Neyin Hikâyesini Anlatıyorsun?
TEMMUZ Sayı: 12 - Temmuz 2017

Neyin hikâyesini anlatıyorum sorusu sanırım neyi, neden anlatıyorum sorusunu da beraberinde getirmekte. Hatta neden hikâyeler okuyorum sorusunu daha önce cevaplamam gerekir sanırım. Hikâyeyle ünsiyetim okuduğum metinlerde kendimden bir şeyler bulmamla başladı, diyebilirim. Okur için metinde kendisinden bir görüntünün, sesin olması onu metne bağlayan unsurlardan sadece biridir. Hikâyeyle ilk ilişkimi bu şekilde açıklayabilirim. Bir yere kadar sınırlı olan bu ilişki zamanla seyrini değiştirdi. İşlerimin en yoğun olduğu zaman dilimleri de dâhil olmak üzere en çok okuduğum kitaplar öykü kitapları oldu. Onların dünyasına girdim, öykü karakterleriyle birlikte yaşadım adeta. Onlarla birlikte sevinir, üzülür, öfkelenir, âşık olur oldum. Bu hâl beni mutlu ediyor. İçim kıpır kıpır oluyor öykü okurken. Yazma isteğim ise en çok bu dönemlerde depreşiyor ve yazıyorum.

Hikâyelerimi gerek ele aldığım konular gerekse tarz olarak bir yere oturtmak gibi bir derdim olmadı. Çünkü benim için asıl olan dert edindiğim şeylerin yazılması idi. Yazılan her metnin biçimini bir yerde kendisi belirlediğini bir kenara bırakırsam benim için bir metni okumanın iki gerekçesi vardır: Yüreğe dokunup dokunmaması ve dili. Bu iki özelliğin olmadığı metinlerde hangi cambazlık sergilenirse sergilensin o metnin bende bir karşılığı yoktur. Aynı gerekçeler hikâye yazarken de geçerli.

Neyin hikâyesini yazıyorum? Yazdığım hikâyelere dönüp baktığımda insanı türlü halleriyle anlatmaktan başka bir şey yapmamışım. Fakat hikâyenin ve romanların hayatın hep kırılma anlarından çıktığını düşündüğümden olsa gerek yazdıklarımda hep o kırılma anları var. Düz, monoton bir hayatı ve böyle bir hayat süren insanı anlatamıyorum. O hayat ve o hayatı yaşayan insanın anlatılabilecek bir hikâyesinin olduğunu düşünmüyorum. Bu sebeple okulda, caddede, otobüste, işyerinde sadece Kürt olduğu için dışlanan bir insanın, başı kapalı olduğu için sıkıntılar çeken bir insanın, her türlü baskıya maruz kalan, dışlanan, ayrımcılığa tabii tutulan insanın öyküsünü anlatmaya çalışıyor ve anlatmak istiyorum.

Çocukluğumda ninemle haberleri izlerken onun Filistinlilere üzüldüğünü görür, ben de üzülürdüm o üzülüyor diye. Büyüyünce üzüldüğüm o insanların benim kardeşlerim olduğunu öğrendim. Öfkem kabardı, kabarmaya devam ediyor o güzelim insanlara yıllardır zulmedenlere. Sonra yeryüzünde başı darda olanların sadece onlar olmadıklarını fark ettim. Ülkemdeki başörtülülerden yarım yüzyıla yakın geceleri başlarını yastığa huzur içerisinde koyamayan Kürt kardeşlerime kadar ne çok acılı insan varmış. Hem de çok uzaklara gitmeye de gerek yokmuş acıyla tanışmak için. Kur’an’la tanışıp insanlık tarihini okuyunca aslında acının, zulmün sadece bu çağa ait olmadığını da gördüm.

Yaşadığımız coğrafyada Müslüman kalplerin sessiz kalmak gibi bir lüksünün olmadığını düşünüyorum. Irak, Suriye gibi ülkelerde Müslümanlar zulmün her türlüsüne maruz kalırken, Kürt kardeşlerimiz yaşadığı coğrafyada rahat bir nefes alamazken, sokaklarda, işyerlerinde, devlet dairelerinde türlü sıkıntılar yaşanırken, ideolojik eğitimle körpe zihinler lekelenirken, adalet mekanizması şirazesinden çıkmışken sessiz kalmak, üç maymuna oynamak zordur. Böylesi bir dünyada düşünen biri çıldırabilir sessiz kaldıkça. Zaten akleden kalpler sessiz kalamaz, şahit olurlar. Bu anlamda hikâye benim için bir tür tanıklıktır. Bu tanıklık bir yandan yaralarımı kanatırken diğer yandan şahit olduğum hâlleri yazarak yaralarımı iyileştirdiğime çalışıyorum.

Mustafa Başpınar Arşivi