Röportaj: Hüseyin Cömert
Yazı hayatınıza bir şiirle başladığınızı biliyoruz. Sizi öyküye yönelten ne oldu?
Şiir denilebilir mi bilmiyorum. Hatta ne olduklarını hatırlamıyorum. Şiirimsi denilebilir belki. Bugün yorumlayacak olursam o günlerde yazdıklarım için şunları söyleyebilirim: Geniş akan bir dere bulmuştum. O derenin suyundan kendi yolum için de istiyordum. Bir tahta parçası aldım ve kazımaya başladım. Açtığım yolun pek bir anlamı yoktu. Suyu bir yerden başka bir yere taşıyacak yapıda değildi. Bu yüzden o gün yazdıklarıma alıştırma yapmak diyebilirim bugün. Yazmayı deniyordum. Tabii o zaman bunun farkında değildim.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında duygu her zaman daha coşkuludur. Sürükleyicidir. Bu coşku insanı bir üst perdeden seslenmeye iter. Şair değilseniz belli bir yaştan sonra bu sesi ve coşkuyu kaybedersiniz. Ben de şair olmadığımın farkına vardığımda (ya da farkına varmam sağlandığında) şiir diye yazdığım metinlerdeki hikâyeleri görmeye başladım. Doğrusu o zamana kadar öyküyü pek tanımıyordum. Yazdıklarımın ne olduğunu anlamak için o süreçte durmadan öykü okudum. Bir hikâye dilim vardı evet, ama metni oluşturmakta zorluk çekiyordum. Anılarımı hikâyeleştirerek yazdım bir süre. Bir kenara attım. Onlar hala atıl durumda ve hiçbir yerde yayımlanmamış olarak bekliyorlar. Özellikle ilk zamanlar, yazdıklarınızı atmayı göze alamazsanız daha iyisini yazmak için kendinizi ikna edemezsiniz. Haftada birkaç öykü yazdığım oluyordu o zamanlar. İçinden birini gönderme cesareti bulduğumda ve dergide yayımlandığını gördüğümde yaşadığım duyguyu kendime de ifade edememiştim. Çok sonra Cahit Zarifoğlu'nun Yaşamak kitabındaki şu sözlerini okuduğumda "galiba böyle bir şeydi" demiştim: "Hayatı henüz hak edecek kadar büyümemişken elde etmiş olmaktan şaşkına dönmüştüm, ona buna çarpıyor, zaman zaman yerçekiminden kurtulmuş gibi sıçrıyordum." Belki gerçekten dilim öyküye yatkın olduğu, belki de bu konuda çaba sarf ettiğim için bütün metinlerimde, söylemek istediklerimi hikâye ile ifade etmeye başladım. Doktor olmak için tıp eğitimi alırsınız ve böylece mesleğiniz ile ilgili süreci başlatmış olursunuz. Fakat yazı için böyle bir kesinlikten bahsedilemez. Bütün bu anlattıklarım benim de kendime "acaba sebep bu mu?" diye sormam sonucunda söylediklerimdir.
Özellikle son yirmi yılda Türkiye ve İslam dünyasında yaşanan sorunlar, bu sorunları yaşayan insanlar öykümüzde yeterince yer buldu mu? Bunları anlatmaya günümüz öyküsünün imkânları yeterli midir?
Aslında bugün karşımıza çıkan sorunlar insanın varoluşundan bu yana vardır. Arketipler bize bunu söyler. "İlk insandan son insana kadar hikâye değişmedi. Sadece zaman, mekân ve eşya değişti" der. Öyledir. İnsan aynı nefse aynı arzu ve isteklere sahiptir. Bugün ülkemizin çevresinde ve ülkemizde yaşanan sorunlar, bizim yaşadığımız zamanda ortaya çıktığı için elbette şahit olmak gibi bir sorumluluğumuz var. Yazıyorsak, artık kelimelerimiz bizim duruşumuzun, düşüncemizin, inancımızın, üslubumuzun, sanata bakışımızın aynasıdır. Mademki sanatın merkezinde insan var ve mademki biz o insanı yazmaya niyetlendik, yaptığımız işin hakkını vermek zorundayız. Bunu hem içerik hem de teknik ve dil olarak anlayabilirsiniz. Bütün bu haksızlıklar, zulümler, bu bitmeyen savaşlar, elbette yazılmalı. Hatta insani sorumluluk kadar inanç ve düşünce bağı da bunu gerekli kılar. Ama nasıl, hangi dille? Oynanan bunca oyun nasıl dile getirilmeli? Bir ideolojik dilin içine çekerek yaparsanız ona sanat denemez. Edebiyatın içinde ideoloji, sanatın diliyle var olmalıdır. Sanat dili bu coğrafyada olup biten her türlü olay ve durumu yazmaya müsaittir. Yeter ki estetik kaygı gözetilsin, dilin imkânları göz ardı edilmesin. Burada sanatı yücelttiğim düşünülmesin. Bir anlatma aracı olarak sanat dilini seçtiğimi söylemek istiyorum.
Günümüz öyküsünün imkânlarında sorun olduğunu düşünmüyorum. Sorun bizim dili kullanma becerimizle ilgili. Yeni bir şey çıktığında eskiyi temelli atmaya kalkıyoruz. Tekniği kullanırken dili belli kalıplar içerisine hapseder ve bu tanıma göre metni oluşturmaya çalışırsak "günümüz öyküsünün imkânları" gibi bir tanım ortaya çıkar. Sözlü hikâyeden tutun, bugüne gelinceye kadar her yeni tekniğin bir öncekinden beslenmesi, hatta diyebiliriz ki bir öncekini beslemesi gerekir. Bu da "günümüz öyküsü" diye bir tanımı ortadan kaldırır. Öykünün imkânlarının genişlemesi; ilk günden bu güne köklerini daha derinlere salması ve o kökün üstünde yeni bir filiz vermesi anlamına gelmelidir.
Dil ve teknikten bahsettiniz. Son zamanlarda dil ve biçim ile çok oynayan ancak insandan, hikâyeden uzak, “postmodern” diye adlandırılan metinler okuyoruz. Yazarın yeni denemeler yapması, üslup ve biçimde yeni arayışlar içine girmesi ve öyküsünü geliştirmek istemesi doğaldır. Ancak postmodern öykü diye sunulan bazı metinlerin bir hikâyesi yok ve doğal değil. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?
Postmodern dediğimiz teknik bizde yeterince doğru anlaşılmadı diye düşünüyorum. İçinde zaman, mekân, insan olmayan, cinsiyetsiz metinleri doğrusu okumakta ve anlamlandırmakta güçlük çekiyorum. 21. yüzyılda yaşıyor olsak da hâlâ dünyadayız ve dünya ilk günkü gibi göğün altında bir yer. Bütün bu teknik denemelerin faydasız ve boş olduğunu söylemiyorum. Hatta bu konuda yazılan ve öykünün alanını genişleten çok iyi öyküler de okuyoruz. Bir öyküyü iyi yapan onun yazıldığı teknik değildir. Hangi teknikle yazılırsa yazılsın hakkının verilip verilmediğidir.
Öykünün kesin kuralları yoktur. Akışkandır ve aktığı yatağı doldurur. Ama bir mecrası, formu olmalı diyorum. Belli bir forma oturmayan bu tür öykülerin edebiyatımıza nasıl katkısı olacağını zaman gösterecek. Geleceğe hangi metinlerin kalacağı ile ilgili bugünden bir şey söylemek zor.
Yazarken tekniği düşünmem, öykü kendi dilini bulur ve oluşur. Benim için mühim olan kurgunun sağlam olmasıdır. Daha sonra okur nasıl isterse öyle sınıflandırır.
Aforizmalar, kelime cambazlıkları, sosyal medyada paylaşılabilecek cümleleri olan öyküler gençlerin hoşuna gidiyor. Sizin ise öyküler boyunca ilerleyen ve oturan, akışa, dil kurallarına uyan bir diliniz var. Altı çizilecek cümleler vermeli miyiz okura?
Benim için hikâye ettiğim şey baştan sona değerlidir. Okur da baştan sona hikâye ettiğim şey için beni okumalıdır. Okura altı çizilecek cümleler vermeyi amaçlamayı bir aldatmaca olarak görüyorum. Diğer taraftan bütün bu aforizmalardan en çok zarar gören yazarlar olmuştur. Çünkü artık kitap okumak yerine bütün bu aforizmaları sosyal paylaşım sitelerinde hazır bulan büyük bir kitle var. Dediğim gibi metnin bütününe odaklanırım. Bu yüzden metnin içinden çıkarıldığında ve tek başına kullanıldığında anlamlı olacak cümleler oluşturmanın peşine düşmem. Bütünlüğün içinde altı çizilecek cümleler vardır veya yoktur. Buna takılmam.
Bir öykü atölyesi açtığınızı biliyoruz. Atölyelerin yazmaya katkısını bizzat izlediniz. Bu konudaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Böyle bir teklif aldığımda doğrusu ne yapacağımı ve nasıl yapacağımı bilmiyordum. Herhalde hiçbir usta yazar, yazarlığı atölyeden öğrenmemiştir. Yazmanın okulu yoktur. Peki, olmalı mıdır, mümkün müdür? İlk dersimizde arkadaşlara şunu söylemiştim: "Bazı yetenekler yüzeydedir. Çok yorulmadan onu elde edersiniz. Fakat bazı yetenekler derinlerdedir, ulaşabilmek için çok kazmanız gerekir. Kastettiğim; çalışmak, çok okumak ve sürekli yazma alıştırması yapmaktır. Buna rağmen bir yazar olamayabilirsiniz. Atölye sizi yazar yapmaz. Sadece yazar olacaksanız eğer yardımcı olur." Atölyeyi yapmamın en büyük sebebi; hem yazmak ve okumakla ilgilenenlerle bir araya gelmek fırsatını elde etmek hem de bu konuda bir disiplin yakalamanın bana ve atölyeye gelecek olanlara katkısını görmekti. Malatya gibi bir yerde okuyan ve yazmak isteyen insanlarla buluşmak kolay değil. Çünkü sanatsal faaliyetler sınırlı. Sizi buluşturan sebepler oldukça az.
Atölye başlamadan önce, işlenecek konuların sıralaması, içeriği, okunacak kitaplar, öyküler ile ilgili bütün planlarım hazırdı. Yirmi beş kişiyle başladık. Sanırım on dört kişi kaldık. Bunların arasında birkaç kişi dışında yazan olmadı. Kimseyi yazmaya zorlamadım. Ama okuma konusunda biraz daha titiz bir yol izledik. Atölyede farklı yaş, meslek ve düşünceden arkadaşlar vardı. Aramızdaki sanat dili sayesinde güzel bir uyum yakaladık. Yazan arkadaşlar var. Sabırlılar. Bir dergide görünmek için acele etmiyorlar. Özellikle okumalarımızı bir düzen içerisinde sürdürüyoruz. Atölye bizi buluşturdu ve bir araya getirdi. Gelen arkadaşların da "madem bu atölyeye gidiyorum mutlaka öykü yazarı olmalıyım," gibi bir düşünceleri yok. Yazabilenler yazıyor, onların yazdıkları üzerinden öyküyü konuşuyoruz. Ama herkes okuyor. Okuduğumuz kitaplar veya öyküler ile ilgili düşüncelerimizi birbirimizle paylaşıyoruz.
Demek istediğim, yaptığım öykü atölyesi kimseye öykü yazarı olacağının garantisini vermiyordu. Ne olacağını ilk başladığımızda bilmiyorduk. Bugün bize sağladığı şey güzel bir ortam ve dostluk oldu. Galiba sanatın da amacı bunu oluşturmak.
İlk kitabınız Uzayan Gölgeler'de özellikle Babam Ölünce, Aşk Yüzünden ve Kirli Para adlı öykülerin, hayattan alınmış gerçekçi bir dili var. Hatta tüm kitapta bu etkiyi görebiliyoruz. İkinci öykü kitabınız Düğün Daveti'nde ise daha çok kurgusal metinlerin ağırlığı göze çarpıyor. Kurgusal öyküler, artan ustalığın bir neticesi mi? Bir gerçeği mi yazmak daha zor yoksa kurgulamak mı?
Yaşadıklarımızı her zaman cepte görürüm. Onlar bizim mirasımız. Eğer çalışmayan biriyseniz yani bir mirasyediyseniz, ceptekini harcar ve bitersiniz. Yaşanmışlıklar bir yere kadar öyküleştirilebilir. Öykücüyü öykücü yapan şey yaşamadıklarını, şahit olmadıklarını yaşamış ve şahit olmuş gibi sahici bir dille anlatmasıdır. Deniz görmemiş bir yazar çok güzel denizci hikâyeleri yazabilir. Bir dağ köyünde hiç yaşamamış hatta bütün hayatı metropolde geçmiş bir usta yazar dağın da hikâyesini yazabilmelidir. Üretkenlik, bir kelimeden, durumdan, olay veya olgudan hikâye çıkarmayı gerektirir.
Gerçeği işlemek hem zor hem kolaydır. Şekillenmiş bir şeyi alıp yontuyor ve yeni bir şekil veriyorsunuz. Gerçeğin sizi daima kendine çeken bir merkezi vardır. O merkezden fazla uzaklaşmanıza izin vermez. "Bunun için yazıyorsun, asıl konu bu." diye sürekli aklınızın bir yerinde size kendini hatırlatır. Bir gerçekten ortaya çıkmış olmasına rağmen hem gerçekçi hem de sanatsal bir lezzet vermeyen öyküler de vardır. Yani bir yaşanmışlıktan ele alınarak yazılması onu inandırıcı yapmaz. Diğer taraftan sanat eseri haline gelen hiçbir metin artık gerçek değildir, tamamen gerçekten yola çıkarak yazılmış olsa bile. Sanat, gerçekten yeni bir gerçeklik oluşturma işidir. Uzayan Gölgeler'in ilk kitap olmasının böyle bir tarafı var. Yazmaya karar verdiğinizde ilk aklınıza gelen anılardır. Hele bazıları öyküye dönüşmeden yakanızı bırakmaz.
Kurgu henüz vücut bulmamış bir anlatımdır. Elinizde belki sadece bir düşünce veya bir durum var. Bunu çekirdek kabul edelim. Onun etrafını işlemek için bütün işçiliği siz yapacaksınız. Bu müthiş geliyor bana. Hiç yaşanmamış bir öyküyü yaşanmış gibi anlatmak yani. Düğün Daveti neredeyse baştan sona böyle bir kitaptır. Ve sonra birileri çıkıp anlattıklarınızı tanıdık, kendisine yakın buluyor. "Bunu kesinlikle yaşamışsınız, çok sahici." diyor. Kurguladığınız şey sizin yaşamınıza değmemiş, sizin yanınızdan geçmemiş olabilir. Ama başka yaşamlara değecek sahicilikte olmak zorundadır. Dokunacağı insan, muhatap bulmalıdır kendine.
Okur ve eleştirmenlerce beğenilen ve övgü alan son kitabınız Islıkla Çağrılan bir uzun hikâye. Mustafa Kutlu’nun sürdürdüğü ve artık kendisiyle anılan, uzun hikâye olarak adlandırılan bir tür ortaya çıktı ve beğenildi. Uzun öyküler devam edecek mi?
Bireye odaklanmak benim isteyerek yaptığım bir şey. Bireyi anlarsak toplumu da anlarız. Uzun hikâyede bireyi uzun bir anlatımda almak ve anlatmak istedim. Ayrıca bir kitapta herhangi bir konuda bütünlüğü yakalamak da istiyorum. Son kitabım Islıkla Çağrılan'a, türü roman olmalıydı diyenler oldu. Anlatım bir karakter üzerinden yürüdüğü için uzun öykü demeyi uygun gördük. Bu tür anlatımlara roman da dendiği oluyor. Bu bir tercih. Kitaba, roman veya uzun öykü denmesinin bir katkısı olmaz elbette. Belki roman deseydik bir popülerlik yakalardık. Biliyorsunuz, Türkiye'de roman okuyucusu öyküden fazla. Derdimiz bu değildi. Derdimiz ona doğru bulduğumuz tür adını vermekti.
Uzun öykü gibi ara bir tür oluştu. Bireyi tek bir 'an'ıyla değil de biraz daha bütünlüklü olarak görmek isteyen okurun da ihtiyacına cevap verilmiş oldu. Uzun öykü yazmaya devam etmek isterim. Diğer taraftan bağlantılı kısa öyküler yazıyorum. Bu da sevdiğim bir şey.
Gelecek kitap böyle bir çalışma mı olacak?
Kitapta bütün öyküler bağlantılı olsun, bir amaç için bir araya gelsin diye düşünüyorum. Yani kısa öykülerin oluşturduğu uzun bir öykü elde etmek istiyorum. Gelecek kitap inşallah böyle bir çalışmanın ürünü olacak. İnşallah diyelim. Doğmamış çocuğa isim vermekten sakınırım.

