Modern Bir Risale: Nureddin Zengi
TEMMUZ Sayı: 15 - Ekim 2017

Yusuf Ali’ye
tez zamanda bu romanı okumasını ümit ederek…

Şair Ali Emre, ilk romanı olan Nureddin Zengi ile Müslüman Şark’ın önemli şahsiyetlerinden olan Nureddin Mahmud Zengi’nin hayatını gözler önüne seriyor. Eserin, uzun yıllara dayanan bir çalışmanın ürünü olduğunu belirten Emre, takdiminde roman mı yoksa biyografi mi yazacağı konusunda yaşadığı kararsızlıktan okuyucuyu haberdar ediyor. Mehmed Akif’in “Yine de bir şey yapabildim diyemem hatırına” dizesini kullanarak mütevazı ve olumlu bir hisle okuyucuyu karşılıyor. Emre, bu eseri pekâlâ biyografik bir çalışma ile sunarak amaçladığı ideal dünyaya dair bir kitapla karşımızda olabilirdi. İslamî şahsiyetlere dair araştırma ürünlerine alışık bir okur kitlesini bulmakta da zorlanmazdı. Fakat anladığım ve hissettiğim kadarıyla Emre’nin yeni ve zor olanı seçtiği açık. Hem az bilinen tarihi bir şahsiyete dair malumatın elde edilmesi hem de roman türünün mühendisliğine soyunmak kolay olmasa gerek. Emre, tıpkı romanın kahramanı Zengi’yi bir işe koyulmadan derin hesaplar içinde resmettiği gibi bütüncül bir etki ve faydayı düşünmüş gibi. Bu nedenle roman türüne dair spekülatif algı ve çekimser tavırlardan uzakta, türün imkanlarından yararlanarak okuyucunun örnek bir İslamî portreyi canlı bir şekilde tanımasını sağlamaya çalışmış.

Hem tarihî hem de biyografik/belgesel roman niteliğinde olan eser, iç içe geçmiş iki ayrı anlatının etrafında gelişim göstermekte. Bölümler halinde ilerleyen romanda başkarakter Nureddin Zengi’dir. İkinci anlatının ana karakteri ise Zengi ile aynı zaman diliminde yaşamış fakat daha genç olan Kadın Hoca lakaplı Selma’dır. Bir erkek ve bir kadın karakter eşliğinde rol model teşkil eden iki insanın etrafında olayların seyrine tanıklık eden yardımcı kişiler var. Belli bir kronoloji eşliğinde sunulan iki yaşantı, genelde art zamanlı olarak ilerlese de kimi bölümlerde geriye dönülerek kurgusal boşlukların doldurulduğu görülür. Okuyanların elinde sayfaların adeta cenk meydanlarına ve kanayan İslam topraklarına dönüştüğü hissedilir. Roman boyunca Zengi’nin birçok konuda örnek teşkil eden nitelikleri, anlatıcı olarak Selma ve etrafındaki gençlerce takdim edilir. Kadın Hoca, yeğeni Leyla ve bunlara eşlik eden Cafer, Ahmet ve Hamza adlı üç genç, altı aylık bir zaman zarfında ders yapar vaziyette Zengi’ye dair bir kayıt peşindedirler. Böylece romanda malzeme konumunda olan biyografik verilerin hafıza inşa edici bir role bürünmesi sağlanır. İki anlatının seyrinde ortak karakter, zaman, mekân ve olaylar söz konusu olsa da birleştirici temel nokta, Zengi’nin yaşamının Selma ve yanındakilerce kayıt altına alınması ve gelecek zamanlara aktarımıdır.

Roman boyunca iç içe geçen bu iki anlatı dışında, Emre’nin bir söyleşisinde işaret ettiği üçüncü bir anlatının izini sürmek de mümkündür. Sanırım Emre’nin işaret ettiği, romanın sonuna doğru anlatımda ağırlık kazanan Selahaddin Eyyubî olsa gerek. Çocuk yaşlarında Yusuf adıyla Nureddin Zengi anlatısına dahil olan Selahaddin Eyyubî, Zengi’yle ortak bağlar içinde resmedilir. Hatta Zengi’nin Yusuf’a ilgi alaka gösterip kimi payeler vererek kendisinin halefi konumuna taşıdığı gözlerden kaçmaz. Yusuf kıssasına yapılan göndermeler eşliğinde Zengi, Eyyub oğlu Yusuf’a kuyu, zindan ve gömlek imtihanını aşması telkininde bulunur. Zengi’nin roman boyunca elde ettiği başarıların önüne her zaman Kudüs’ü koyduğu ve Kudüs’ün kendisi için dinmez bir yara olarak kaldığı da unutulmamalı. Bu doğrultuda Kudüs, romanda Zengi ve Selahaddin’i birleyen bir çekim merkezidir adeta. Yaşamsal gerçekliğin bir etkisi olarak aralarındaki kimi anlaşmazlıkların romana yansıdığı görülse de Müslüman Şark’ın Türk ve Kürt evlatları ortak bir kaderde buluşurlar. Bu buluşmayı sağlayan yegâne gücün İslam toprakları için verilen mücadele olduğu açıktır. Karakterlerin bu bağlamda Türk, Kürt ve Arap olmalarıyla kendi doğal, kültürel ve sosyolojik sınırları içinde gözetildikleri ama bir olmakla da hayat bulacakları vurgulanmaya çalışılmıştır. Fakat bu durumun karşılıklı bir hakkaniyet ve adil tavır sergilenerek gerçekleşebileceğini de romanın satır aralarından çıkarmak zor değildir. Çünkü Zengi, hem halkla hem de etrafındaki Müslüman yöneticilerle olan ilişkilerini İslam’ın kazancı doğrultusunda oluşturmaktadır. Farklı kavimlerin dilleriyle beraber bir gerçeklik, hatta rahmet olduğu açıktır; fakat kavmiyetçiliğin affedilmez günahlara yol açtığı unutulmamalıdır. Romanın bu ve buna benzer günümüz problemlerinden birçoğuna ışık tutacak bir arka plana sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Romanda Zengi’nin yakın durmadığı ve düşünsel mesafe koyduğu kesim Şii dünyadır. Bekir Birbiçer’in roman hakkında yazdığı değerlendirmede işaret etiği üzere Şiilik bir olumsuzluk içinde karşımıza çıkar. Romanın başat çatışma unsuru Frenklerdir. Bunun yanında iç tehdit olarak da İsmailîler zaman zaman sahnededir. Düşünsel bir problem içinde tefrikaya sebep olan odak ise Fatımîler olarak işlenir. Fakat bu hususta Birbiçer’in ifade ettiği şekilde Emre’nin günümüzün problemlerinin etkisinde kaldığını söylemek çok kesin bir hüküm olur. Emre’nin böyle düşünüp düşünmediği ayrı bir konudur; ama romana yansıma biçimi irdelenebilir gözükmektedir. Açıkçası romanda sık sık kullanılan “Dünyanın öbür yarısı” olarak nitelenen Batı dünyası karşısında, İslam’ın da yekvücut olarak yer almasının olumlu etkiler oluşturabileceği düşünülebilirdi. Bu nedenle Şiilik konusunda açık kapının bırakılmaması ve sosyolojik faktörün gözetilmemesi şeklinde kısmi bir eleştiri sunulabilir. Ayrıca Ehl-i sünnet çizgisinde siyasal bir genişleme seyreden Nureddin Zengi ve tarihi gerçekliğin romanda bu ilişkiyi olumlu işlemeye ne kadar izin vereceğinin de hesaba katılması gerekir. Kılıçarslan konusunda Zenginin diplomatik zaferi ise güzel bir şekilde işlenmiştir. Arabulucu olarak sunulan âlimler, Zengi’nin İslami ilkeleri elden bırakmaması ve iki İslam ordusunun çarpışarak gücünün zayi olmaması romanda önemli gelişmeler olarak geçer.

Romanda dil ve anlatım için iki farklı boyut söz konusu edilebilir. Savaş meydanında, cenk halinde coşkun bir anlatımla bizleri karşılayan roman, kimi bölümler ve kesitlerde tempoyu düşürür ve tekrar coşkun bir anlatım yakalar. Temponun düştüğü yerlerde anlatım düşünsel bir perspektifle Müslümanlar için eleştirel ve özeleştirel bir boyut kazanır. Zengi ve Selma’nın ağzından İslam dünyasının içinde olduğu olumsuz durum alabildiğine irdelenir. Karşılaşılan olay ve durumlar, Zengi ve Selma gibi güçlü karakterlerce bilgelik dolu veciz ifadelerle çözüme kavuşturulur. İslam dünyasının hali pürmelalinin gözler önüne serilmesi için Emre’nin pek gizli kalmak gibi bir derdinin olmadığı aşikârdır. Roman türü için yazar ve anlatıcının konumu değişken yaklaşımlarla ele alınmaktadır. Ne yazarı buharlaştırmak ne de büsbütün anlatıcı konumuna sokmak doğru olsa gerek. Emre’nin estetik anlayışına eserleri ve söyleminden hareketle yaklaştığımızda, biçimsel planın göz ardı edilmeden İslam ve değer odaklılığın temel planda olduğunu görebiliriz. Bu açıdan Emre’nin romanında tarihi canlı kılmak ve bugünü yaşatmak adına biçim ve muhtevaya dair bir kıvam tutturduğunu söyleyebiliriz. Romanda hakim bakış açısının sergilendiği olaylar dizisi ve özellikle diyaloglarda anıt niteliğinde kimi ayetlere göndermeler ve şairane sözler anlatıma zenginlik katar. Roman boyunca savaş meydanlarında kızılca kıyamet kopmadan evvel Zengi’nin ordusundan duyulan “Nasrun minallâhi ve fethun karib. Ve beşşiri’l mü’minnîn.” şeklindeki leitmotiv örneği, her okunduğunda aksiyonu doruğa taşır.

Eserde roman türünün karakteri gereği çoklu ve yönlü malzemenin bir uyum içinde verilmesi çabası görülmektedir. Hayatla iç içe, günlük yaşantının somut karşılıklarına yer vermesi bakımından en elverişli türün roman olduğu yadsınmaz herhalde. Bu açıdan Emre’nin romanında cenk meydanlarında sergilenen mücadele ile İslam dünyası için ileri sürülen fikri reçete, sosyal hayatın birçok unsuruyla birlikte kurgulanmıştır. Başta Nureddin Zengi’nin yöneticiliği, aile ve arkadaş ortamı, duygu ve düşünce dünyası, bilge kişiliği, ilme ve irfana verdiği önem, cihat hakkında yazmaya çalıştığı eser, İslam topraklarını bayındır kılma çabaları, İslam’ın önünde birer engel olarak yıkıcı iç ve dış odaklar gibi sıralanabilecek birçok husus romanın sayfaları arasında yer almaktadır. Aynı yaşamsal unsurlar, Kadın Hoca ve ders arkadaşları çerçevesinde de kurguya dahildir. Bunların dışında Zengi’nin yardımcıları Şirkuh ve Karakuş’un çehresi eşsiz bir bağlılık içinde verilmeye çalışılmıştır. Yaşamın acı ve tatlı olaylarını birlikte göğüsleyen bu karakterler, kimi mizahî pasajlar içinde resmedilerek romanda aksiyon dolu kesitler ve entelektüel arka plandan farklı bir havanın esmesine imkân tanır. Zorlu bir zamanda yaşamın nabzı buna benzer örnekler üzerinden atar.

Eserde mutlaka üzerinde durulması gereken kimi ayrıntılar hayati bir pozisyondadır. Başarılı bir roman için detaylardan genişleyen bir önem durumuna kavuşmak elzemdir. Zengi’nin Emre tarafından ortaya konan serüveninde bu tarz örneklerin romana kalite kattığı görülür. Bir defa roman, omurgasına yerleştirilmiş “kitap okumak/yazmak/araştırmak” eylemi ile köklere ilişkin diriltici bir rol tercihindedir. Kitapta Zengi’nin yaşamı, kimi tarihçiler ve aktardıkları zikredilerek Selma ve babası ile tarihi bir hafızanın durakları konumundadır. Selma, babasından kalan risaleyi, gençlerle birlikte araştırıp inceleyerek neredeyse üç katına çıkarmıştır. Adeta kayıp bir şahsiyetin izi sürülmekte ve roman ilerledikçe Zengi hayat sahnesine çıkmaktadır. Emre’nin yaptığı da bir nevi budur ve eseri bu yüzden kitapta andığı risalenin modern bir versiyonu hükmündedir. Romanda “kitap” unsuruna ilişkin karşılıklar bununla kalmaz, Nureddin Zengi tarafından yazılmak istenen cihat hakkındaki kitapla da söz ve eylem birliğinin pekişmesi sağlanır. Emre’nin kurguladığı bu kesişim, aynı zamanda kendisinin yazdığı roman ve amaçladığı hedefler bakımından açıkçası hem ontolojik hem de estetik bir mahiyet taşımaktadır.

Eserde dikkati çeken önemli hususlardan biri, kadının hayatın merkezine yerleştirilmesi ve geleneksel yaklaşımdan uzak, katılımcı bir tip olarak sunulmasıdır. Selma, geçmişinde yaşamış olduğu acıya kapılıp hayata küsmek yerine İslami bir ideal etrafında cehdetmeyi tercih etmiştir. Dingin ve hikmetli tavırlarıyla etrafında beğeni toplayan Selma, gençler için bir rehber konumundadır. Ev ortamı, gençlerle buluşmalarıyla bir medreseye dönüşmekte ve hayatın rutin akışına bilgi ve mücadele yön vermektedir. Romanın sonuna doğru anlatısını tamamlayarak vazifesini ifa etmiş ve Zengi’nin kitabını elleriyle göğsünde tutar vaziyette ölmüştür. Öldüğü gecenin sabahı, evlenmelerine yardımcı olduğu yeğeni Leyla ve talebesi Cafer’in düğünü gerçekleşecektir. Ölüm ve düğün, böylece Müslüman Şark için özdeşlik ilişkisi içinde resmedilmektedir. Roman boyunca kimi yerlerde karşımıza çıkan Selma’nın nişanlısının katli ve ona duyduğu büyük aşk, vakar dolu bir yaklaşımla işlenmiştir. Leyla ve Cafer’in evlenmeleri de bu acı dolu hatıranın mutlu sona kavuşmasına bir işarettir. Bu konuda önemli olan diğer bir husus ise, Leyla ve Cafer’in birbirlerine olan ilgilerinin sayfalara serpiştirilmesinden kaçınılmasıdır. Yalnızca bir işaret olarak önceki bölümlerden birinde hissettirilmekte ve bu alaka romanın sonuna doğru açığa kavuşturulmaktadır. Doğrusu modern anlatılarda ön plana çıkan anlatma tekniği ile günümüz anlatılarına hakim olan gösterme tekniğinin bu konuda hissettirmekten daha ahlaki ve sanatsal olduğunu söylemek güçtür. Hollywood ve İran sinemasını karşılaştırdığımızda da aradaki en büyük farklardan birinin bu olduğu söylenebilir.

Eser hakkında Birbiçer’in olayların bir cepheden anlatıldığı yönündeki eleştirisi, bütüncül anlamda doğru ve yerinde bir değerlendirme olarak kabul edilebilir. Fakat romanın farklı bakış açılarını hiç ortaya koymadığı anlamına da gelmez bu. Kimi yerlerde halkın bakış açısı diyaloglar şeklinde verilmiş ve farklı ağızlardan tanıklıklara başvurulmuştur. Bu yolla anlatıma çeşitlilik kazandırılmak istendiği görülür. Özellikle romanda, istila için geldiği topraklarda hakikati anlayan Antakyalı bir Frenk karşımıza çıkar. Selma ve ders arkadaşlarının araştırmaları neticesinde kendisinden kalan bir mektuba ulaşılır. Bu mektubun muhtevası özeleştiriyle dolu olup İsevî soluğun diriltici etkisini taşır. Zengi’nin ordusuyla yaşadıkları bir çarpışmada yaralanmış ve daha sonra kendisi gibi Hristiyan olan Arap dul bir kadının yardımıyla hayata tutunmuştur. Kadınla evlenen bu adam, geride bıraktığı mektubuyla Frenklerin içyüzünü gözler önüne serer. Ayrıca romanda Mısır’ın ele geçirilmesinde yardımı hayati bir rol oynayan Yahudi bir kadının adaleti ve doğruyu tercih edişi işlenir. Yaşamış oldukları yerin kontu tarafından görmüş oldukları zulümden kaçarak Zengi’ye sığınan ve İslam topraklarında nefes bulan Batılı bir çift örneği de önemlidir. Bu üç örnek üzerinden romanda teknik olarak farklı bakış açılarına başvurulduğu ve böylece ötekine bakış mevzuunun da yoklandığı görülür.

Romanda Emre’nin en büyük başarılardan birini, cengâver bir komutan olan Zengi’nin iç dünyasına eğilmek hususunda gösterdiğini kaydetmek gerekir. Selma karakterine dair de böyle bir tespitte bulunulabilir. Serüven ve aksiyon dolu çarpışmalarla geçen bir zaman kesitinde, başaktörün bu yönüyle eserde karşımıza çıkması, anlatımı insanî plana çekmekte ve romanı güçlü kılmaktadır. Bu yönüyle olay ekseninden çıkan roman, durum ağırlıklı bir yoğunluk kazanmakta ve Zengi’nin iç ve dış tehditler karşısında gösterdiği mücadeleyi zihnî plana çekmektedir. Tüm güç ve kudretine rağmen yalnız bir Zengi portresinin yüreklere dokunacak şekilde anlatımıyla karşılaşırız. Her ne kadar kendisine sadık ailesi, arkadaşları ve tebaası varsa da Zengi, İslam topraklarını ifsat edici gelişmeler konusunda entelektüel bir “yalnızlık” çekmektedir. Özellikle âlimlerle olan buluşmasında cihat konusunda ortaya konan düşünsel performans, yaşamın anlamı ve iyi-kötü çatışmasına dair sorgulamaların yer aldığı bölüm, açıkça söylemek gerekirse enfes bir tada sahiptir. Bilge ve fakat yalnız bir Zengi’yi görürüz söz konusu satırlarda. Yine babasının ölümü sırasında içinde olduğu hal, Hacc ziyareti sırasında karşılaştığı bazı olumsuzluklara dair sergilediği eleştirel tutum, tüm gücüne ve imkanına rağmen alabildiğine yoksun yaşamayı tercih edişi, kimi zaman dua ederken gösterdiği içtenlik, yaptığı bazı hataları kabullenişi gibi durumlar, onu eşsiz bir konuma taşımaktadır. Zengi ve Selma’nın ölümüne dair pasajlar da oluşturduğu atmosfer bakımından bu bağlamda değerlendirilebilecek bazı işaretlerle doludur.

Sonuç olarak Emre’nin Nureddin Zengi’si, Müslüman Şark’ın hâlihazırda içinde olduğu ölümcül durumun fark edilmesi ve bir bilinç durumunun oluşumunu sağlamaya dönük bir anlatı niteliğinde. Geçmişte olanın tekrar ettiği ve aslında yaşananların bizler için hiç de yabancı olmadığı düşüncesi temel mevzu olarak telkin ediliyor. Nureddin Zengi öncülüğünde ayağa kalkılan ve toparlanılan bir tarihi kesitin yeniden mümkün olabileceği güçlü ve kararlı bir şekilde vurgulanıyor. “Hayatımı yazsam roman olur” şeklinde içinde olduğumuz pespayeliklerimize karşın, Zengi için yazılan bu roman gerçek hayatı bulmamızı arzuluyor.

Ferhat Çiftçi Arşivi
15 Sayı: 15 - Ekim 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler