Masamızda Soğuk Meze: Darbe
TEMMUZ Sayı: 12 - Temmuz 2017

Güneşin ışıkları akşamın eteklerine tutunup, yeryüzünün kavlayan dudaklarını ısıtıyordu. Dağların kızaran yanaklarını kırbaçlayarak batıya eğiliyordu. Zamanın kırılan gününden geçiyordum. İçimde büyüyen, içimi kemiren beyhude bir akşamın eşiğini bekliyordum. Sessizlik, duygularımda kıvranan acıyı ve endişeyi körüklüyordu. İşyerinden ayrılmıştım. Gün batıma doğru akan yolun trafiğinde yorgun bir nehir gibi akıyordum. Düşüncelerim karmaşık kulaklarımda aheste bir müziğin sesi vardı. Düşlerimin kollarında geçmişten geleceğe savruluyordum. Ömrüm bir deniz gibiydi. Bense onun dalgalarında kulaçlar atıyordum. İçimde büyüyen gizemli boşluğa takılmıştım. Bunun bana bırakılan günün yorgunluğu saymıştım. Hayallerimin siyah beyaz âlemine savruluyordum. Temmuz ayı dağların olgunlaşan doğurganlığıyla sancılanıyordu. Şehir utanmaz keşmekeşliğe koşan, içimdeki müebbetlik mahkûm olmuştu.

Modern çağların bireysellik denizinde geçiyordum. İnsana bakan sahillerde yalancı yakamozlar peydahlanıyordu. İçimde güncel işlerin tekdüze ilişkilerini işyeri çıkışındaki kaldırma bıraktım. Bana kalan üç beş can sıkıntısı magazin sayılabilecek günün dedikodularıydı. Çoğu güncelleşen siyasetin dizinin dibinde bekliyordu. Plastikleşen bürokrasinin gölgesinde ruhu çalınmış cümlelere bürünmüş hezeyanları unutmuyordum. Elit bir duruşun yakınından bile geçemeyen diplomalı teknokratların şarkıları ruhumu hırpalıyordu. Günün gürültüsüyle eşgüdümlü çalışmayı bir kader olarak görüyordum. Çoğunun hafızası birkaç yüz kelimeyi geçemeyen kurumların kuru mevzuat cümleleriyle doluyordu. Teknokrasinin sığlığında devam eden öylesine bir hayatın beşiğini sallıyordum. İlkel usullerle siyasi ve sosyal ağların bağlantıları kurulmuştu. Birçok topluluğun çığlıkları duygularımı törpülüyordu. Ruhumdaki bezginliği kovup yerine duru bir dünya ikame etmek istiyordum. Bu durum içimdeki duyguları kabartıyordu. Çoğu vehimler gölgelerin büyüklüğüyle tanımlanan içi boş anlamsız düşüncelerdi. Etrafımda onlarca yoksunlukların eşliğinde zamana ve mekâna direniyordum. Bazı zamanlar bir depresyon hali oluyor gibiydi. Kendimi prangalar vurulmuş bir kürek mahkûmu sanıyordum. Söylenecek ve yazılacak belki çok söz ve cümle varken gün akşam oluyordu.

Akşam koşturmaları evine dönen insanları gergin bir telaşa sürüklüyordu. Yorgun gürültünün gölgesine sığınan kişilerin uğultularıydı. Kornalara ve siren seslerine aldırmadan birçok insan gibi akışa ayak uyduruyordum. Çoğu insan uygun adımlarla güvenli saydığımız liman olan evine dönüyordu. Birbirine karışan melez duyguların alevleri temmuzun sıcağını harlıyordu. Bireylere musallat olan çağdaş öfkeleri ve hezeyanları körüklüyordu. Birçok insan gibi bir rüyanın ve kaosun ortasındaydım. Farklı düşlerin kollarında mutlu ve hüzünlü şarkılar dinliyordum. Binlerce duygu, binlerce düşünce, gündüzle gecenin buluşma anındaydı. Birçoğu batan güneşle ruhlarda ruhlara savruluyordu. Ağıt seslerine karışan hüzünlerim, mutlu şarkıların yamacını teğet geçiyordu. Umutlarım uçurtmalara takılmış gökyüzünde dönüyordu. Güneş her gün biraz daha erken batıyordu. Ömrümün yaz ayları hızla sonbahara akıyordu. Geceye karışan günün meşgaleleri üzerime birikiyordu. Rutin işlerin sonunda yorgunluk giderecek bir sohbete birkaç yudum çaya davetiye çıkarıyordu.

Akşamın tekdüze eylemlerinden sonra duvarların üzerime geldiği anlar çoğalmış, ruhuma sıkıntılar yüklüyordu. Televizyonda ajansların tekrarlayan bayatlamış haberlerini bir kenara bırakıyordum. Günü geçmiş filmlerin ve dizilerin tekrarı bedenimi ve ruhumu huysuzlaştırıyordu. İçimde sohbet isteği beni sokaklara ve caddelere çağırıyordu. Telefon tuşları E harfine yaslanmış dostluğun saf ve samimi elçisine dokunuyordu. Çaya ve kahveye olan ihtiyaçtan çok elit sayılan bir sohbetin umuduyla sokaklara taşıyordum. Bir cafenin bahçesinde bir kaç dostla muhabbetin sıcak döşeğinde oturuyor olduk. Akşam kollarını yatsının ellerine vermiş imam elini kulağına dokunduruyordu. Ezanların önce manevi sedası ruhumuza dokunuyordu. Sonra kulaklarımıza değen huzurun sesi başlıyordu. Çaylar yudumlanıyor, kuruyan dudaklarımız ıslanıyor. Harfler kelimelere yürüyor, kelimeler cümlelere dönüşüyordu. Karanlığa uzanan sohbetlerin mırıltısı cafenin bahçesine dökülüyordu. Dalgalı iniş çıkışlarla duygularımız ve düşüncelerimiz yayılıyordu. Bazı masalarda kadınlı erkekli gülüşmeler, bazılarında büyüyen tartışmalara kulak kesiliyorduk. Sonra eşlik eden kahkahalar bizi teğet geçen bakışmalara dönüşüyordu. Ellerimizdeki son model telefonlardan gündemimize akan kelimeler ve cümleler vardı. Sosyal medyadan sohbetimizi alevlendirecek cümleler kıyımıza sızıyordu. Sanal âlemle gerçek dünya arasında savrulduğumuz, gerçekle düş gibi gelgitler yaşıyorduk. Bazen cafeye yeni gelenlerin selamıyla etrafa göz gezdiriyorduk. Çoğu zaman dikkatimizi çeken çevremizden çok çay bardaklarının şakırtısına karışan sohbetin çağıltılarıydı. Akşamın muştusu içimize işlemeye başlıyordu. Ara ara telefonların mesaj sesleri bizi gerçek âlemde sanal pencereye sürüklüyordu. O sıra konuşanın yüz ifadesine göre sanal pencereye koşuyorduk. Bu davranışını getireceği hoşnutsuzluk bizi vazgeçiriyordu.

Sohbet daha günceli aşamamışken herkesin sanal penceresine sesler işaretler geliyordu. Giderek telefon mesajları, paylaşımları, haber linkleri bizi şüpheye sürüklüyordu. İçimizdeki dalgalanmalar yüzümüzü tedirginliğe sevk ediyordu. Terör olayları olarak söylenenler değişmeye başlamıştı. İlk celsede satırlara düşen paylaşımların yerini ciddi endişelere bırakmaya başlamıştı. Önce büyük kentlerde askeri alanlarda hareketlenen tankların paletleri asfaltları yalamaya başlamıştı. Sonra jetlerin sesleri kulaklarımızı inletircesine yanı başımızda geçiyordu. Alçak uçuşları yüreğimizi titretiyordu diye haberler düştü. Sonra köprüler sivil geçişlere kapatılmaya başlandı, haberleri içimizi burkuyordu. Telefonlar çalmaya başladı. Herkes birbirine sorular soruyordu. Kimse o soğuk kelimeyi söylemek istemiyordu. Bazen tereddüt ile telaffuz edilse bile korkutucu soğukluğu insanın yüreğini hırpalıyordu. Biraz sessizlik yüzümüze ve yüreğimize çöküyordu. Sonra kısa kesintili yorumlarımızı yeni telefonlar ve haber paylaşımları bölüyordu. İçimizi burkan geceye öfke duyuyorduk. Üzerimize çullanan sanal medyadaki kıyamete, sokağın gürültüsü eklenmeye başlamıştı. Araçlar sokakların sesini yükseltiyor. Korna sesleri ara ara fren gıcırtısına karışıyordu. Apartmanlarda ışıkları yanan pencereler ve balkonlar artmaya başlamıştı. Arka arkaya gelen birkaç el silah sesi, amaçsız korkuların çağrısını yapıyordu. Masamız endişenin çok uzağında sayılmasa bile kayda değer bir tedirginliği beslemiyordu. Ama yavaş yavaş darbe sözcüğü dilimize yapışmaya başlıyordu. Geçmişin tarihine eşlik eden anılarımız, geceye ışık tutan şarkıların mısralarını tekrarlıyordu. Çay bardaklarımızın ve hoş sohbetimizin orta yerine darbe konuşlanmıştı. Bu mezeyi yirmi birinci yüzyılın piyangosu gibi kabul etmek zorunda kalmıştık. Tatsız tuzsuz çağdaş terimlere uymayan bir meze gibi içimize işliyordu. Daha yanı başımızda geceye ulaşamayan karanlık birden bire önümüze geçmişti. Hayallerimizi ve geleceğimizi karartıyordu. Şehir bütün karanlığın hortlaklarını masamıza davet etmişti. Bazen suskunluk bazen olacağı buydu diye erken yorumlar yanı başımızda bir rüzgâr gibi akıyordu. Artık bizde inanmaya başlıyorduk. Büyük şehirlerde ciddi olaylar bize ulaşmaya başlamıştı. Tanklar yıllar sonra milletin meşrutiyetini bozacak alanlara inmişti. Ya üzerimize bomba yağdıran kendi uçaklarımıza ne demeliydik. Namlusu akla dönük makineli tüfeklerimiz, acılarımızı ve gözyaşlarımızı büyütmeye yetiyordu. Ansızın gelen, milletin makûs talihinin kırılma anıydı. Çoğu zaman heba edebilecek sohbet masamızın ortasına servis edilen meze, darbenin soğuk yüzüydü.

M. Akif Şahin Arşivi
12 Sayı: 12 - Temmuz 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler