirmelerde çoğu açıdan haklı itirazlar sunmuştur. Tahir, Kemalizm’i Osmanlı’nın siyasal ve kültürel mirasını reddedip Batı’yı olduğu gibi kopyalaması nedeniyle ‘apaçık gericilik’ olarak değerlendirmiş, Öz Türkçe çabalarına ‘cehalet hamlesi” demiştir. Mesela bir Batılılaşma çabası (laiklik) olarak Halifeliğin kaldırılmasına şu şekilde karşı çıkar: “Batılılardan daha laik olamayacağımıza ve tarihteki serüveni Halife’likten daha parlak sayılamayacağına göre, heriflerin Papalığı ortadan kaldırmayı akıllarından geçirmedikleri halde, hele de Fener Patrikliğini yerinde bırakarak Halife’liği ortadan kaldırmaya çabalayışımız, akıl alır aptallıklardan –hatta ihanetlerden– değildir. Tarih içinde uzun gayretlerle kurulup geliştirilmiş hiçbir müessese, kendisi kendiliğinden ortadan kalkmadıkça, sahipleri olduklarını iddia edenler tarafından, düşmanlarının işlerini kolaylaştırmak için ortadan kaldırılmazlar. Eğer böyle bir durum karşısında bulunursak, bir ihanet karşısındayız demektir.”17 200 yıllık Batılılaşma çabasını içinde debelendiğimiz bataklığa benzeten yazar, Batılı emperyalistlerin Osmanlı’nın tasfiyesi karşılığında Türkiye Cunhuriyeti’nin kurulmasına onay verdiklerini söyler. ‘Kurtuluş Savaşı’nın bir milli mücadelede olmadığını, sıradan bir savaştan farksız olduğunu ve anti-emperyal bir karakter taşımadığını da ifade eder. İstiklal Mahkemeleri’ni de sertçe eleştirir ve bu mahkemelerin Cumhuriyet devrimlerine muhalefet edenlerin cezalandırılması için kurulduğunu belirtir.
Tahir’e göre göre Türk toplumu Batılılaşmayla birlikte ‘çift gerçekli’ bir toplum haline getirilmiştir. Türk “ulusal kültürü”nün yeniden belirlenmesi ise ancak Türk gerçekliğinin yeniden üretilmesi ile mümkün olacaktır. Kemal Tahir batılı anlamda ulusal bilincin burjuva devrimlerinden kaynaklandığını ve ulusal kültürlerin de burjuvazinin egemen olmasından sonra tamamlandığını bilmektedir. Türk toplumunun tarihinde ise burjuvazinin iktidarına yol açan bir sınıf çatışması olmamıştır. Öyleyse ‘ulusal’ tefekkürün, bu topluma özgü, Batı’dakinden farklı gelişmelerden çıkartılıp temellendirilmesi gerekmektedir.18 Kemal Tahir’in Batı’ya itirazı bu düşünsel temele dayanmaktadır. Ona göre, her ulusal kültür kendi toplumsal yapısı içinde saklı olan, o topluma özgü olan ve o toplumun gerçekliğine dayanan bir felsefi düşüncenin yeniden üretilmesi ile gelişir. Mesela Fransız ulusal kültürünün kaynağı, Fransız toplumsal yapısına özgü olan felsefi anlayışın (rasyonalizm) yeniden üretimi ile sağlanmıştır. Bu İngilizler için ampirizmdir bir başkası için realizm vb. olabilir. Toplumsal özgüllüğü olan bu durumun tarihsel bağlamı ise burjuvazi iktidarlarıdır ve onları doğuran batılı anlamdaki sınıf çatışmalarıdır. Ne var ki Türk gerçekliğini böyle bir tarih felsefesine dayandırmak ya da buralarda aramak mümkün değildir.
Türk gerçekliği, Batıya özgü bu kavramlara, kategorilere göre yeniden üretilemez. Hilmi Yavuz, Kemal Tahir’in, ulusal tefekkür bağlamında yeniden gündemleştirdiği bu gerçeklik arayışının, “Türk toplumuna özgü dönüşümlerin belirlediği kavram ve kategorilere göre yeniden üretmekle” karşılanabileceğini belirtir.”19 Kemal Tahir, batıda üretilen, batının tarihsel-toplumsal koşullarının belirlediği süreçler ya da dönüşümlerle şekillen toplumsal modeli doğuya uyarlamayı yanlış buluyorken bu modelin kavram dünyasına dokunmamıştır. Bilakis kavramsal içeriği doldururken doğunun kendi iç dinamikleriyle şekillenen dönüşümden elde edilenlere başvurarak meseleyi çözdüğünü düşünmüştür. Batı’ya esas itirazı yaşanılan süreçlerin farklılığı nedeniyle birbirine zıt insan tipolojileri yetiştirmesi ve Batı’nın emperyal-sömürücü karakteri ile ilgilidir; batılı kavramların dayandığı özle sorunu olmamıştır. Batı’da üretilen ulusçuluk, bireysel özgürlük, siyasal özgürlük, yurttaşlık, eşitlik, düşünce özgürlüğü gibi kavramların sınıf çatışması sonucu ortaya çıktığını söylemek elbette doğru bir tespittir. Ne var ki onun da dediği gibi toplumsal karşılığı olan her kavramın tarihsel bir karşılığı, geniş bir arka planı mevcuttur. Ancak bu kavramsal üretime dokunmamak, sadece muhtevasını doğulu toplumlar için geliştirilen üretim biçimiyle ilişkilendirmek oldukça çapraşık bir analiz sayılır ve bu da özünde batı kaynaklı bir yorumlama biçimi anlamına gelir. Doğulu toplumun toprakla mülkiyetsiz ilişkisi, toprakla insan arasındaki özgül etkileşim bu kavramları doğu insanına ait kılmaya ya da doğu insanında tarihsel-toplumsal olarak mündemiç olan olumlu özellikleri batıda sonradan üretilen bu kavramlarla eşitlemeye çalışmak Tahir’in Marksist ideoloji içinden seslenme takıntısından ileri gelir.
İşte tam da bu nedenle hem sosyalist kesim tarafından hem de ‘Osmanlıcı-Batı karşıtı’ siyasi kesimler tarafından genel anlamda dışlanmıştır. Bu da çok normal bir durumdur. Tahir’in bu düşünceleri parça doğrular ihtiva etse de kendisini nispet ettiği ideolojik formasyonun temel sabiteleri ve ilkesel çerçevesi ile felsefi boyutta yaşadığı tenakuz elbette tolere edilecek düzeylerde değildir. Bununla birlikte Batı karşıtlığı ve ulusçu yaklaşımı milliyetçi-ulusalcı kesimden farklılaşsa da buna getirdiği tarihsel-felsefi açıklamalar yine Batı menşeli olduğu için onu ciddi bir iç tutarsızlığa sürüklemektedir. Kemal Tahir, Türk toplumunun gerçekliği dediği şeyi, ne toplumsal örfte, ne gelenek içinde ne de bu iyiliğin yüzyıllardır kaynağı olan İslami kökenleri içinde aramıştır. Yaptığı şey doğu toplumlarının üretim tarzının sınıfsal bir toplum doğurmaması sonucu toplumsal bir savaşımın-çatışmanın yaşanmadığı ve bu nedenle de toplumun tarih içinde insani meziyetlerini yitirmediği şeklindeki Marx’ın kısmen değindiği bir analizi Anadolu toplumunun bütün sorunlarına uyarlamasından öteye geçmemiştir.
Kemal Tahir İçin Kemalizm
Kemal Tahir, gençlik yılları hariç tüm yaşamı boyunca Kemalizm’e muhalefet etmiştir. Kemalizm’i, Batı mukallidi ve gerici bir rejim olarak değerlendirmiştir. İttihat ve Terakki (İT) yönetimini de benzer gerekçelerle mahkûm etmiştir. Resmi tarih anlayışında İT her ne kadar reformcu-ilerici bir yönetim olarak sunulmuş olsa da Cumhuriyet dönemi aydınlarının çoğu İT rejimini baskıcı ve ceberrut uygulamaları nedeniyle eleştirmişlerdir. Ancak İT’nin düşünsel ve örgütsel bir devamı olan Kemalizm mevzubahsinde ise dönemin aydınları ateşli savunucular görevi üstlenmiş, Kemal Tahir ise eleştirilerini sunmaya devam etmiştir.
Kemal Tahir yirmili yaşlardayken sıkı bir Mustafa Kemal hayranıydı. İlk eşi Fatma İrfan’a yazdığı mektuplardan birinde bu hayranlığı göze çarpar: “… bir de Büyük Adam’ın fotoğrafını gönderiyorum. Kolay yenilmek isteyenler bu yaratıcıya sık sık bakmalıdırlar. Biz Mustafa Kemal’in bu resminden birer tane ceplerimizde taşıyoruz. Seni de mahrum etmek istemedim.”20 O yıllarda Cumhuriyet devrimlerinin ateşli bir savunucusudur, Tahir. 1930’ların ilk yarısında, Cumhuriyet devrimlerinin yeterince anlatılamadığı, edebiyata aktarılamadığı ve edebiyatçıların devrimlere yeteri kadar sahip çıkamadıkları düşüncesi ile bir dergi çıkarmak ister. İlk sayısı 10 Ekim 1933’te okuyucuyla buluşan ve 7 sayı çıkan Geçit dergisi Kemal Tahir tarafından Cumhuriyet devrimlerinin anlatılabilmesi görevini üstlenmek için çıkarılmıştır.21 Kemal Tahir, 1938 yılında Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte askeri isyana teşvik suçuyla tutuklanmış 15 yıl ceza almış ve 12 yıl hapis yatmıştır. Tahir’in Kemalizm karşıtlığının kendisine yapılan bu haksızlıktan kaynaklandığını söyleyenler olduğu gibi, onun cezaevinde kaldığı süre zarfında gördüğü-duyduğu hukuksuzluklar nedeniyle rejimi daha iyi tanıma fırsatı yakaladığı da ifade edilmektedir. Eşine yazdığı mektupta İnönü’nün kendilerine ‘merak etmesinler, çıkacaklar’ diye haber yolladığından bahsetmektedir; belki de umutlanarak, mahkûmiyeti kesinleşene kadar Atatürk, İnönü ve CHP’ye muhabbetle yaklaşmıştır. Nitekim Atatürk’ün ölümünün ardından Tahir’in söylediği şu sözler, ona hayranlığının devam ettiğini göstermektedir: “Atatürk’ün ölümüne belki herkesten fazla acıdım. Onun şahsında emperyalizmle kavga edip muzaffer olan fedakâr ve tok gözlü Türk milleti vardı. Artık hiç kimse bu macerayı onun kadar kuvvetle (şımarıklığı, gururu ve demokratlığı ile) temsil edemeyecek sanıyorum. Ben insan cemiyetinin tarihini ferdin yapmadığına inanmışım. Buna rağmen bir tarihi devrede muvaffakiyetli rehbere hürmet lazım.”22 Atatürk’ten sonra İsmet İnönü’nün reis-i cumhur olmasını da coşkuyla karşılamıştır. Ne var ki mahkûmiyet kararının onda, rejime ve temsilcilerine dönük ciddi bir hayal kırıklığı yaşattığını söylemek abartılı olmaz. Zaman içinde tanık olduğu her haksızlığı ve yaptığı okumaları rejim karşıtlığının birer donesi kılacak şekilde Kemalist rejimin muhalifi kesilmiştir.
Tahir, özellikle Kurt Kanunu isimli romanında İttihatçılığı ve Kemalizm’i kıyasıya eleştirir. Diğer romanlarının çoğunda da Kemalist uygulamalar ve Cumhuriyet rejiminin kimi nitelikleri olaylar bağlamında ele alınıp eleştirilmiş olsa da Kurt Kanunu’nda Kemalizm karşıtlığı temasını merkeze aldığını söylemek yanlış olmasa gerek. Bu romanda özetle Cumhuriyet’i kuran kadronun çekirdeği olan eski İttihatçıların yozlaşma öykülerini anlatırken, Atatürk’ün eski İttihatçıları tasfiye ediş sürecini de beraberinde işler. Atatürk’ün bu tasfiyeyi İzmir suikastını kullanarak gerçekleştirmesi, İstiklal Mahkemeleri’nin bu hukuksuzlukların karargâhı olarak kullanılması gibi benzer birçok haksızlığa da yer verir. Berna Moran, Kemal Tahir’in, Kurt Kanunu’nu, roman kahramanı olan Kara Kemal üzerinden diktatörlüğe sapan Halkçıları (CHP-Kemalizm) okurun gözünde suçlamak için yazdığını belirtir. Kurt Kanunu’nda Kemal Tahir sadece diktatörlüğü teşhir etmekle yetinmez. Buna yol açan Batılılaşma sevdasını, Cumhuriyet rejiminden İttihat Terakki’ye oradan da Tanzimat’a uzanarak eleştirir. Türkiye’yi batının liberal ve kapitalist ihtiraslarına teslim eden Cumhuriyet rejimi nedeniyle ülke ve toplum olarak sömürüldüğümüzü ve bağımsız olamadığımızı anlatır. Bunu romandaki diyaloglarda hiç dolaylamadan açık bir netlikle vurgular. Bu romanda da Devlet Ana’da yaptığı gibi Osmanlılığı, ona ait olan insani değerleri, Osmanlı’nın geliştirdiği toplumsal modeli, bu modelde saklı olan gerçekliği övücü unsurlarla ve bir çözüm alternatifi olarak zikreder.
Kemal Tahir gerek İT gerekse de Kemalist Cumhuriyet rejimi ile ilgili sunduğu eleştirilen hemen hepsinde haklıdır. Tahir’in Kemalizm eleştirisiyle ilgili kategorik bir makaleye imza atan Barkın Karslı Tahir’in şu çarpıcı tezlerini vurgular: “Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel ve tarihsel mirasını yok saymanın yanlışlığına işaret eden Kemal Tahir’e göre ‘Tarihsiz toplumların büyük sanatı olamaz. Elli yıllık tarihle sanat olamayacağı gibi, uydurma tarihle de sanat yapılamaz.’dı. 1962’de, 1923’ten o yana ‘Kemalizm[in] Türkiye’de, Mithat Paşa Jöntürkleri’yle başlayan burjuva yetiştirme çabalamasının devamı olarak, kapitalizmin doğup kökleşmesini temine çabala’dığını savlar.” Karslı, Kemalizm’in dilde sadeleştirme girişimine dönük Tahir’in sert eleştirilerini de onun Notlar isimli derlemesinden yararlanarak şu şekilde toparlamıştır: “Atatürk’ün dilde sadeleştirme ve Güneş Dil Teorisi yaklaşımlarını eleştirirken ‘bir gece sofrada otururken -hadi biraz da dil devrimi yapalım- diyerek dil devrimine başlan’amayacağını düşünür. Ona göre, ‘Türk dilini sadeleştirme hareketi de, aslında bir cehalet hamlesinden başka bir şey değildi ve “Osmanlılar bizim kadar ahmak olsalardı, sadeleştirecek Türkçe” bile zor bulunurdu’ der.”24
Dipnotlar:
1- Hilmi Yavuz, Edebiyat Okumaları, Timaş Yayınları, s.76
2- Kemal Tahir, Notlar 13: Sosyalizm, Toplum ve Gerçek, Bağlam Yayınları, s. 34
3- Hilmi Yavuz, a.g.e, s. 78
4- Kemal Tahir, a.g.e, s. 35
5- Kemal Tahir, a.g.e, s. 157
6- Grundrisse, Karl Marx’ın daha sonra yayımlama yı düşündüğü büyük eserine hazırlık niteliğinde doldurduğu defterleri kapsamaktadır. Defterler, Ağustos 1857-Mart 1858 arasında yazılmıştır ve bu halleriyle Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859), Kapital’in ilk taslağı (1861-63), Kapital’in I. ve III. ciltleri (1864-66) ve nihayet Kapital’in II. cildinin (1867-70 ve 1877-78) yazılmasından oluşan dizinin ilk halkasını temsil eder. (Türkçe baskısının tanıtım metninden; İle tişim Yayınları)
7- Alemdar Yalçın, Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı 1946-2000, Akçağ Yayınları, s. 242
8- Murat Belge, Genesis “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, İletişim Yayınları, s. 54
9- Ayşegül Yaraman, Kemal Tahir ve Türk Solu -- Biyografya 4- Kemal Tahir, Bağlam Yayınları, s. 71-72
10- Kemal Tahir, Devlet Ana, Bilgi Yayınevi, s. 183
11- Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge Kitabevi, s. 218
12- Hilmi Yavuz, a.g.e, s. 82-83
13- İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri, Bilgi Yayınevi, s. 81
14- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, s. 232
15- İsmet Bozdağ, a.g.e, s. 139
16- Kemal Tahir, Notlar 11: Batılılaşma, Bağlam Yayınları, s. 24
17- Kemal Tahir, Notlar 12: Çöküntü, Bağlam Yayınları, s. 272
18- Hilmi Yavuz, a.g.e, s. 118
19- Hilmi Yavuz a.g.e, s. 118
20- Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar, Sander Yayınları, s.27
21- Kader Akdağ Sarı, İnsan Ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi Cilt: 4 Sayı: 3, s.677
22- Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar, Sander Yayınları, s.291
23- Berna Moran, a.g.e, s. 189
24- Barkın Karslı, Kemal Tahir, Kemalizm ve Sosyalizm, Fayrap Dergisi Nisan 2010- Sayı 26

